BİLDİRİ ÖZETLERİ

 

 

Abanazır, Can

 

TÜRK ÇİZGİ ROMAN KAHRAMANLARINDA KİMLİK SORUNU

 

Her genç Türk erkeği çocukluğunda ve erken gençlik yıllarında mutlaka Türkiye’de üretilmiş, eski Türk kahramanlarının başından geçen maceraları anlatan çizgi romanlardan bir veya birkaçını okumuştur. Bu eserler Batı’daki örneklerinin benzerleri olmakla birlikte yerel, kültürel ve tarihsel farklılıklar göstermektedir. Bu farklılıkların en dikkat çekeni çizerlerin tarihi yorumlamaları ve kendi çıkarlarına göre değiştirmeleridir.

 

Bu kahramanlar klişeleşmiş Türk erkeği kavramını daha da ileriye götürerek, yenilmez, kadınların dayanamadığı, ağır, kendinden emin, çok konuşmayan, hiç gülmeyen karakterler yaratmışlardır. Bu kahramanların günümüzde televizyon kanallarında gördüğümüz mafya tiplemelerinden temelde bir farkı yoktur ve okuyucu kitlesi de bu dizileri takip eden kitleyle benzerlik göstermektedir.

 

Bu kahramanların karşısında yer alan düşman unsurlar—ki bunlar çoğunlukla Çinliler, barbarlar ve Bizanslılardır—korkak, dayanıksız, bir vuruşta devrilen, genelde kişilik ve benlikten yoksun, askeri olarak ise bir hiç olan halklar olarak resmedilmektedir. Ancak resmi tarihin dışındaki gerçekler çok farklıdır. Örneğin, Bizans orduları Bizans yıkıldığında bile çok güçlüydü; Alparslan Anadolu’nun kapılarını açıp hemen yerleşmedi, Orta Asya’ya gidip 1076'da geri döndü.

 

Bu tarihi çarpıtma yöntemleri popüler kültürün araçları olan sinema (Cüneyt Arkın’ın tarihi filmleri), çizgi roman ve tarihi romanlarda görülmekte ve kendine özgü bir kahraman türü yaratmaktadır. Bu çalışma, bu Türkiye’ye özgü gibi görülen yöntemi yukarıda bahsedilen açılardan inceleyecektir.

 

 

 

 

Abdulhadi, Rabab

 

GENDER, RACE, AND DIASPORA: 9/11 AND THE POLITICS OF SURVIVAL AND RESISTANCE 

 

This paper examines the ways in which gendered and sexualized Arab and Muslim diasporas are constructed and experienced in the U.S. by focusing on the pre- and post 9/11 experiences of recent and undocumented immigrants from Middle Eastern, North African, and Central Asian communities. Historically-grounding processes of inclusion and exclusion, I locate the roots of diasporic identifications in the multi-layered social and political spaces that lie at and intersect with the ambiguities of what constitutes “home” and “homeland.” Engaging key debates in postcolonial and critical cultural studies, this paper argues that survival repertoires, such as passing, and collective strategies, such as forging alliances between diasporic Arab and Muslim women, on one hand, and other feminist and queer activists of color, on the other, inform a distinct politics of resistance to the status quo that is particularly mediated by multiple structures of inequality, such as race, ethnicity, nationality, citizenship, class, gender, and sexuality.

 

TOPLUMSAL CİNSİYET, IRK VE DİYASPORA: 9/11 VE HAYATTA KALMA VE DİRENME POLİTİKASI

 

Bu bildiri, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya topluluklarından göçmenlerin, son zamanlarda yaşadıklarıyla “9/11” öncesi ve sonrasındaki belgelenmemiş deneyimlerine odaklanarak, Amerika Birleşik Devletleri’nde toplumsal cinsiyetleri ve cinsiyet rolleri belirlenmiş Arap ve Müslüman diyasporaların yapılandırılması ve deneyimlenmesi incelenmektedir. Bildiri, dışlama ve dahil etme süreçlerini tarihsel süreçlerin üzerine kurarak, diyasporada kimlik oluşturmaların kökeni olarak “ev”i ve “ana vatan”ı oluşturan belirsizliklerde yatan ve kesişen çok-katmanlı toplumsal ve siyasal mekânları saptamaktadır. Sömürgecilik-sonrası araştırmalar ile eleştirel kültür araştırmalarının ana tartışmalarından yola çıkan bildiri, bu göçmenlerin ırk, etnisite, ulusal kimlik, vatandaşlık, sınıf, toplumsal cinsiyet ve cinsellik gibi alanlardaki eşitsizlikleri üreten statükoya karşı belirgin bir direnme politikası geliştirildiklerini savunmaktadır. Bu direnme, toplumdaki (Hıristiyan beyazlardan) biriymiş gibi davranma benzeri hayatta kalma repertuarları şeklinde kendini gösterebileceği gibi, bir taraftan diyasporadaki Arap ve Müslüman kadınlarla, diğer taraftan başka feminist ve renkli eşcinsel eylemcilerle ittifak oluşturmak gibi kolektif stratejiler şeklinde de hayata geçebilmektedir.

 

 

Acehan, Işıl

 

AMERİKA'YA GÖÇ EDEN İLK TÜRKLERİN KİMLİK VE KÜLTÜR SORUNU

 

Bir ülkeden bir diğerine göç eden kimsenin kimliği ve kültürü bu durumdan etkilenir mi? Göçmenin kendine ait olduğuna inandığı bir kimlik ile çevresinin ve bulunduğu ülkedeki “ötekiler”in ona atfettiği bir kimliğin yarattığı ikili kimlik, göçmenin yaşadığı sorunların temelini oluşturur. Hele de o göçmen 20. yüzyılın başlarında Osmanlı’dan, tamamen bambaşka bir dünya olan Amerika Birleşik Devletleri’ne göç eden bir Türk ise, onu oldukça büyük bir kimlik ve kültür karmaşası beklemektedir.

 

Cumhuriyetin kuruluşundan önce Amerika’ya doğru yola çıkan bir Türk gemiye adım attığında acaba kim olduğunu düşünüyordu? Ellis Adası’na vardığında bir Türk müydü yoksa bir Müslüman mı? Buraya gelmeden önce kendini bir Türk olarak mı tanımlıyordu, yoksa padişahın Müslüman tebaasından biri olarak mı? Amerika’da nüfus sayım memurlarının kayıtlara yanlış geçirdiği veya ülkeye girişini kolaylaştırmak için kendi değiştirdiği ismi, kimliğini ne ölçüde değiştiriyordu? Bir soyadına sahip olamaması, kimliğinin belirlenmesinde ne derece rol oynuyordu? O, ötekilerin inandığının aksine bir Türkiyeli değil de, kendi inandığı gibi bir Harputlu veya bir İstanbullu muydu? Dinsel temellere dayalı bir dünyadan ayrılıp, dünyevi bir ülkeye geldiğinde kimliği ve kültürü nasıl bir değişime uğramıştı? Cumhuriyetin ilanından sonra memlekete döndüğünde kimdi ve hangi kültüre aitti? Bildirinin amacı, Amerika Birleşik Devletleri'ne göç eden ilk Türklerin önemli bir bölümünün yaşadığı, Massachusetts eyaletindeki Peabody kasabasında Türk göçmenlerin kimlik ve kültür değişimlerini esas alarak bu soruları yanıtlamak ve 20. yüzyıl başlarında göç eden bu Türklerin kimlik ve kültür sorununa ışık tutmaktır.

 

Adanır, Oğuz

 

KÜLTÜR İLE ZİHNİYET

 

Kültür, görünüşe göre evrensel bir tanıma sahip olmayan bir terimken—belirgin bir belirsizliğe sahip, net olmayan bir “kavram” da denebilir!—zihniyet üzerinde az çok uzlaşma sağlanmışa benziyor. Anlaşıldığı kadarıyla 200’e yakın kültür tanımı ya da açıklaması mevcut. Sosyolojik, antropolojik, psikolojik, tarihsel vb. kültür tanım ve açıklamaları yapılmış. Bildiri, kültür ve zihniyetin birbirinden ayrılmaz bağlarla birbirlerine kenetlenmiş olduklarını, birinden söz etmenin zorunlu olarak diğerinden söz etmek anlamına geldiğini ve birini anlamadan diğerini anlayabilmenin mümkün olmadığını; kimi durumlarda birinin, başka durumlardaysa diğerinin öne çıkabileceğini göstermeyi amaçlamaktadır.

 

 

Akbulut, Neslihan

Kaplan, Hilal

 

Mağdur ama Suçlu / Muhalif ama Yetersiz: "İslamcı" Kadının Sınırlandırılması Üzerine

 

Türkiye tarihinde belirgin yeri olan ve İslamcı Hareket(ler) diye nitelenen oluşum(lar) Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar gelen dönemde, sosyal, politik ve ekonomik etkenlerin de katkısıyla, zaman zaman kırılmalar ve değişimlere uğramıştır. Hiçbir sosyal oluşumun sabit ve değişmez olmadığı gerçeğini göz önünde bulundurarak, İslamcı Hareket(ler)in geçirmiş olduğu değişim yakın tarihle karşılaştırarak görülebilmektedir. Sunumumuzun temel çıkış noktası yaşanan bu değişim odaklı süreçtir.

 

İslamcı kimlik” terimi başlı başına bir sorunsalken, buna ilaveten kullanılan “İslamcı kadın” ya da “İslamcı Kadın Hareketi” kavramları mevcut çelişkiler ve karışıklıklar içinde tartışma konusu olan temel meselelerden biridir. Çalışmamızda da özellikle 1980-1990-2000 yıllarını temel alıp, on yıllık dönemlerde İslamcı Hareket”i ve bu hareket içinde (ya da bir yerlerinde) duran “İslamcı Kadın Hareketi”ni farklı yönleriyle anlamaya çalışacağız. Amacımız, “İslamcı Hareket”i ve özelde “İslamcı Kadın Hareketi”ni sosyolojik olarak anlamlandırmak için parçalara bölüp operasyonel olarak tanımlamak değil, geçtiğimiz yirmi yıl ve sonrası içinde “İslamcı Hareket”le kendilerini ilişkilendiren insanların öznel deneyimlerinden yola çıkarak kimlik oluşum süreçlerinde bu İslamcı etiketinin nasıl yansıdığını anlamaktır. Çalışma yöntemi olarak, 1980’li ve 1990’lı yıllarda kendi alanlarındaki çalışmalarıyla ses getirmiş, “İslamcı” diye nitelenen kitleyi bir şekilde etkilemiş düşünce insanlarıyla sözlü tarih çalışması yapılacaktır. Geçmiş kuşakların kimlik oluşum süreçlerini çözümlemeye çabalarken kendi kimliğini İslam ile ilişkilendiren genç kesimin de “İslamcı Hareket” içinde kendilerini nasıl konumlandırdıklarını ve kendi kimliklerinin oluşumuna bunun nasıl yansıdığını anlamlandırma çabalarını dikkate alacağız. Bu amaçla da bir odak grup çalışması yapılacaktır.

 

 

Akçalı, Emel

 

KIBRIS TÜRK KİMLİĞİ

 

Kıbrıs’ın yakın tarihi, adanın Türk ve Rum halkları arasında gelişen üzücü olaylarla doludur. Özellikle son elli yıllık süreçte, Türk ve Rum sağının tutumları, adadaki halklar arasındaki kültürel ayrılıkları abartarak ayrılık arayışı hâline gelmiş, iki toplum arasında kan dökülmesine kadar uzanan olayların cereyan etmesine yol açmıştır. Kıbrıs halklarının, adanın kazandırdığı özgün bir kültürle kendilerini geliştirerek “Kıbrıslı” kimliği yarattığı görüşü ise Türk ve Rum soluna aittir. Bu çalışma, adada bir Kıbrıs Türk kimliği ve bir Kıbrıs Rum kimliği olduğu ve iki toplumun benzerliklerinin de farklılıkları kadar abartılmaması gerektiği savlarından yola çıkarak, Kıbrıs Türk kimliğini tarihsel süreçte incelemeyi hedef almakta ve bu şekilde adada yıllardır süregelen sağ ve sol söylemlerin tekelinden kurtulmayı amaçlamaktadır. Türk ve Kıbrıslı yanlarına vurgu yapılacak Kıbrıs Türk kimliğinin incelenmesiyle de, Kıbrıs Türkü’nün bugünkü talepleri ve son dönemlerdeki Türkiye Cumhuriyeti politikalarına karşı tepkileri anlaşılmaya çalışılacaktır.

 

 

 

 

 

 

Alayoğlu, Sevilen Toprak

 

RAĞBET GÖREN KİMLİKLER

 

Medya sunumunda süregiden “öncesiz,” “biricik” ve “sahici” kimlik arayışı, toplumsal kriz anlarında ne denli farklılıklar gösteriyor? Bugün melez bir “karizma”dan bahsedilebilir mi? Yaradılıştan gelen özellikler olarak varsayılan karizma kimliğinin vaatkâr söylemi “misyoner faaliyet” olmaktan öte değerlendirilebilir mi?

 

Bu sorulardan hareketle, bildiride, dünden bugüne karizmatik kimliklerin etkileşim ve değişim gösterdikleri, ve de sözkonusu etkileşim ve değişim sırasında özellikle politik ve ideolojik sürecin başatlığı vurgulanacaktır. Bildiride, genel olarak merkezi ve marjinal iktidar alan sahiplerinin (örneğin, sanatçıların, gangsterlerin, teröristlerin, siyasi liderlerin) medyada yer alış hâlleri, kendi söylemleri ile medyanın onlar hakkındaki söylemi ve bunların sonucunda oluşan şaibeli bir konsensüsten söz edilecektir. Medyatik figürlerin cazibesinin, rağbet gören kimliklere dönüşmesi süreci göz önüne alınarak farklı zeminlerdeki çeşitli ilişki biçimleri incelenecektir. (Çalışmada sıkça, Weber, Adorno, Laclau, Habermas, Mouffe, de Koninck, Bayart, Tomlinson, Shohat ve Stam, Morley ve Robins ve Zizek’in incelemelerine başvurulacaktır.)

 

 

Algan, Ece

 

ŞANLIURFA'DA YEREL RADYONUN ÖZEL VE KAMUSAL ALANI DÖNÜŞTÜRMESİ: GENÇLİK VE KİMLİK

 

Bu çalışma, Şanlıurfa’daki yerel radyo kanallarının, gençlerin, hem gençlik hem de cinsel kimliklerini ifade etmede oynadıkları rolü araştırmaktadır. Özel ve ticari özelliklerine rağmen Şanlıurfa’daki yerel radyo kanalları, dinleyici katılımına açık olan programlarla gençlerin çeşitli kültürel üretimlerine yer vermekte, ayrıca birbirlerine mesajlar göndermelerine izin vermektedir. Böylece yerel radyo kanalları, töre, din ve aşiret baskısı altında kendini ifade etmek ve kız-erkek arkadaşlığı yaşamak isteğinde olan bu gençlere alternatif bir alan sunmaktadır. Medya aracılığıyla kamusal alanda gerçekleştirilen bu kişilerarası iletişim, özel alan-kamusal alan ayrımını dönüştürmekte ve kamusal alanın, gençlerin karşı cinsle şarkı ve mesajlarla iletişim kurması itibariyle özel alan hâlinde işlev görmesine yol açmaktadır. Bu bildiri, yerel radyo kanalları aracılığıyla kurulan bu alanın gençlerin cinsel ve gençlik kimliklerini yaşaması için nasıl bir alternatif oluşturduğunu araştırmaktadır. Bu çalışma için etnografik alan araştırması gerçekleştirilmiştir. Bu bildiride o araştırmanın ve özel alanın kamusal alana dönüştürülmesinin sonuçları, Nancy Fraser’in subaltern counterpublic space olarak adlandırdığı “karşı ya da alternatif kamusal alan” kavramı bağlamında incelenmektedir.

 

 

Alver, Füsun

 

TÜRK BASININDA TÜRK KİMLİĞİNİN TASARLANMASI

 

Ötekinin konumundan anlatılan kimlik, bir süreç, bir anlatı, bir söylem olarak, sürekli bir oluşum halindedir. İletişim süreçlerinin bir sonucu olarak sosyal kurumlar ve sosyal gruplar arasındaki sınırlar, kimlikleri oluşturmaktadır. Kimlik, bir yandan tüm yeni kuramsal söylem dizisinin kesiştiği, öte yandan tüm yeni kültürel pratikler dizisinin ortaya çıktığı bir nokta olarak görülebilir. Ulusal kimliğin sosyal tasarımı, sembolik sınır çekmeyi, kültür ve doğa, ait olmak ve olmamak arasındaki ilişkiyi (farkı) ve bir grubun sürekliliğini ve tanınmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Ulusal kimlik tasarımı, içerme ve dışlama dinamiğini içermekte, evrensel olma iddiası, sistematik sınırlandırma ile meşruiyet kazanmaktadır. Bu çalışma, farklı yayın kimliklerine ve yayın politikalarına sahip olan Cumhuriyet, Hürriyet, Sabah ve Zaman gazetelerinde, 1 Ocak 2004 ila 31 Ocak 2004 tarihleri arasında on iki aylık bir dönemde yer alan köşe yazılarında Türk kimliğinin nasıl tasarlandığını belirlemeyi amaçlamaktadır. Gazete yazı türlerinden yalnızca köşe yazılarının analiz edileceği çalışmada, bir metnin açık içeriksel karakteristiklerinden yararlanarak, açık olmayan karakteristiklerinin ve bağlamının araştırılıp, sosyal gerçekliğin ortaya çıkarılmasını amaçlayan içerik analizi yöntemi kullanılacaktır.

 

 

 

 

 

Andrews, Peter-Alford

 

GÖRÜNEN KÖY KILAVUZ İSTEMEZ: TÜRKİYE’DE ETNİSİTE VE ÇÖZÜMLEMESİ

 

Etnik grupların sayısı ya da doğası konusunda son zamanlarda ortaya çıkan tartışma, “etnik grup”un ne olduğu konusunda eskimiş, miadını doldurmuş fikirlere itibar edilmesinden; ve, etnik grubun bir milletin içinde var olması hasebiyle, temelde milliyetten farklı olduğunun farkına varılmamasından doğdu. Köln Üniversitesi’nde Tübinger Atlas des Vorderen Orients (Tübingen Yakın Doğu Atlası) için yapılan çalışmada, tanımlar başından, en son etnolojik söyleme uygun olarak özenle yapıldı, ve bu tanımlar etnik grupların  yayımlanan kitapta ele alınışını yönlendirdi. Türkiye konusunda, ortaya çıkan bir sorun, azınlık’ın 1923 Lozan Anlaşmasına göre yapılan yasal tanımı oldu. Gerçekte sözkonusu azınlık, Osmanlı millet sisteminden kaynaklanan özel bir milli konudur; azınlıkların kabul gören milletlerarası tanımıyla da karıştırılmamalıdır. Türkiye’de durumu daha da karıştıran, ülke adının (Atatürk’ün ikazına rağmen) bir etnik grubun ismiyle anılması oldu—bunun yarattığı sorunlar ta 1924-1925’te öngörülmeye başlanmıştı.

 

Hükümetin kendisi önyargısız ve gözünü yummaksızın Türkiye’de etnik grupların varlığı üzerine tarama yapmadığı sürece, bu varlığın nasıl bir temele oturduğu, tartışma konusu olarak kalacaktır. Köy Envanter Etüdleri 1963 yılında bir denemeye girişti, doğu vilayetlerindeki köylerin dil ve din açısından sayımını yaptı. Ancak, ilk iki sayı çıktıktan sonra veriler yayımlanmadı; artık bu bilgilere sadece o zaman Prof. L. Nestmann’ın arşivlerden kopya ettiklerinden erişilebilir. Sayım maalesef tümüyle güvenilmez bir rehber oldu çıktı, zira din ibaresinin altında Müslümanlar arasında ne ülkenin ikinci en büyük din grubunu, Alevileri, kaydetmiş; ne de Şafileri Hanefilerden ayırmış—oysa bu Sünni Kürtlerin kendilerini tanımlamak için sürekli kullandıkları bir ayrımdır. Dil ibaresinin altındaki veriler de güvenilir değil, zira sayım memurlarının uyguladıkları politika, onların Türkçe konuşamayanları sadece başka dil konuşanlar olarak kaydetmelerine yol açmış. Bu da, bir Sayım Müdürü’nün kendisinin de kabul ettiği gibi, sayıların gerçekte olduklarından çok daha düşük çıkmalarını getirmiş.

 

Dolayısıyla, etnik gruplarla ilgili kanıtları, her hangi bir yazar ya da bilgi verenin kişisel amaçlarla bilgiyi saptırma eğilimleri olabileceği de akılda tutularak, yayımlanmış ya da yayımlanmamış gayri-resmi kaynaklardan elde etmek gerekli. Anadolu kırsal kesim nüfusunun 1960-1970 zaman dilimi, yani kente yaygın göç ülke çapında köyleri boşaltmadan önceki dönemi hakkında çeşitli veriler toplama olanağı bulundu. Elde edilmiş olan kanıtlar etic, yani dışarıdan gözlemcinin gördüklerine dayanıyor, zira çok az grubun kendisi kayıt tutmuş. Bu kanıtlardan bir seçki sunulacak. Son onyıl içerisinde ise, gittikçe artan sayıda emic gözlem raporu, yani grup üyelerinin kendileri tarafından toplanan veriler yayımlanmaya başlayalı, erişilebilir kaynakların doğası değişti. Bunlardan da örnekler sunulacak.

 

 

Arık, Sabire

 

POLONYA’DA YAŞAYAN TATAR TÜRKLERİNİN KÜLTÜREL KİMLİĞİ

 

Bugünkü Polonya Cumhuriyeti topraklarında yaşayan Tatar Türkleri, Müslüman kimlikleri ve gelenekleriyle, daha baskın olan Slav kültürleri arasındaki varlıklarını ısrarla sürdürmeye çalışmaktadırlar. Polonya-Litvanya Tatarları olarak da adlandırılan, günümüzde artık sadece birkaç köy kadar kalmış olan Tatar Türkleri, 14. yüzyıldan 17. yüzyılın sonlarına kadar çeşitli nedenlerle bu topraklara göç etmişlerdi. İlk zamanlar krallık emriyle ya da kendi istekleriyle, fakat daha çok Kırım Hanlığı ile Polonya arasında yaşanan savaşlar sırasında esir düşerek, Eski Litvanya-Polonya Birleşik Cumhuriyeti topraklarına yerleştirilmişlerdi. Tatar Türkleri, önceleri Altın Ordu (Altın Orda) devletinde, daha sonrasında kurulan Kırım Hanlığı’nda konuştukları ve yazdıkları dillerini, adetlerini, inançlarını burada yaşatmaya devam etmişlerdi. Kıpçak grubuna dahil olan dillerini 17. yüzyıla kadar güçlü Slav etkisi altında ısrarla yaşatmaya çalışmışlar, fakat bir süre sonra koruyamayarak, yerel dillere yenik düşmüşlerdir. Edebi alanda Arap harfleriyle Slav dillerinde yazarak ilginç bir sentez oluşturmuşlardır. Tarihi süreç içerisinde dillerini bir süre sonra unutmalarına rağmen, Müslüman kimliklerini ve buna bağlı geleneklerini günümüze kadar koruyabilmişlerdir. Hatta Polonya-Litvanya topraklarında çok dağınık olarak yerleşmiş olmalarına rağmen Müslüman kültürel kimlikleri onları birbirine bağlayan çok güçlü bir bağ olarak kalmıştır. Bu bildiride günümüzde hâlâ varlıklarını sürdürmeye çalışan bu Polonya-Litvanya Tatar Türklerinin tarihsel süreç içerisinde kültürel kimliklerinin ne kadarını koruyabildiklerini, ne yönde değişime uğradıklarını ve nasıl bir kültürel sentez oluşturduklarını ortaya koymak amaçlanmaktadır.

 

 

Aslan, Pelin

 

TANZİMAT’TA AYKIRI BİR KİMLİK: BEŞİR FUAD

 

Osmanlı İmparatorluğu için Tanzimat dönemi kültür ve medeniyet alanında resmen ve hızla Batılılaşmayı gerektiren bir dönem olmuştur. Tanzimat aydınları Batılılaşmayı, yani uygar Avrupa düzeyine ulaşmayı başlıca iki araçla gerçekleştirmeye çalışmışlardır: roman ve gazete. Bu iki araçla halkı eğitmeyi hedefleyen Tanzimat aydınlarının, yazılarıyla halka vermek istedikleri ve Batılılaşmadan ne anladıkları birbirlerinden farklı olsa da her bir aydının amacının halka “faydalı” ürünler ortaya koymak olduğu söylenebilir. Ancak Beşir Fuad dışındaki tüm aydınlar “faydalı” olanı romantik bir bakış açısıyla vermeye çalışırlar. O ise, pozitivizmi, natüralizmi/realizmi Türk edebiyatına tanıtarak Tanzimat yazarlarından farklı bir tavır sergiler. Namık Kemal, Abdülhak Hamit Tarhan, Recaizade Mahmut Ekrem gibi dönemin en önemli ve en çok takdir edilen isimlerini romantizm-realizm/natüralizm tartışması üzerinden eleştirerek edebiyata hakim olan bakış açısını, hayalci bir dünya görüşünü yıkmaya çalışır, bilimselliği savunur. Bu bildiride, Beşir Fuad’ın pek çoğu o günün gazetelerinde yayımlanmış olan mektupları incelenerek döneminde büyük tartışmalara neden olan fikirleri irdelenecek, Tanzimat aydınları arasındaki farklı ve aykırı kimliği ortaya koymaya çalışılacaktır.

 

 

Ata, Aysu

 

DİL KİMLİĞİNE BİÇİM VEREN: DİN

 

Bugün hem akademik hem de sanatsal bir sıfat taşıyan çeviri, başlangıç amacı olarak bilgi aktarımını sağlar ve bütün çağlarda karşımıza çıkar. Kutsal Kitap çevirileri, bu etkinliğin başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Erasmus’un eski Yunanca olarak yayımladığı İncil’i 1516 yılında Almanca’ya çeviren Martin Luther kısa zamanda tüm Avrupa’ya yayılacak dinsel başkaldırının ideolojik temelini hazırlamış, böylece çeviri reform hareketini desteklemiştir. Luther bu çevirisiyle Alman dilinin yeni bir kimlik kazanmasını da sağlamıştır.

 

Siyasi ve askeri teşkilatlanma bakımından ileri derecede olmayan Uygurlar, çeviri yoluyla kazandıkları kültürel gelişmişlik sayesinde diğer Türk ve Moğol boylarından ayrı bir yer edinmiş, Cengiz Han zamanına kadar bu milletlerin öğretmenliğini yapmışlardır. Din konusunda çok hoşgörülü olan ve kabul ettikleri dini yaymak için çok çalışan Uygurlar, kabul ettikleri bu dinleri—ya da inanç sistemlerini—öğrenmek amacıyla örneğin Farsça’dan birçok maniyi, Sanskritçe veya Çince’den birtakım Budist metinleri kendi dillerine çevirmişlerdir.

 

Kur’an’ın Türkçeye çevirisi, nisbeten erken sayılacak tarihte yani İslam dininin resmi din olarak kabul edildiği yüzyılda ve kolaylıkla yapılmıştır—ki bu oldukça düşündürücüdür. Kolaylıkla yapılmasının sebebi, bu kutsal kitabın içerdiği kavramların çeviride, büyük ölçüde Türkçe’nin kendi dinamiği ile karşılanmış olmasıdır. Türkçe’nin o döneme göre bu zenginliği, şüphesiz Türkçe konuşanların İslam’dan önceki dinlerinin, dillerine kazandırdığı kavram zenginliğinden kaynaklanmaktadır. İlk Kur’an çevirisinin elimizde olan kısmında—ki yarısı kadardır—Türkçe, Arapça ve Farsça olduklarını tespit ettiğimiz toplam 1602 sözcük bulunmaktadır. Bunların 1228’i (%76,5) Türkçe, 252’si (%15,5) Arapça ve 122’si (%7,5) Farsça’dır. Bunun dışında Sogdça, Sanskritçe, Çince, Tacikçe olduklarını tespit ettiğimiz on kadar sözcük bulunmaktadır. Ayrıca, Arapça sözcüklerle Türkçe eklerin ulandığı kırk, Farsça sözcüklere Türkçe eklerin ulandığı otuz bir olmak üzere toplam yetmiş bir  yapıya rastlanmaktadır.

 

 

Atalar, Mehmed Kürşad

 

DÖRT ANALİTİK TERİM ÖLÇEĞİNDE “İSLAMCI” KİMLİK

 

Bildirinin amacı, analitik bir “İslamcı” tanımına ulaşmaktır. Öncelikle “İslamcılık” olgusu tahlil edilmekte ve dört analitik terim ölçeğinde bir İslamcı tanımının yapılabileceği savunulmaktadır. Bu terimler hem Müslüman grupların tipolojisini çıkarırken işlevseldir, hem de bizatihi “analitik” bir “İslamcı” tanımına ulaşabilmek için kullanışlıdır: İdeoloji (ya da din-siyaset ilişkisi), modernizm, gelenek ve yöntem. İslamcılık olgusu, literatürde çoğunlukla modernizm/gelenek ve modernizm/ideoloji bağlamlarında çözümlenmeye çalışılmıştır. Ancak yöntem ölçütü kullanılarak gösterilen ayrıştırma çabalarının da operasyonel sonuçlar ürettiği görülmektedir. Böylece, gelenek/modernizm ikilemine sıkıştırılmış tanımlama çabalarında ihmal edilen boyuta ilişkin farklı bir yaklaşım sergilenebilir. Analitik terimler bazında yürütülen çalışma, “İslamcı” kimliğinin, nevi şahsına münhasır bir mahiyeti olduğunu ve hem modernist hem de gelenekçi yaklaşımların içine hapsolmuş tanımların dışında yeni yaklaşımlara meşru bir temel oluşturabileceğini göstermektedir.

 

 

Ataman, Oya

 

CODA IDENTITY

 

CODA is the abbreviation for children of deaf adults and it applies to hearing persons whose parents are deaf. In the U.S. more recently, and at the moment in Europe this identity is in the process of being established. The process of finding their identity reflects on Deaf Culture and Identity which is a minority with regard to both, language and handicap. Focusing on handicapped people bringing forth their own culture, this paper will offer a glimpse into the thrilling identity dynamics of multicultural people caught between the handicapped and healthy, between at least two very different languages: with regard to both, social ideologies toward body and language, one culture is severely discriminating on the other. Themselves completely “healthy,” they grew up like deaf with their parents, sharing the discrimination they experience. Much like children of immigrants interpreting for their parents CODAs are also negotiating cultural difference that goes with the heritage of a very "exotic" language.

 

Born both immigrant and child of deaf parents, I reflect on overlaps and differences of both strands of cultures from inside. From both the perspective of my own biography and the analytic stance of a scholar, this paper will map CODA culture against existing Deaf and “Hearing” identities. Deaf culture formed as a handicapped subgroup and a distinguished language minority dealing with both a history and present of severe discrimination by the "hearing" logocentric majority, which systematically shuts them up and forces upon them the ideal of a perfectly functioning body. Whereas the situation in the U.S. and in Scandinavia is relatively easy, in countries such as Germany children are still taught in spoken language, sign language being banned from class. While the older generation is still suffering from consequences of the Nazi persecution, the next generation is being abused by neuroimplant industry, operating on the brains of children at an irresponsible risk and against the will of their parents. I will be encouraging you to find out about the situation in Turkey. An analogy (very stupid but just to give an idea) to the relation between Deaf and CODA would be if Jews would have children with Nazis, never having slept with one, or albino children looking into their black parents’ faces’ dissimilitude. CODAs are born into the social role of the mediator and become masters of passing. Simultaneously they become estranged from both cultures because they never really fully belong to one. Many of them try to unite them via artistic work.

 

CODA culture is turning out to be one of cultural mediation, highly aware of language as a medium of power, both produced by and aimed at bodies, the art codas are producing is grounded in a belief in the possibility of cultural translatability, totally going against essentialist concepts of identity. Coda storytelling assumes a distinctly hybrid form of performance: signed, spoken and written language. The autobiographies hesitantly being written will prove to be crucial in the discussion of identity construction and negotiation. I will show and briefly analyze three examples.

 

CODA: SAĞIR ANNE BABALARIN ÇOCUKLARININ KİMLİĞİ

 

CODA, sağır anne babaların çocukları için kullanılan İngilizce bir kısaltmadır (Children of Deaf Adults) ve hem annesi hem de babası sağır olup da kendisi duyabilen kişileri ifade eder. Son zamanlarda A.B.D.’de ve hâlen Avrupa’da, bu kimlik kurulma aşamasındadır. Kendi kimliklerini bulma süreci, aslında hem dil açısından hem de özürlülük açısından bir azınlık olan sağırların kültürünü ve kimliğine yansır. Bu bildiri, bu çok-kültürlü insanların ilginç kimlik dinamikleri hakkında bir fikir verecektir: özürlü ve sağlıklı insanların arasında ya da en azından iki çok farklı dil arasında sıkışıp kalmışlardır. Hem bedene dair toplumsal ideolojiler açısından hem de dil açısından bir kültür diğerine karşı inanılmaz ayrımcıdır. Kendileri tamamen “sağlıklı” oldukları hâlde, anne babaları ile sağırmış gibi büyüyüp, onların maruz kaldıkları ayrımcılığı paylaşırlar. Anne babaları için çeviri yapan göçmen çocukları gibi, CODA’lar da çok “egzotik” bir dilin miras olarak getirdiği kültürel farkın müzakeresini yaparlar.

 

Bildiride, kendi yaşamöykümden ve bilim insanı analitik duruşundan yola çıkarak, sağır ve “duyan” kimlikler karşısında CODA kimliğinin haritasını çıkaracağım. Sağır kültürü, hem bir özürlü grubu hem de bir dil azınlığı olarak şekillendi: geçmişte ve günümüzde “duyan,” söz-merkezli çoğunluk ciddi anlamda ayrımcılık yaparak, sağırları sürekli bir yerlere kapattılar ve mükemmel işleyen beden idealini benimsemeye zorladılar. A.B.D. ve İskandinav ülkelerinde durum nispeten daha kolayken, Almanya gibi ülkelerde, sağır çocuklara hâlâ konuşma dili öğretilmekte, işaret dili yasaklanmaktadır. Yaşlı nesil hâlâ Nazi zulmünün etkilerinden kurtulmamışken, neuroimplant endüstrisi anne babaların rızasını almadan, sorumsuzca risk alarak çocuklara beyin ameliyatı yapmakta, gelecek nesli suistimal etmektedir. Bildirinin, Türkiye’deki durumu araştırmayı teşvik edeceğini umuyorum. Sağır ve CODA’lar arasındaki ilişki için bir benzetme (aptalca da olsa, fikir verecektir) yapmak gerekse, örnek olarak Yahudilerin, hiçbiriyle yatmadan Nazilerle çocuk yapmasını, veya albino bir çocuğun, siyahi anne babasının yüzündeki benzersizliğe bakmasını verebilirim. CODA’lar toplumsal rol olarak arabulucu olarak doğarlar ve “gibiymiş yapma” konusunda uzmanlaşırlar. Aynı zamanda, her iki kültüre yabancılaşırlar çünkü hiçbir zaman tam olarak ait olmazlar. Birçoğu ikisini sanat aracılığıyla bir araya getirmeye çalışır.

 

CODA kültürü, dilin, bedenlerin ürettiği ve bedenlere yönelik bir güç aracı olduğunun gayet farkında olan bir kültürel arabuluculuk hâline gelmektedir. CODA’ların ürettiği sanat, kültürel çeviri olasılığına olan inanca dayanır ve kimliğin özcü kavramlarına tamamen karşı gelir. CODA hikaye anlatımı çok belirgin olarak işaret dilini, sözlü dili ve yazılı dili bir arada kullanan melez bir performans şekline sahiptir. Bildiride, bir tereddüt hissiyle yazılan ve kimlik inşası ve müzakeresine dair tartışmalarda önemli rol oynayacak olan CODA özyaşamöykülerine üç örnek verecek ve kısaca tartışacağım.

 

 

Atılgan, İnanç

 

BİRBİRİNE PARALEL ÜÇ KİMLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ: AVUSTURYA-TÜRK EKSENİ ÖRNEĞİNDE AVRUPA “ÜST” KİMLİĞİ

 

Gündelik hayat, “gerçeği” kayıtsız şartsız kabul edilmesi zorunlu bir kategori olarak anlar. Fakat bilim, bu önceden belirlenmiş ve tamamen tanımlanabilir “gerçek”i her zaman sorgular. Bu sorgulamayı, özellikle tarih bilimi yapmış ve “gerçek”i, inşa edilmiş bir oluşum olarak kabul etmiştir. Bu durumda “gerçek,” taraflı bilgi malzemesinin sunumunun algılanması mıdır? “Avrupa kimliği” ya da “Türk kimliği” tanımlamaları, “gerçek”in tarih biliminin sunduğu malzemenin sosyolojik yöntemlerle şekillendirilmiş bir teşhisi midir? Bilimsel çalışmanın elde olan malzemeyi incelemesi yöntemi, “gerçek”in” ne olacağını belirleyebilir mi?

 

Hem Avusturya’da hem de Türkiye’de cumhuriyet kurulmasından itibaren durmadan değişime tâbi olan Avusturya ve Türk kimlikleri, 1980’lerden bu yana yoğun bir şekilde inşa edilen yapay Avrupa “üst” kimliği çerçevesinde nasıl gelişebilirler? Bildiride, Avusturya ile Türk kimlikleri arasında kalan bir “Austro-Türk” yaklaşımıyla ve her iki kültürü sadece kendi özelliklerine göre değil aynı zamanda birbirine bakış açısıyla irdeleyerek konumunu belirleyen bir kişinin, bilimsel tarih yaklaşımıyla Avrupa Birliği-Türkiye-Avusturya üçgenini nasıl irdeleyebileceği sorgulanacaktır. Türk “milli projesi,” Avusturya “milleti” ve Avrupa/AB yapay “milletlerüstü kimliği” arasındaki ilişkiler, tarih ve bilim teorisi yöntemleri ile incelenecektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Atilla, Aylin

 

LATİFE TEKİN’İN UNUTMA BAHÇESİ ADLI ROMANINDA UNUTMA - BELLEK - KİMLİK BAĞLANTISI

 

Çağdaş Türk romancılarından Latife Tekin’in en son yayımlanan romanı Unutma Bahçesi (2004) geçmişlerini “unutmak amacıyla bir araya toplanmış insanların” romanıdır. Roman karakterleri, belleklerini gerçek dünyada bırakmak istercesine, kendilerine “olmayan bir yerde,” uzak bir mekânda, geçmişsiz bir ütopya kurmak isterler. Aslında bu kurguladıkları dünya “denizler içinde durmuş zaman ülkesi” dir: anılardan kurtulma endişeleri, anı yaşamalarına engel teşkil eder.

 

Bu bildirinin amacı, yazarın romanda tartışmak istediği hatırlama, unutma, bellek ve kimlik oluşumu konularını irdelemektir. Tekin, romanıyla, geçmişi inkar etmenin ya da belleği silmenin bir bakıma kimliği inkar etmek olduğunu gösterir bizlere. Geçmişin onlara kazandırdığı kimlik(leri) yadsımak, hiçbir zaman özgürleştirmez Unutma Bahçesi’ndekileri. Unuttukları tek şey vardır, o da kimliklerini ancak anılarını paylaştıkları zaman gerçeğe dönüştürebildikleridir. Alegorik bir roman olan Unutma Bahçesi, kuralları, başkaldırıları, güç savaşları ve kadın-erkek ilişkileriyle geçmişten kopuk küçük bir dünya modeli yaratır. Öte yandan, roman karakterleri, unutma ya da buna direnme, belleği tazeleme ya da silme, kimliği yadsıma ya da kabul görme, düzene uyma ya da başkaldırma gibi çelişkileriyle, kimlik oluşturma sancıları içindeki modern insanın “varoluşun kesintisiz bir olmuşluktan başka bir şey olmadığı” gerçeğiyle karşı karşıya olduğuna işaret eder.

 

 

Avcı, Artun

 

BİR KARŞI KİMLİK FORMU OLARAK “BOHEMLİK”

 

Modern zamanlarda çalışma ahlakı tarafından kuşatılan “kimlik,” üretken, verimli ve normalleştirilmiş bir “öznellik” olarak kodlanırken modern toplum tarafından üstesinden gelemeyeceği kadar akıl, görev ve beklentilerle donatıldı. Kendisine, geleceğe ilişkin sınırsız umut ve zenginlik vaadi verildi. Modern dünyanın bu “kimlik politikası,” kimliklerin sabitlenmesine ve toplumsal eylemin giderek yadsınmasına neden oldu. Bu anlamda, modern dünya tarihindeki öznelliğin, kurucu ve yaratıcı bir bilinç olarak değil, kimlik politikalarıyla kurulan ve standartlaştırılan bir niteliği içerdiği söylenebilir.

 

Üretim biçiminin dayattığı varoluş tarzı olarak birey olmaktan çıkan insanlar, işgücü ve meta hâline geldi. Modern yaşamın tümünü etkisi altına alan “şeyleşmiş” ilişkiler, yalnızca karşı-kültür formlarına nüfuz edemedi. Çalışmanın konusunu oluşturan ve 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren modern toplumun kimlik politikalarının sürekliliğine karşı öncelikle kültürel bir tepki olarak ortaya çıkan, bohème ve flâneur gibi karşı-kültürün ifadesi kimlikler ise, farklı bir insani varoluşun modernist farkındalığını oluşturdu. Paraya karşı horgörüsü, burjuva hayat tarzına olan nefreti, çalışma ahlakını olumsuzlaması, alkol, keyif verici maddeler ve “özgür aşk”taki aşırılıklarıyla bohemlik ya da aylaklık, özgürlüğe ve sanata tutkuyla tapınan bir cemaat olarak ortaya çıktı. “Bohem” yaşam ve düşünüş biçimi, kimi düşünürlere göre modernitenin yadsıdığı otantik değerlerin korunup sığındığı “geleceğin özgür cemaati”nin küçük bir modeli olarak kabul edildi. Çalışma, günümüz medya ortamında “kaçış” olarak önerilen “aylaklık” biçimlerinden yola çıkarak, bu biçimlerin mevcut dünyanın rasyonalitesinin dışında farklı bir varoluşa imkan vermediğini tartışacaktır.

 

 

Avcı, Özlem

 

MEDYATİK ORTAMDA MODERN İSLAMİ KİMLİKLERİN OLUŞUMU

 

Geleneksel toplum yapıları içinde insanlarla ilişkilerini her zaman canlı ve hissedilir bir şekilde yaşayan birey, kendisini kuşatan toplumsal kurumları, formasyonları, üretim ilişkilerini etkileyecek veya bunlara katılımı sağlayacak araçlara ihtiyaç duymamıştır. Geleneksel toplumlarda birey, her bağlamda varlığını somut ilişkilerde hissettiği cemaat organizması içinde yer alır. Cemaat, kitle ve yığın kavramlarından farklı olarak kültürel üretimin (değerler, normlar, ilişkiler, kurumlar vb.) sebep-sonuç ilişkisinin gözlemlenebildiği bir ortamdır. Bireyin rol ve davranışlarını belirleyen kalıtsal mekanizmalar vardır. Bu kalıtsal mekanizma içinde birey kendisini olduğundan farklı algılamaz. Cemaatin katı, buyurgan, değişmez birtakım kuralları vardır. Modernizm ise herşeyden önce eski olanın terk edilmesidir. Yani en genel anlamıyla, modern kurumlar ile geleneksel kurumlar, birbirleriyle uzlaşmaz iki yön, iki taraftır. Birçok bilim adamı, geleneksel tüm kurum ve ilişkilerin ortadan kalkmasını, modernizmin bir dayatması olarak değerlendirmektedir. Bu noktada geleneksel yapıyı zayıflatan modernliğin araçlarının başında medya araçlarının geldiğini söyleyebiliriz.

 

Medya araçları öncelikle herkesin yapmakta olduğunu telkin ederek bireyi herkes gibi davranmaya yönlendirir. Özellikle bireyin bilincindeki herkes olgusunu şekillendirir. Birey herkes gibi medyayla baş başa kalmayı ve onun dünyasına girmeyi kabul eder. Enformasyon sürecinde bireyin zihnindeki herkes daha da somut bir şekilde öne çıkar ve bireyin bu anonim ortama uyumunu kolaylaştırır. Birey enformasyonla başlayan kanaat değişiminde önerilen davranış kalıbını herkes adına benimser. Bundan sonra birey için herkes gibi düşünmek, herkes gibi davranmak ve herkesten biri olmak adına ne gerekiyorsa yapılacaktır. Kitle toplumunun atomize bireyi için asıl gerçekçi olan, medyanın imgesel dünyasıdır.

 

Dolayısıyla geleneksel yapısıyla din ile modernliğin en önemli araçları olarak medya araçları yapısal olarak birbirlerinin karşısında duran kurumlardır. Dinin medya araçlarını kullanması, geleneksel yapısının değişimi anlamına gelmektedir. Yani din, medya araçlarıyla birlikte kamusal alanda daha fazla görünmeye ve modern bir yapıya dönüşmeye başlamıştır. Ayrıca medya ortamında farklı alanlardaki modern görünümlerini de sergilemektedir. Böylece kamusal alanda yeniden yapılanmaya ve kurumsallaşmaya başlamıştır. Sonuç olarak bu durum, modern ve geleneksel arasında bir sentez oluşturarak yeni kimliklerin oluşmasına neden olmaktadır. 

 

 

Aviv, Efrat

 

JEWISH WOMEN IDENTITY WITHIN THE İZMİR COMMUNITY IN THE 20TH CENTURY

 

The processes the Jewish community of İzmir experienced in the transition from a traditional to a modern, Western-oriented society is most clearly reflected by the term “feminism.” The universal ideas of women’s liberty and general enlightenment led to the community’s acceptance of revolutionary feminist doctrines. However, in concrete terms, it was merely a “cultural feminism”—a concept that prevailed only amongst the elite of Jewish society. Within the other social classes, feminism was in its infancy and was an “incidental feminism”; i.e., actions carried out not for the sake of feminism, but for other reasons and defined only post factum as feminism. This paper examines the various cultural processes which the Jewish women went through in the end of the 19th century and the beginning of the 20th.

 

The paper’s main source is based on the press in Ladino in İzmir, the leading city of journal publication (in Ladino) in the Ottoman Empire. The focus will be given to El Komersial [The Commercial] newspaper, which was the journal of the cultural elite of Izmir and in which progressive notions gained maximum expression.

 

20. YÜZYIL İZMİR CEMAATİNDE YAHUDİ KADIN KİMLİĞİ

 

Geleneksel bir toplumdan, modern, Batı’ya dönük bir topluma geçişte, İzmir’de Yahudi cemaatinin yaşadığı süreçleri en iyi yansıtan terim “feminizm”dir. Evrensel fikirler olan kadın özgürlüğü ve genel aydınlanması, cemaatin devrim niteliğindeki feminist öğretileri kabul etmesine yol açtı. Somut terimlerle açıklamak gerekirse, bu süreç—Yahudi cemaatinin sadece elit kesiminde yaygın bir kavram olan—“kültürel feminizm”den ibaretti. Diğer toplumsal sınıflarda, feminizm daha başlangıç aşamasındaydı ve farklı nedenlere dayanan olgular daha sonradan, geriye dönük olarak feminizm şeklinde tanımlandığı için aslında “tesadüfi bir feminizm”di. Bu bildiride, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında İzmir’deki Yahudi kadınların yaşadığı çeşitli kültürel süreçler incelenecektir.

 

Bildirinin ana kaynağını, Osmanlı İmparatorluğu’nda Ladino dilinde yayımlanan gazeteler açısından başı çeken İzmir şehrindeki Ladino basını oluşturmaktadır. İzmir’deki kültürel elitin gazetesi olan ve ilerici fikirlerin en çok ses bulduğu El Komersial gazetesine odaklanılacaktır.

 

 

Aymaz, Göksel

 

19. YÜZYIL ROMANLARINDA ETİK VE KİMLİK “ALTERNATİF BİYOGRAFİ” ARAYIŞI

 

Modern diye adlandırdığımız dünya, insanların toplumsal ilişkilerinde belli bir etiğin en temelde düzenleyici olmasını ister. Bu etik, sınırlı refah ama buna karşılık sınırsız rekabetin yürürlükte olduğu bir sistem için vazgeçilmez olan “yarışmacı etik”tir, yükselme hırsıdır. Bu etik ve hırsa heves duymanın ya da reddetmenin modern bireyin olası “kimlik”leri üzerinde ne türden etkilerde bulunduğu, yirminci yüzyılda enine boyuna yaşadığımız sorunların belirgin biçimde ortaya çıkmaya başladığı 19. yüzyılın edebiyatında açıkça yansır: özellikle Balzac’ın Goriot Baba’sındaki Eugène de Rastignac, Stendhal’in Kızıl ve Kara’sındaki Julien Sorel ve Dostoyevski’nin Budala’sı Prens Mişkin karakterlerinde. İnsanlarla her türlü kirli alışverişten arınmış, özü sözü bir “budala” olan Mişkin, kendi dünyasında “budalaca” yaşamaya devam ederken, Paris denen “ışıltılı küre”nin dışında kalmak istemeyen, kibar çevrelerde tutunma ve yükselme ümidi taşıyan Sorel ve Rastignac, tarihin ve talihin kendilerine verdiği biyografiye rıza göstermeyip kendileri için “alternatif” biyografi oluşturma çabasına girişirler. Bu uğurda, “çağın hoşlandığı üniforma”yı sırtlarına geçiriverirler.

 

 

Ayyıldız, Esengül

 

TÜRKİYELİ STK KİMLİĞİNİN SUNUMU

 

Türkiye’de demokrasi, insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları gibi toplumsal konuları çalışma alanı olarak bir arada barındıran ve kendilerini bu sorunlar üzerine çözüm, hizmet üretme ve toplumsal fayda çerçevesinde örgütlenmeye yeterli gören birçok sivil toplum kuruluşu bulunmaktadır. Sözkonusu kuruluşların, kendilerini belirli bir konu çerçevesinde faaliyet gösteren, hedef ve amaçları net olarak tanımlanmış birer sivil toplum kuruluşu olarak anlatmak yerine, kimliklerini bir sorunlar ve konular yumağıyla düğümledikleri gözlemlenmektedir. Bu durumun ise, asıl hedef kitlelerini oluşturan ve örgütlülüğün temel unsuru olan toplumun, bu kuruluşları yanlış ya da eksik tanımalarına ve doğru anlamamalarına neden oldukları tespit edilmektedir. Örgütlülük hedefi, bu temel iletişim eksikliği nedeniyle en başından kesintiye uğramaktadır.

 

Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarında kimlik karmaşası var ise, bunun nedenleri neler olabilir ve nasıl çözümlenebilir? Kurumsal kimliklerini topluma nasıl anlatabilirler? Bu sorular, örnek inceleme konusu edilen ve Türkiye’de faaliyet gösteren bir veya birkaç sivil toplum kuruluş özelinde tartışılacaktır.

 

 

Badem, Candan

 

KAZAKİSTAN’DA SOVYET-SONRASI DİLSEL KİMLİK VE DİL POLİTİKASI

 

Sosyalist Sovyet Cumhuriyetleri Birliği’nin (SSCB) 1991 yılı sonunda dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Kazakistan, etnik yapısı itibariyle sovyet-sonrası Türk cumhuriyetleri içinde özel bir yere sahiptir. Ülkenin etnik bileşimi büyük bir çeşitlilik göstermektedir. Bağımsızlıktan önce azınlıkta olan etnik Kazaklar, bugün yaklaşık %55 oranıyla çoğunluğa erişmiştir.

 

SSCB’yi oluşturan cumhuriyetlerde titüler ulusun dilini devlet dili hâline getirme talebi daha perestroika yıllarında dile getirilmişti. Bağımsızlık sonrası Kazak kimliğinin oluşumunda Kazak dilinin ve devletçe uygulanan dil politikalarının önemli bir rolü olmuştur. Sovyet-sonrası ulusal elit kendini tanımlamakta dilsel kimlikten ve dil politikasından yararlanmıştır. SSCB dönemindeki anayasada resmi dil tanımı yokken bağımsızlık sonrası anayasada Kazakça’ya devlet dili statüsü verilmiş, öte yandan Rusça’ya devlet işlerinde eşit olarak kullanılma hakkı verilmiştir. Bu değişiklik, pratikte eskiden Kazakça düşünüp Rusça yazan Kazak aydınlarının, artık Rusça düşünüp Kazakça yazmaya başlaması anlamına gelmiştir. Bu bildiride, 1991 sonrasında Kazakistan’da yaşanan kimlik sorunları ve milliyetçi söylemin dile yaklaşımı ele alınmaktadır.

 

 

 

 

Bakay, Gönül

 

BATI EDEBİYATINDAKİ  “ÖTEKİ”: MARLOWE'UN PİYESLERİNDEKİ  OSMANLI YAHUDİ VE TÜRKLERİ

 

Christopher Marlowe, 16. yüzyılda Osmanlı Türk ve Yahudilerini “öteki” olarak işlemesiyle dikkat çeker. Batılılar Osmanlı Türk ve Yahudilerini, ırkı ve dini tehdit eden güçler olarak görmüş ve bu açıyla yaklaşmışlardır. Her ikisi de Hıristiyanlığı tehdit eden güçler olarak görülmekte ama onlara duyulan duygular ve görüşler açısından farklılıklar göstermektedirler. Yahudiler ırkı bozucu, lekeleyici bir kuvvet olarak düşünülürken, Osmanlılar ezici, yok edici, inançsız bir güç olarak görülmektedirler.

 

Marlowe Jew of Malta (Maltalı Yahudi) adlı piyeste, Osmanlı bir Yahudi olan Jozef Nasi’yi başkahraman Barabas’a örnek olarak almıştır. Nasi bir zamanlar Sultan Selim’e çok yakın olmuş, hatta onu kendisi vali olmak arzusuyla Kıbrıs’ı fethetmeye zorlamış ama sonradan Selim’in fikir değiştirmesiyle Naksos valisi olarak kalmıştır. Greenbalt’ın vurguladığı gibi “Shakespeare gibi Marlowe için de Yahudi örneği yararlı bir retorik örneği olmuş, Hıristiyan izleyici için korkup, nefret ettikleri ve inatla farklı olan her şeyi simgelemiştir.”

 

Yapıtta Marlowe kazanç fikrinin herşeyden üstün olduğunu vurgulamış, bir gemi dolusu “inançsız Türk” hiç acımadan esir pazarında satılmışlardır. Paraya olan bağı ile Barabas yapıtın hakim gücü olarak görülür. Marx “Yahudi Sorunu” adlı makalesinde şöyle der: “Yahudi kendini öne çıkarmıştır, sadece para gücünü ele geçirerek değil, ama para onun yoluyla ve ondan ötürü bir dünya gücü olmuş, pratik Yahudi ruhu, Hıristiyan ülkelerinin pratik ruhu olmuştur. Yahudiler, kendilerini ön plana çıkardıkları nispette Hıristiyanlar Yahudiye dönüşmüşlerdir.”

 

Christopher Marlowe Tamburlaine (Timur) piyesinde ise Osmanlı Türklerini Batılı’nın görmek istediği biçimde yansıtmaya çalışmıştır. Batılı, Avrupa içinde ilerleyişlerini kuşkuyla izlediği Türklerin ünlü padişahı Beyazıt’ın Timur tarafından aşağılanışını büyük bir keyifle izlemiştir: “Aşağılık alçak Timur’un Kölesi, Benim soylu ağırlığımı taşıyan yeri kucaklayıp, dokunmaya layık olmayan alçak, eğil, eğil. Seni parçalara ayırabilip, gürleyen Jüpiter’in sesiyle sedir ağaçları gibi dört bir tarafa dağıtabilecek kişi sana böyle emrediyor.” (Tamburlaine, I, 152)

 

Yine de Marlowe’un piyeslerinde Yahudi imajının aksine Türk imajı korku, hayranlık ve nefreti birleştirmiştir. Bunun nedenini ekonomik, politik nedenlerden etkilenen 16. yüzyıl İngiliz - Osmanlı ilişkilerinde aramak gerekir. Bu çağda Katolik İspanya, İngiltere için, İran da Osmanlılar için bir tehdit oluşturmaktaydı. Kraliçe Elizabeth ve III. Murat arasındaki yakınlaşma bu nedenlerden ötürüdür. Osmanlıların askeri gücüne büyük bir hayranlık duyan İngiltere İspanya’ya karşı Osmanlılardan yardım isteyebileceğini düşünüyordu. 13. yüzyılda ülkelerinden kovdukları Yahudilere karşı ise farklı duygular besliyorlardı. Bu koşullar göz önünde bulundurulduğunda Marlowe’un piyeslerindeki farklı Yahudi ve Türk simgeleri daha iyi anlaşılabilir. İlginç olan, Batılı'nın “öteki” olarak gördüğü Osmanlı ve Yahudilerin tarih boyunca, farklı politik ve toplumsal edenlerden ötürü, birbirini anlayan ve kaynaşan gruplar oluşturmalarıdır.

 

 

Balcı, Ahmet Hilmi

 

19. YÜZYIL OSMANLI RESMİNİN KÖKENİNDE KİMLİKLERİ OKUMA SAYESİNDE BİR SANAT SOSYOLOJİSİNE DOĞRU

 

19. yüzyıl Osmanlı resminin ortaya çıkışı, sanat tarihçisi Mustafa Cezar’a göre “pek fazla anlaşılmış bir şey, fazla tartışılmamış, dikkat çekmemiş, belki de buna ihtiyaç duyulmamış boşluğun olduğu bir” akademik bir alandır. Sanat tarihçileri ve Adnan Çoker gibi ressamların dışında, şimdiye kadar konuya sanat toplumbiliminden dokunan ol(a)mamıştı. Bu çalışma, Batı resminin Osmanlı’ya girişini kimlikler ve aidiyetler üzerinden tartışmak niyetiyle yola çıkmıştır. 1769’da Osmanlı’ya gelen Baron de Tott’un Çanakkale istihkamlarının onarımında gösterdiği başarıyla, askerî mühendishaneler olan  Mühendishane-i Berri-i Hümayün’ü 1795’te kuruluşu arasındaki sebep-sonuç ilişkisi hakkında şimdiye kadar yapılmış olan akademik tartışmalar, kimlik açısından ele alınması durumunda yeni açılımlara kavuşabilecektir. Bu yeni açılımların, sanat tarihinin kimlikler vasıtasıyla yapılmasını sağlayabileceği gibi, konunun boşluğuna dair akademik oldu-bittilere de dikkat çekme anlamına geleceği açıktır.

 

Osmanlı resmi alanının kimlikler bağlamında ele alınması, dolaylı da olsa bir medeniyet dönüşümünün ilk kökeni üzerinde üstyapısal bir gelenekten kopuş olup olmadığının tartışılması, Türkiye siyasi kimliklerinin zımni olarak fark ettikleri bir alan olduğu için “sayaçlarımızı sıfırlamak” anlamına gelecektir. İdris Küçükömer’e göre evrensellik zaman ve uzay içinde ancak özgül olanda belirir. Bildiri, Osmanlı resminin ortaya çıkışının Türk resminin özgül alanı olduğunu öne sürmekte ve köksüzlüğüne dair önyargıları aşmayı hedeflemektedir. 

 

 

Baş, Selma

 

LEYLÂ ERBİL’İN ÖYKÜLERİNDE KADIN KİMLİĞİ VE BAŞKALDIRI

 

Leylâ Erbil, 1950 kuşağı içerisinde yer alan özgün yazarlardan biridir. İnsanımızın “yaralı ve sakatlanmış” olduğuna inanan yazar, edebiyatımıza eleştirel ve ironik bir kadın bakış açısını getirmiştir. Öykülerinde özellikle içinde bulunduğu toplumun değer yargılarına başkaldıran kadın kişileri ele alır. Kadınların çoğu, sevgisiz, yalnız, mutsuz, yabancılaşmış, hiçlik ve anlamsızlık noktasına varmış, bazen aykırı eylemlerde bulunan kişilerdir. Erbil, aşk, sevgi, evlilik, cinsellik, aile, toplumsal düzen, töre, değer yargıları gibi kavramları sorgular. Bir yandan yerleşik değerlere başkaldıran, herşeyi olduğu gibi kabullenmeyen kadınları bir yandan da geleneklerle uyumlu kadınları işler. Öykülerinde kadın deyince, “başkaldırı” öğesi, yeni bir kimlik oluşturma mücadelesi olarak ön plana çıkar. Erbil’in öyküleri, kadın kimliğinin sorgulandığı ve önem kazandığı günümüzde ayrı bir anlam elde etmektedir. Bu bildiride, Leylâ Erbil’in Hallaç (1959), Gecede (1969) ve Eski Sevgili (1977) adlı öykü kitaplarında kadın kimliği ve başkaldırı ele alınacaktır.

 

 

Başaran, Gökçen

 

KİMLİK OLUŞMASINDA ETKEN OLARAK EDEBİ METİN

 

Ulus-devletin “tarihsizlik”le malul doğasını bertaraf etmeye yönelik bilinen en etkili çözüm, tarihin topyekün bir manipülasyonu ve yeniden yazımıdır. Bu yöntem sıklıkla devlet eliyle yürütülen bir proje ve  ideolojik seferberlik olarak kurgulanır. Türk ulusal kimliğinin inşa serüveninin de—özellikle İmparatorluk mirasının sosyal, kültürel ve tarihi mirasının ağırlığı göz önüne alındığında—bu nevi bir seferberliğin önemli örneklerinden olduğu ileri sürülebilir.

 

Resmi tarih söyleminin “didaktik bilgi”sini, popüler ve fantastik anlatımlarıyla gündelik hayata taşıyan tarihi romanlar, geçmişten devşirdikleri “kahramanlar” ve epik olaylar aracılığıyla, ulusa, özdeşleşebileceği kadim bir geçmiş sunma becerisine sahiptir. Bu romanların gerçeklik etkilerini dipnot ve referanslarla, hatta zaman zaman illüstrasyon ve fotoğraflarla pekiştirmesi, hem “doğru bilgi”ye yönelik iddialarını güçlendirir, hem de kısmi tarih bilgisini bu kitaplardan sağlayan “sokaktaki insan” için etkili bir manipülasyon aracına dönüşmelerini kolaylaştırır. Bu bildiriyle amaçlanan, Türk ulusal kimliğinin inşa döneminde neredeyse tek kitle iletişim aracı olan gazetelerde yayımlanmış tarihi romanların yayımlanma verilerini sunmak ve seçilmiş üç “tarihi” ve “tarihsel roman” üzerinden resmi tarih söyleminin ve tezlerinin popüler tarih romanlarındaki yeniden üretimini ve bu tezleri kitleselleştirmedeki etkisini göstermektir. Bu noktada ayrıca, gazetelerin “manşet-haber-tarihi roman” üçlüsü ile Türk Tarih Tezi’nin verilerini yeniden üretme ve aktarma çabası örnekler üzerinden incelenecektir.

 

Çalışma için belirlenen tarihi/tarihsel romanlar, 1932 yılında Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmış olan Yusuf Osman Bey’in Mete adlı eseri; 1935 yılında Haber gazetesinde yayımlanmış olan Kadircan Kaflı’nın Ulus Kızı adlı eseri; ve yine Cumhuriyet gazetesinde 1937 yılında yayınlanmış olan, Turhan Tan’ın Osmanlı Rasputini Cinci Hoca adlı eserlerdir.

 

Resmi ve popüler tarih söyleminin iç içe geçmişliği yanında, Türk ulusal kimliğinin “organik ve etnisist” eğilimlerini gösterme açısından da, bu romanların içerdiği malzeme zenginliği bildiride ele alınacaktır. Diğer bir deyişle, Türk ulusal kimliğinin inşa sürecini besleyen özcü, etnisist ve partikülarist damar bu romanlar aracılığıyla gösterilmeye çalışılacaktır.

 

 

Bayındır, Turgay

 

LOLA VE BİLİDİKİD: ALMANYA VE TÜRKİYE ARASINDA TOPLUMSAL CİNSİYET KAVRAMI

 

Kutluğ Ataman’ın 1999 yapımı filmi Lola ve Bilidikid Almanya’nın yoğun Türk nüfuslu bir şehrinde geçer. Filmin en önemli karakterleri Lola, Bilidikid ve Murat’tır. Lola hayatını Almanya barlarında drag-show yaparak kazanan bir travestidir. Lola’nın sevgilisi Bilidikid işsiz olup geçimini altgeçitlerdeki tuvaletlerde Alman eşcinsel erkeklerin isteklerini yerine getirerek kazanan maço bir Türk gencidir. Murat ise Türk ailesiyle birlikte yaşamakta olup eşcinselliğini yeni yeni keşfeden bir lise öğrencisidir. Bu üç karakter Almanya’daki Türkler arasında ve genel olarak Türk kültüründe toplumsal cinsiyet ve eşcinselliğe ilişkin varolan değişik bakış açılarını yansıtırlar. Örneğin, Lola bir travesti olmasına rağmen, travestilerle ilgili toplumda varolan önyargıların aksine, erkek bedeninde olmaktan memnun gözükmektedir ve sevgilisi Bilidikid’in ısrarlarına rağmen cinsiyet değiştirip kadın olmayı istememektedir. Bilidikid ise seyirciye hem homofobik, hem de yabancı düşmanı bir Türk genci olarak sunulur. Lola dahil olmak üzere cinsel ilişkiye girdiği kişiler çoğunlukla erkek bedenli olmasına rağmen kendi eşcinselliğini kabul etmeyen Bilidikid, Lola’ya ameliyatla cinsiyet değiştirmesi hâlinde “normal” bir çift olarak Türkiye’ye gidip orada evlenmek için psikolojik baskı yapmaktadır.

 

Bilidikid geleneksel Türk kültürünün, kadın-erkek ayrımı, toplumsal cinsiyet ve eşcinsellik konularındaki bakış açısını benimsemiş olup, Almanya’da başaramadığı için, bunu Türkiye’de tekrar hayata geçirmek istemektedir. Lola’nın cinsiyet değiştirme ameliyatıyla kadın olmaya karşı çıkması ise bu bakış açısına karşı bir direnişi göstermektedir. Bilidikid’in ısrarlarına rağmen Lola’nın Türkiye’ye gitmek istemeyişi de bunun bir göstergesidir. Türkiye, Lola için aynı zamanda yıllar önce kadınsılığından dolayı ağabeyinin tecavüzüne uğradıktan sonra ayrılmak zorunda kaldığı ailesini temsil eder. Filmin ilerleyen dakikalarında öğreniriz ki, aynı aile Murat’ın da ailesidir, ve aynı ağabey Murat’ı da benzer bir kadere sürüklemektedir. Lola’nın, yıllar önce evden kovulan erkek kardeşi olduğunu öğrenen Murat evden ayrılır, ve eşcinsel dünyaya adım atar. Türk toplumunun cinsellik konusundaki baskıcılığını geride bırakmış olmalarına rağmen hem Lola hem de Murat, yabancı düşmanı ve homofobik Alman gençlerinin saldırısına uğrar ve bu saldırılardan biri Lola’nın trajik bir şekilde ölümüyle sonuçlanır. Sonuç olarak, Ataman bu filmde, hem Türk hem de Alman tarafından gelen baskının, toplumsal cinsiyet açısından “normal” olarak algılanmayan kişilere özgürce yaşama hakkı tanımadığını göstermektedir.

 

 

Bayraktar, Fatma Sibel

 

IRAK TÜRKMEN TÜRKLERİNİN KİMLİK MESELESİ

 

Irak devleti topraklarında, çoğunlukla 36. paralelin dışındaki Kerkük kentinde yaşamakta olan Türkmenler, Türk ve Osmanlı kimliklerini bugüne kadar muhafaza etmekte kararlı görünmektedirler. Bu konuda karşılaştıkları zorluklar ise her dönemde değişmekte ama hafiflemeden, gitgide ağırlaşarak devam etmektedir. Arap asimilasyonu ile Saddam dönemini tamamlayan Türkmenleri şu anda Kerkük kentini Kürtlerin Kudüsü ilan eden bir zihniyetle mücadele beklemektedir. Bu durumda kimliklerini muhafaza ederek yaşamak konusunda kararlı ve sıkıntılıdırlar.

 

 

Baysan, Vehbi

 

TANZİMAT DÖNEMİNDE EĞİTİM REFORMLARI SÜRECİNDE BÜROKRATİK KİMLİK OLUŞUMU

 

19. yüzyıl Osmanlı tarihinde önemli bir rol oynayan Tanzimat dönemi, Kasım 1839’da ilan edilen Gülhane Hattı Şerifi ile başladı. Reformlar, 1839-1861 yılları arasında hüküm süren Sultan Abdülmecid ile 1861-1876 yılları arasında hüküm süren Sultan Abdülaziz’in saltanat yıllarında yapılmıştır. Reformların başarısında her iki sultanın da şahsi desteğini özellikle vurgulamak yerinde olur.

 

Sultan Abdülmecid, Ocak 1845’te Bab-ı Âli’ye mutad ziyaretlerinden birinde, eğitim alanında askeri eğitim haricinde hiç birşey yapılmadığından şikayet ederek, bir irade ile, derhal bu alana da el atılmasını emretti. Hemen oluşturulan Meclis-i Maarif-i Muvakkat çalışmalarına başladı, ve meclis üyeleri görüşlerini bir rapor hâlinde Meclis-i Vala’ya sundu. Daimi bir meclisin kurularak eğitim işlerinin bir plana bağlı olarak düzenlenmesi, raporun öncelikli önerilerinden biriydi. Böylece, önceleri ulema sınıfının elinde olan eğitim, resmi olarak devletin kontrolüne geçmiş oldu.

 

Bundan sonraki süreçte ilan edilen iradelerle, öğretmenlerin Darülmuallimin’den mezun olmaları şartı getirildi, ve imparatorluğun her tarafındaki okullara, devlet tarafından atanacakları bildirildi. Bu okullarda dışarıdan istihdam edilecek uzman kişilerde ise Osmanlı vatandaşı olma şartı aranıyordu. Bunun yanı sıra, devlet dairelerinde istihdam edilmeleri sözkonusu olabilecek adayların, Türkçeyi çok iyi konuşmakla birlikte okuma yazma bilmeleri şart koşuldu. Tüm bunlar olurken, Islahat Fermanı’nın ilanıyla geniş haklara kavuşan ve çocuklarını kendi dillerinde eğitebilmek için kendi okullarını açan gayri-Müslimler de ilginç bir tablo oluşturuyordu.

 

 

Bıçakcı, Salih

 

VATANSIZ KİMLİK: TÜRKİYE'YE GÖÇ EDEN ÖZBEKLER

 

1865 yılında Rusya İmparatorluğu’nun Orta Asya’ya yayılması ve zayıflayan ticaret yolları ile yavaş yavaş içine kapanan Buhara Emirliği’nde, Kırımlı İsmail Gaspıralı tarafından formüle edilen usul-i cedid (yeni eğitim metodu) okullarında yetişmiş bu grup Buharalı, ülkelerini güçlendirmek, halkını eğitmek ve bağımsızlıklarını elde etmek amacıyla, “Genç Buharalılar” adında bir  grup kurmuşlardır. O dönemde Osmanlı devletinde sıkça adı duyulan Genç Türkler’den ilham alarak ve biraz da yaşlı zihniyete nazire yapmak amacıyla bu adı alan grup, Rusya’daki gelişmeler ve dünya politikasındaki oluşumlar sonucunda Sovyetler’den yardım alarak 1920 yılında Buhara Emirliği’ni yıkmış, 1921 yılında Buhara Halk Şuralar Cumhuriyeti’ni kurarak hükümeti organize etmiş, ancak 1922 yılında nihai hedefleri olan tam bağımsızlığı sağlamak için Sovyet ordularına saldırdıklarında, başarılı olamamışlardır. Bir kısım “Genç Buharalı” bu hareketin bedeli olarak ülkelerini terk etmek zorunda kalmışlardır.

 

Bu Buharalılar önce Afganistan’a gittiler; sonra da, kimisi Hindistan yoluyla kimisi İran üzerinden, Türkiye’ye geldiler. Yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ni kendilerine vatan edindiler. Türkiye’ye göç eden bu Özbek gruplar esasında Türkiye insanıyla bir ortaklığı paylaşıyorlardı; her iki ülke eski sistemini yıkmış ve silahlı mücadeleden sonra yeni bir iktidar kurmayı başarmıştı. Her iki ülke değişen dünya dengesinde halkını güçlendirmeye çalışıyordu.

 

Yüzyıllar içinde Anadolu birçok Türk gruba ev sahipliği yapmıştır. 20. yüzyılda bile Orta Asya’dan değişik Türki gruplar Anadolu’ya gelmiştir. Özellikle Orta Asya bağlamında değerlendirildiğinde, Özbekler, diğerlerinden şehir kimliği, dini kimlik ve bölgesel kimlik özellikleri açısından ayrışmaktadır. Öncelikle, yerleştirildikleri şehir ve bölgelere rahatça uyum sağlamışlardır, ve Türkiye kimliğine hızlıca sahip oldukları anlaşılmaktadır.

 

Bu bildiride, Özbeklerin Türkiye’ye geldikleri andan itibaren, sahip oldukları kimlikleri, bundaki değişimleri ve geliştirdikleri yan kimlikleri irdeleyeceğim. Ayrıca Türk toplumu içindeki duruşlarını ve yaşama alışkanlıklarının bu kimlik oluşum sürecine nasıl etki ettiğini anlamaya çalışarak, 1991 sonrasında öz vatanları Özbekistan’a karşı tavırlarını ve Özbek kimliği ile bağlantılarını sorgulayacağım.

 

 

Bilsel, Hande

 

“TÜRK KİMLİĞİ,” GLOKALİZASYON VE REKLAM KÜLTÜRÜ

 

Reklam, modern toplumlarda en etkili sosyalleşme kurumlarından biri hâline gelmiştir. Kitle iletişiminin içeriği üzerinde belirleyici olabilen, cinsel ve ulusal kimliğin oluşumunda önemli bir rol oynayan, nesnelerin kullanım değerlerinin dışına taşarak farklı gereksinim alanları yaratan, siyasi kampanyalardaki stratejileri yönlendiren reklam, aynı zamanda spor ve müzik gibi belli başlı kültürel kurumlar üzerinde de etkili bir kontrol mekanizması oluşturarak yaşamlarımızın hem gündelik akışında belirleyici bir söylem yaratmış hem de en korunaklı, kuytu köşelerine kadar sızmayı başarmıştır. Tüketim ideolojisine göre ulusal kimlikler ya da yerellikler günümüzde tüketim ekseninde oluşturulan, kullanılan ve pekiştirilen birer kurgu hâlini almıştır. Özellikle televizyon mecrasında ana ve baskın formatına kavuşan reklamlar, televizyon anlatısının “çelişkileri giderici,” “stereotipleri kurgulayıcı ve yineleyici” karakterinden güç alarak kendilerine kitlelerin bilinçaltında korunaklı ve kalıcı mitik “niş”ler oluşturmuşlardır. Böylelikle, tıpkı televizyonun semboller dizgemizin ana eksenini oluşturarak baskın değer ve kurumları ayinsel bir atmosfer içinde kutlaması ve kutsaması gibi, reklam da, baskın kültüre bağlı belirli davranış ve düşünce kalıplarını ve “iyi yaşam” felsefesini muştulayan bir “kapitalist kıssa” olarak okunabilir. Reklamın imgesel dünyası 90’lı yıllarla birlikte iyice kök salan yeni küresel tüketim ideolojisinin ikonografisini oluşturmaktadır. İçinde yol aldığı kitlenin kültürel dinamiklerinden ve değerlerinden doğrudan ya da dolaylı olarak etkil