BİLDİRİ ÖZETLERİ
Abanazır, Can
TÜRK ÇİZGİ ROMAN
KAHRAMANLARINDA KİMLİK SORUNU
Her genç Türk erkeği çocukluğunda ve erken gençlik yıllarında mutlaka
Türkiye’de üretilmiş, eski Türk kahramanlarının başından geçen maceraları
anlatan çizgi romanlardan bir veya birkaçını okumuştur. Bu eserler Batı’daki
örneklerinin benzerleri olmakla birlikte yerel, kültürel ve tarihsel
farklılıklar göstermektedir. Bu farklılıkların en dikkat çekeni çizerlerin
tarihi yorumlamaları ve kendi çıkarlarına göre değiştirmeleridir.
Bu kahramanlar klişeleşmiş Türk erkeği kavramını daha da ileriye götürerek,
yenilmez, kadınların dayanamadığı, ağır, kendinden emin, çok konuşmayan, hiç
gülmeyen karakterler yaratmışlardır. Bu kahramanların günümüzde televizyon
kanallarında gördüğümüz mafya tiplemelerinden temelde bir farkı yoktur ve
okuyucu kitlesi de bu dizileri takip eden kitleyle benzerlik göstermektedir.
Bu kahramanların karşısında yer alan düşman unsurlar—ki bunlar çoğunlukla
Çinliler, barbarlar ve Bizanslılardır—korkak, dayanıksız, bir vuruşta devrilen,
genelde kişilik ve benlikten yoksun, askeri olarak ise bir hiç olan halklar
olarak resmedilmektedir. Ancak resmi tarihin dışındaki gerçekler çok farklıdır.
Örneğin, Bizans orduları Bizans yıkıldığında bile çok güçlüydü; Alparslan
Anadolu’nun kapılarını açıp hemen yerleşmedi, Orta Asya’ya gidip 1076'da geri
döndü.
Bu tarihi çarpıtma yöntemleri popüler kültürün araçları olan sinema (Cüneyt
Arkın’ın tarihi filmleri), çizgi roman ve tarihi romanlarda görülmekte ve
kendine özgü bir kahraman türü yaratmaktadır. Bu çalışma, bu Türkiye’ye özgü
gibi görülen yöntemi yukarıda bahsedilen açılardan inceleyecektir.
Abdulhadi, Rabab
GENDER, RACE, AND DIASPORA: 9/11 AND THE
POLITICS OF SURVIVAL AND RESISTANCE
This
paper examines the ways in which gendered and sexualized Arab and Muslim diasporas
are constructed and experienced in the U.S. by focusing on the pre- and post
9/11 experiences of recent and undocumented immigrants from Middle Eastern,
North African, and Central Asian communities. Historically-grounding processes
of inclusion and exclusion, I locate the roots of diasporic identifications in
the multi-layered social and political spaces that lie at and intersect with
the ambiguities of what constitutes “home” and “homeland.” Engaging key debates
in postcolonial and critical cultural studies, this paper argues that survival
repertoires, such as passing, and collective strategies, such as forging
alliances between diasporic Arab and Muslim women, on one hand, and other
feminist and queer activists of color, on the other, inform a distinct politics
of resistance to the status quo that is particularly mediated by multiple
structures of inequality, such as race, ethnicity, nationality, citizenship,
class, gender, and sexuality.
TOPLUMSAL
CİNSİYET, IRK VE DİYASPORA: 9/11 VE HAYATTA KALMA VE DİRENME POLİTİKASI
Bu
bildiri, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya topluluklarından göçmenlerin, son
zamanlarda yaşadıklarıyla “9/11” öncesi ve sonrasındaki belgelenmemiş
deneyimlerine odaklanarak, Amerika Birleşik Devletleri’nde toplumsal
cinsiyetleri ve cinsiyet rolleri belirlenmiş Arap ve Müslüman diyasporaların
yapılandırılması ve deneyimlenmesi incelenmektedir. Bildiri, dışlama ve dahil
etme süreçlerini tarihsel süreçlerin üzerine kurarak, diyasporada kimlik
oluşturmaların kökeni olarak “ev”i ve “ana vatan”ı oluşturan belirsizliklerde
yatan ve kesişen çok-katmanlı toplumsal ve siyasal mekânları saptamaktadır.
Sömürgecilik-sonrası araştırmalar ile eleştirel kültür araştırmalarının ana tartışmalarından
yola çıkan bildiri, bu göçmenlerin ırk, etnisite, ulusal kimlik, vatandaşlık,
sınıf, toplumsal cinsiyet ve cinsellik gibi alanlardaki eşitsizlikleri üreten
statükoya karşı belirgin bir direnme politikası geliştirildiklerini
savunmaktadır. Bu direnme, toplumdaki (Hıristiyan beyazlardan) biriymiş gibi
davranma benzeri hayatta kalma repertuarları şeklinde kendini gösterebileceği
gibi, bir taraftan diyasporadaki Arap ve Müslüman kadınlarla, diğer taraftan
başka feminist ve renkli eşcinsel eylemcilerle ittifak oluşturmak gibi kolektif
stratejiler şeklinde de hayata geçebilmektedir.
Acehan, Işıl
AMERİKA'YA GÖÇ
Bir
ülkeden bir diğerine göç
Cumhuriyetin
kuruluşundan önce Amerika’ya doğru yola çıkan bir Türk gemiye adım attığında
acaba kim olduğunu düşünüyordu? Ellis Adası’na vardığında bir Türk müydü yoksa
bir Müslüman mı? Buraya gelmeden önce kendini bir Türk olarak mı tanımlıyordu,
yoksa padişahın Müslüman tebaasından biri olarak mı? Amerika’da nüfus sayım
memurlarının kayıtlara yanlış geçirdiği veya ülkeye girişini kolaylaştırmak
için kendi değiştirdiği ismi, kimliğini ne ölçüde değiştiriyordu? Bir soyadına
sahip olamaması, kimliğinin belirlenmesinde ne derece rol oynuyordu? O,
ötekilerin inandığının aksine bir Türkiyeli değil de, kendi inandığı gibi bir
Harputlu veya bir İstanbullu muydu? Dinsel temellere dayalı bir dünyadan
ayrılıp, dünyevi bir ülkeye geldiğinde kimliği ve kültürü nasıl bir değişime
uğramıştı? Cumhuriyetin ilanından sonra memlekete döndüğünde kimdi ve hangi
kültüre aitti? Bildirinin amacı, Amerika Birleşik Devletleri'ne göç
Adanır, Oğuz
KÜLTÜR İLE ZİHNİYET
Kültür,
görünüşe göre evrensel bir tanıma sahip olmayan bir terimken—belirgin bir
belirsizliğe sahip, net olmayan bir “kavram” da denebilir!—zihniyet üzerinde az
çok uzlaşma sağlanmışa benziyor. Anlaşıldığı kadarıyla 200’e yakın kültür
tanımı ya da açıklaması mevcut. Sosyolojik, antropolojik, psikolojik, tarihsel
vb. kültür tanım ve açıklamaları yapılmış. Bildiri, kültür ve zihniyetin
birbirinden ayrılmaz bağlarla birbirlerine kenetlenmiş olduklarını, birinden
söz etmenin zorunlu olarak diğerinden söz etmek anlamına geldiğini ve birini
anlamadan diğerini anlayabilmenin mümkün olmadığını; kimi durumlarda birinin,
başka durumlardaysa diğerinin öne çıkabileceğini göstermeyi amaçlamaktadır.
Akbulut, Neslihan
Kaplan, Hilal
Mağdur ama Suçlu / Muhalif
ama Yetersiz: "İslamcı" Kadının Sınırlandırılması Üzerine
Türkiye tarihinde belirgin
yeri olan ve İslamcı Hareket(ler) diye
nitelenen oluşum(lar) Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar gelen dönemde,
sosyal, politik ve ekonomik etkenlerin de katkısıyla, zaman zaman kırılmalar ve
değişimlere uğramıştır. Hiçbir sosyal oluşumun sabit ve değişmez olmadığı
gerçeğini göz önünde bulundurarak, İslamcı Hareket(ler)in geçirmiş olduğu değişim
yakın tarihle karşılaştırarak görülebilmektedir. Sunumumuzun temel çıkış
noktası yaşanan bu değişim odaklı süreçtir.
“İslamcı kimlik” terimi başlı başına bir
sorunsalken, buna ilaveten kullanılan “İslamcı kadın” ya da “İslamcı Kadın
Hareketi” kavramları mevcut çelişkiler ve karışıklıklar içinde tartışma konusu
olan temel meselelerden biridir. Çalışmamızda da özellikle 1980-1990-2000
yıllarını temel alıp, on yıllık dönemlerde “İslamcı Hareket”i ve bu
hareket içinde (ya da bir yerlerinde) duran “İslamcı Kadın Hareketi”ni farklı
yönleriyle anlamaya çalışacağız. Amacımız, “İslamcı Hareket”i ve özelde
“İslamcı Kadın Hareketi”ni sosyolojik olarak anlamlandırmak için parçalara
bölüp operasyonel olarak tanımlamak değil, geçtiğimiz yirmi yıl ve sonrası içinde
“İslamcı Hareket”le kendilerini ilişkilendiren insanların öznel deneyimlerinden
yola çıkarak kimlik oluşum süreçlerinde bu İslamcı etiketinin nasıl yansıdığını
anlamaktır. Çalışma yöntemi olarak, 1980’li ve 1990’lı yıllarda kendi
alanlarındaki çalışmalarıyla ses getirmiş, “İslamcı” diye nitelenen kitleyi bir
şekilde etkilemiş düşünce insanlarıyla sözlü tarih çalışması yapılacaktır.
Geçmiş kuşakların kimlik oluşum süreçlerini çözümlemeye çabalarken kendi
kimliğini İslam ile ilişkilendiren genç kesimin de “İslamcı Hareket” içinde
kendilerini nasıl konumlandırdıklarını ve kendi kimliklerinin oluşumuna bunun
nasıl yansıdığını anlamlandırma çabalarını dikkate alacağız. Bu amaçla da bir
odak grup çalışması yapılacaktır.
KIBRIS TÜRK KİMLİĞİ
Kıbrıs’ın
yakın tarihi, adanın Türk ve Rum halkları arasında gelişen üzücü olaylarla
doludur. Özellikle son elli yıllık süreçte, Türk ve Rum sağının tutumları,
adadaki halklar arasındaki kültürel ayrılıkları abartarak ayrılık arayışı
hâline gelmiş, iki toplum arasında
Alayoğlu, Sevilen Toprak
RAĞBET GÖREN KİMLİKLER
Medya
sunumunda süregiden “öncesiz,” “biricik” ve “sahici” kimlik arayışı, toplumsal
kriz anlarında ne denli farklılıklar gösteriyor? Bugün melez bir “karizma”dan
bahsedilebilir mi? Yaradılıştan gelen özellikler olarak varsayılan karizma
kimliğinin vaatkâr söylemi “misyoner faaliyet” olmaktan öte değerlendirilebilir
mi?
Bu
sorulardan hareketle, bildiride, dünden bugüne karizmatik kimliklerin etkileşim
ve değişim gösterdikleri, ve de sözkonusu etkileşim ve değişim sırasında
özellikle politik ve ideolojik sürecin başatlığı vurgulanacaktır. Bildiride,
genel olarak merkezi ve marjinal iktidar alan sahiplerinin (örneğin,
sanatçıların, gangsterlerin, teröristlerin, siyasi liderlerin) medyada yer alış
hâlleri, kendi söylemleri ile medyanın onlar hakkındaki söylemi ve bunların
sonucunda oluşan şaibeli bir konsensüsten söz edilecektir. Medyatik figürlerin
cazibesinin, rağbet gören kimliklere dönüşmesi süreci göz önüne alınarak farklı
zeminlerdeki çeşitli ilişki biçimleri incelenecektir. (Çalışmada sıkça, Weber,
Adorno, Laclau, Habermas, Mouffe, de Koninck, Bayart, Tomlinson, Shohat ve
Stam, Morley ve Robins ve Zizek’in incelemelerine başvurulacaktır.)
Algan, Ece
ŞANLIURFA'DA YEREL RADYONUN ÖZEL VE KAMUSAL
ALANI DÖNÜŞTÜRMESİ: GENÇLİK VE KİMLİK
Bu
çalışma, Şanlıurfa’daki yerel radyo kanallarının, gençlerin, hem gençlik hem de
cinsel kimliklerini ifade etmede oynadıkları rolü araştırmaktadır. Özel ve
ticari özelliklerine rağmen Şanlıurfa’daki yerel radyo kanalları, dinleyici
katılımına açık olan programlarla gençlerin çeşitli kültürel üretimlerine yer
vermekte, ayrıca birbirlerine mesajlar göndermelerine izin vermektedir. Böylece
yerel radyo kanalları, töre, din ve aşiret baskısı altında kendini ifade etmek
ve kız-erkek arkadaşlığı yaşamak isteğinde olan bu gençlere alternatif bir alan
sunmaktadır. Medya aracılığıyla kamusal alanda gerçekleştirilen bu kişilerarası
iletişim, özel alan-kamusal alan ayrımını dönüştürmekte ve kamusal alanın,
gençlerin karşı cinsle şarkı ve mesajlarla iletişim kurması itibariyle özel
alan hâlinde işlev görmesine yol açmaktadır. Bu bildiri, yerel radyo kanalları
aracılığıyla kurulan bu alanın gençlerin cinsel ve gençlik kimliklerini
yaşaması için nasıl bir alternatif oluşturduğunu araştırmaktadır. Bu çalışma
için etnografik alan araştırması gerçekleştirilmiştir. Bu bildiride o
araştırmanın ve özel alanın kamusal alana dönüştürülmesinin sonuçları, Nancy
Fraser’in subaltern counterpublic space olarak
adlandırdığı “karşı ya da alternatif kamusal alan” kavramı bağlamında
incelenmektedir.
TÜRK BASININDA TÜRK KİMLİĞİNİN TASARLANMASI
Ötekinin
konumundan anlatılan kimlik, bir süreç, bir anlatı, bir söylem olarak, sürekli
bir oluşum halindedir. İletişim süreçlerinin bir sonucu olarak sosyal kurumlar
ve sosyal gruplar arasındaki sınırlar, kimlikleri oluşturmaktadır. Kimlik, bir
yandan tüm yeni kuramsal söylem dizisinin kesiştiği, öte yandan tüm yeni
kültürel pratikler dizisinin ortaya çıktığı bir nokta olarak görülebilir.
Ulusal kimliğin sosyal tasarımı, sembolik sınır çekmeyi, kültür ve doğa, ait
olmak ve olmamak arasındaki ilişkiyi (farkı) ve bir grubun sürekliliğini ve
tanınmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Ulusal kimlik tasarımı, içerme ve dışlama
dinamiğini içermekte, evrensel olma iddiası, sistematik sınırlandırma ile
meşruiyet kazanmaktadır. Bu çalışma, farklı yayın kimliklerine ve yayın
politikalarına sahip olan Cumhuriyet,
Hürriyet, Sabah ve Zaman
gazetelerinde, 1 Ocak 2004 ila 31 Ocak 2004 tarihleri arasında on iki aylık bir
dönemde yer alan köşe yazılarında Türk kimliğinin nasıl tasarlandığını
belirlemeyi amaçlamaktadır. Gazete yazı türlerinden yalnızca köşe yazılarının
analiz edileceği çalışmada, bir metnin açık içeriksel karakteristiklerinden yararlanarak,
açık olmayan karakteristiklerinin ve bağlamının araştırılıp, sosyal gerçekliğin
ortaya çıkarılmasını amaçlayan içerik analizi yöntemi kullanılacaktır.
Andrews,
Peter-Alford
GÖRÜNEN KÖY KILAVUZ İSTEMEZ: TÜRKİYE’DE
ETNİSİTE VE ÇÖZÜMLEMESİ
Etnik grupların sayısı ya da doğası konusunda son zamanlarda ortaya çıkan
tartışma, “etnik grup”un ne olduğu konusunda eskimiş, miadını doldurmuş
fikirlere itibar edilmesinden; ve, etnik grubun bir milletin içinde var olması hasebiyle, temelde
milliyetten farklı olduğunun farkına varılmamasından doğdu. Köln
Üniversitesi’nde Tübinger Atlas des Vorderen Orients (Tübingen Yakın Doğu
Atlası) için yapılan çalışmada, tanımlar başından, en son etnolojik söyleme
uygun olarak özenle yapıldı, ve bu tanımlar etnik grupların yayımlanan kitapta ele alınışını yönlendirdi.
Türkiye konusunda, ortaya çıkan bir sorun, azınlık’ın
1923 Lozan Anlaşmasına göre yapılan yasal tanımı oldu. Gerçekte sözkonusu
azınlık, Osmanlı millet sisteminden
kaynaklanan özel bir milli konudur; azınlıkların kabul gören milletlerarası
tanımıyla da karıştırılmamalıdır. Türkiye’de durumu daha da karıştıran, ülke
adının (Atatürk’ün ikazına rağmen) bir etnik grubun ismiyle anılması oldu—bunun
yarattığı sorunlar ta 1924-1925’te öngörülmeye başlanmıştı.
Hükümetin kendisi önyargısız ve gözünü yummaksızın Türkiye’de etnik
grupların varlığı üzerine tarama yapmadığı sürece, bu varlığın nasıl bir temele
oturduğu, tartışma konusu olarak kalacaktır. Köy Envanter Etüdleri 1963 yılında
bir denemeye girişti, doğu vilayetlerindeki köylerin dil ve din açısından
sayımını yaptı. Ancak, ilk iki sayı çıktıktan sonra veriler yayımlanmadı; artık
bu bilgilere sadece o zaman Prof. L. Nestmann’ın arşivlerden kopya
ettiklerinden erişilebilir. Sayım maalesef tümüyle güvenilmez bir rehber oldu
çıktı, zira din ibaresinin altında Müslümanlar arasında ne ülkenin ikinci en
büyük din grubunu, Alevileri, kaydetmiş; ne de Şafileri Hanefilerden
ayırmış—oysa bu Sünni Kürtlerin kendilerini tanımlamak için sürekli
kullandıkları bir ayrımdır. Dil ibaresinin altındaki veriler de güvenilir
değil, zira sayım memurlarının uyguladıkları politika, onların Türkçe
konuşamayanları sadece başka dil konuşanlar olarak kaydetmelerine yol açmış. Bu
da, bir Sayım Müdürü’nün kendisinin de kabul ettiği gibi, sayıların gerçekte
olduklarından çok daha düşük çıkmalarını getirmiş.
Dolayısıyla, etnik gruplarla ilgili kanıtları, her hangi bir yazar ya da
bilgi verenin kişisel amaçlarla bilgiyi saptırma eğilimleri olabileceği de
akılda tutularak, yayımlanmış ya da yayımlanmamış gayri-resmi kaynaklardan elde
etmek gerekli. Anadolu kırsal kesim nüfusunun 1960-1970 zaman dilimi, yani
kente yaygın göç ülke çapında köyleri boşaltmadan önceki dönemi hakkında
çeşitli veriler toplama olanağı bulundu. Elde edilmiş olan kanıtlar etic, yani dışarıdan gözlemcinin
gördüklerine dayanıyor, zira çok az grubun kendisi kayıt tutmuş. Bu kanıtlardan
bir seçki sunulacak. Son onyıl içerisinde ise, gittikçe artan sayıda emic gözlem raporu, yani grup üyelerinin
kendileri tarafından toplanan veriler yayımlanmaya başlayalı, erişilebilir
kaynakların doğası değişti. Bunlardan da örnekler sunulacak.
Arık, Sabire
POLONYA’DA YAŞAYAN TATAR TÜRKLERİNİN KÜLTÜREL
KİMLİĞİ
Bugünkü
Polonya Cumhuriyeti topraklarında yaşayan Tatar Türkleri, Müslüman kimlikleri
ve gelenekleriyle, daha baskın olan Slav kültürleri arasındaki varlıklarını
ısrarla sürdürmeye çalışmaktadırlar. Polonya-Litvanya Tatarları olarak da
adlandırılan, günümüzde artık sadece birkaç köy kadar kalmış olan Tatar
Türkleri, 14. yüzyıldan 17. yüzyılın sonlarına kadar çeşitli nedenlerle bu
topraklara göç etmişlerdi. İlk zamanlar krallık emriyle ya da kendi
istekleriyle, fakat daha çok Kırım Hanlığı ile Polonya arasında yaşanan
savaşlar sırasında esir düşerek, Eski Litvanya-Polonya Birleşik Cumhuriyeti
topraklarına yerleştirilmişlerdi. Tatar Türkleri, önceleri Altın Ordu (Altın
Orda) devletinde, daha sonrasında kurulan Kırım Hanlığı’nda konuştukları ve
yazdıkları dillerini, adetlerini, inançlarını burada yaşatmaya devam
etmişlerdi. Kıpçak grubuna dahil olan dillerini 17. yüzyıla kadar güçlü Slav
etkisi altında ısrarla yaşatmaya çalışmışlar, fakat bir süre sonra
koruyamayarak, yerel dillere yenik düşmüşlerdir. Edebi alanda Arap harfleriyle
Slav dillerinde yazarak ilginç bir sentez oluşturmuşlardır. Tarihi süreç
içerisinde dillerini bir süre sonra unutmalarına rağmen, Müslüman kimliklerini
ve buna bağlı geleneklerini günümüze kadar koruyabilmişlerdir. Hatta
Polonya-Litvanya topraklarında çok dağınık olarak yerleşmiş olmalarına rağmen
Müslüman kültürel kimlikleri onları birbirine bağlayan çok güçlü bir bağ olarak
kalmıştır. Bu bildiride günümüzde hâlâ varlıklarını sürdürmeye çalışan bu
Polonya-Litvanya Tatar Türklerinin tarihsel süreç içerisinde kültürel
kimliklerinin ne kadarını koruyabildiklerini, ne yönde değişime uğradıklarını
ve nasıl bir kültürel sentez oluşturduklarını ortaya koymak amaçlanmaktadır.
Aslan, Pelin
TANZİMAT’TA AYKIRI BİR KİMLİK: BEŞİR FUAD
Osmanlı
İmparatorluğu için Tanzimat dönemi kültür ve medeniyet alanında resmen ve hızla
Batılılaşmayı gerektiren bir dönem olmuştur. Tanzimat aydınları Batılılaşmayı,
yani uygar Avrupa düzeyine ulaşmayı başlıca iki araçla gerçekleştirmeye
çalışmışlardır: roman ve gazete. Bu iki araçla halkı eğitmeyi hedefleyen
Tanzimat aydınlarının, yazılarıyla halka vermek istedikleri ve Batılılaşmadan
ne anladıkları birbirlerinden farklı olsa da her bir aydının amacının halka
“faydalı” ürünler ortaya koymak olduğu söylenebilir. Ancak Beşir Fuad dışındaki
tüm aydınlar “faydalı” olanı romantik bir bakış açısıyla vermeye çalışırlar. O
ise, pozitivizmi, natüralizmi/realizmi Türk edebiyatına tanıtarak Tanzimat
yazarlarından farklı bir tavır sergiler. Namık Kemal, Abdülhak Hamit Tarhan,
Recaizade Mahmut Ekrem gibi dönemin en önemli ve en çok takdir edilen isimlerini
romantizm-realizm/natüralizm tartışması üzerinden eleştirerek edebiyata hakim
olan bakış açısını, hayalci bir dünya görüşünü yıkmaya çalışır, bilimselliği
savunur. Bu bildiride, Beşir Fuad’ın pek çoğu o günün gazetelerinde yayımlanmış
olan mektupları incelenerek döneminde büyük tartışmalara neden olan fikirleri
irdelenecek, Tanzimat aydınları arasındaki farklı ve aykırı kimliği ortaya
koymaya çalışılacaktır.
Ata, Aysu
DİL KİMLİĞİNE BİÇİM VEREN: DİN
Bugün hem
akademik hem de sanatsal bir sıfat taşıyan çeviri, başlangıç amacı olarak bilgi
aktarımını sağlar ve bütün çağlarda karşımıza çıkar. Kutsal Kitap çevirileri,
bu etkinliğin başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Erasmus’un eski Yunanca
olarak yayımladığı İncil’i 1516
yılında Almanca’ya çeviren Martin Luther kısa zamanda tüm Avrupa’ya yayılacak
dinsel başkaldırının ideolojik temelini hazırlamış, böylece çeviri reform
hareketini desteklemiştir. Luther bu çevirisiyle Alman dilinin yeni bir kimlik
kazanmasını da sağlamıştır.
Siyasi ve
askeri teşkilatlanma bakımından ileri derecede olmayan Uygurlar, çeviri yoluyla
kazandıkları kültürel gelişmişlik sayesinde diğer Türk ve Moğol boylarından
ayrı bir yer edinmiş, Cengiz Han zamanına kadar bu milletlerin öğretmenliğini
yapmışlardır. Din konusunda çok hoşgörülü olan ve kabul ettikleri dini yaymak
için çok çalışan Uygurlar, kabul ettikleri bu dinleri—ya da inanç
sistemlerini—öğrenmek amacıyla örneğin Farsça’dan birçok maniyi, Sanskritçe
veya Çince’den birtakım Budist metinleri kendi dillerine çevirmişlerdir.
Kur’an’ın Türkçeye çevirisi, nisbeten erken
sayılacak tarihte yani İslam dininin resmi din olarak kabul edildiği yüzyılda
ve kolaylıkla yapılmıştır—ki bu oldukça düşündürücüdür. Kolaylıkla yapılmasının
sebebi, bu kutsal kitabın içerdiği kavramların çeviride, büyük ölçüde
Türkçe’nin kendi dinamiği ile karşılanmış olmasıdır. Türkçe’nin o döneme göre
bu zenginliği, şüphesiz Türkçe konuşanların İslam’dan önceki dinlerinin,
dillerine kazandırdığı kavram zenginliğinden kaynaklanmaktadır. İlk Kur’an
çevirisinin elimizde olan kısmında—ki yarısı kadardır—Türkçe, Arapça ve Farsça
olduklarını tespit ettiğimiz toplam 1602 sözcük bulunmaktadır. Bunların 1228’i
(%76,5) Türkçe, 252’si (%15,5) Arapça ve 122’si (%7,5) Farsça’dır. Bunun
dışında Sogdça, Sanskritçe, Çince, Tacikçe olduklarını tespit ettiğimiz on
kadar sözcük bulunmaktadır. Ayrıca, Arapça sözcüklerle Türkçe eklerin ulandığı
kırk, Farsça sözcüklere Türkçe eklerin ulandığı otuz bir olmak üzere toplam
yetmiş bir yapıya rastlanmaktadır.
Atalar, Mehmed Kürşad
DÖRT ANALİTİK TERİM ÖLÇEĞİNDE “İSLAMCI”
KİMLİK
Bildirinin
amacı, analitik bir “İslamcı” tanımına ulaşmaktır. Öncelikle “İslamcılık”
olgusu tahlil edilmekte ve dört analitik terim ölçeğinde bir İslamcı tanımının
yapılabileceği savunulmaktadır. Bu terimler hem Müslüman grupların tipolojisini
çıkarırken işlevseldir, hem de bizatihi “analitik” bir “İslamcı” tanımına
ulaşabilmek için kullanışlıdır: İdeoloji (ya da din-siyaset ilişkisi),
modernizm, gelenek ve yöntem. İslamcılık olgusu, literatürde çoğunlukla modernizm/gelenek
ve modernizm/ideoloji bağlamlarında çözümlenmeye çalışılmıştır. Ancak yöntem
ölçütü kullanılarak gösterilen ayrıştırma çabalarının da operasyonel sonuçlar
ürettiği görülmektedir. Böylece, gelenek/modernizm ikilemine sıkıştırılmış
tanımlama çabalarında ihmal edilen boyuta ilişkin farklı bir yaklaşım
sergilenebilir. Analitik terimler bazında yürütülen çalışma, “İslamcı”
kimliğinin, nevi şahsına münhasır bir mahiyeti olduğunu ve hem modernist hem de
gelenekçi yaklaşımların içine hapsolmuş tanımların dışında yeni yaklaşımlara
meşru bir temel oluşturabileceğini göstermektedir.
Ataman, Oya
CODA is
the abbreviation for children of deaf adults and it applies to hearing persons
whose parents are deaf. In the U.S. more recently, and at the moment in Europe
this identity is in the process of being established. The process of finding
their identity reflects on Deaf Culture and Identity which is a minority with
regard to both, language and handicap. Focusing on handicapped people bringing
forth their own culture, this paper will offer a glimpse into the thrilling identity dynamics of multicultural people
caught between the handicapped and healthy, between at least two very different
languages: with regard to both, social ideologies toward body and language, one
culture is severely discriminating on the other. Themselves completely
“healthy,” they grew up like deaf with their parents, sharing the
discrimination they experience. Much like children of immigrants interpreting
for their parents CODAs are also negotiating cultural difference that goes with
the heritage of a very "exotic" language.
Born both
immigrant and child of deaf parents, I reflect on overlaps and differences of
both strands of cultures from inside. From both the perspective of my own
biography and the analytic stance of a scholar, this paper will map CODA
culture against existing Deaf and “Hearing” identities. Deaf culture formed as
a handicapped subgroup and a distinguished language minority dealing with both
a history and present of severe discrimination by the "hearing"
logocentric majority, which systematically shuts them up and forces upon them
the ideal of a perfectly functioning body. Whereas the situation in the U.S.
and in Scandinavia is relatively easy, in countries such as Germany children
are still taught in spoken language, sign language being banned from class.
While the older generation is still suffering from consequences of the Nazi
persecution, the next generation is being abused by neuroimplant industry,
operating on the brains of children at an irresponsible risk and against the
will of their parents. I will be encouraging you to find out about the
situation in Turkey. An analogy (very stupid but just to give an idea) to the
relation between Deaf and CODA would be if Jews would have children with Nazis,
never having slept with one, or albino children looking into their black
parents’ faces’ dissimilitude. CODAs are born into the social role of the
mediator and become masters of passing. Simultaneously they become estranged
from both cultures because they never really fully belong to one. Many of them
try to unite them via artistic work.
CODA
culture is turning out to be one of cultural mediation, highly aware of
language as a medium of power, both produced by and aimed at bodies, the art
codas are producing is grounded in a belief in the possibility of cultural
translatability, totally going against essentialist concepts of identity. Coda
storytelling assumes a distinctly hybrid form of performance: signed, spoken and
written language. The autobiographies hesitantly being written will prove to be
crucial in the discussion of identity construction and negotiation. I will show
and briefly analyze three examples.
CODA:
SAĞIR ANNE BABALARIN ÇOCUKLARININ KİMLİĞİ
CODA,
sağır anne babaların çocukları için kullanılan İngilizce bir kısaltmadır (Children of Deaf Adults) ve hem annesi
hem de babası sağır olup da kendisi duyabilen kişileri ifade eder. Son
zamanlarda A.B.D.’de ve hâlen Avrupa’da, bu kimlik kurulma aşamasındadır. Kendi
kimliklerini bulma süreci, aslında hem dil açısından hem de özürlülük açısından
bir azınlık olan sağırların kültürünü ve kimliğine yansır. Bu bildiri, bu
çok-kültürlü insanların ilginç kimlik dinamikleri hakkında bir fikir
verecektir: özürlü ve sağlıklı insanların arasında ya da en azından iki çok
farklı dil arasında sıkışıp kalmışlardır. Hem bedene dair toplumsal ideolojiler
açısından hem de dil açısından bir kültür diğerine karşı inanılmaz ayrımcıdır.
Kendileri tamamen “sağlıklı” oldukları hâlde, anne babaları ile sağırmış gibi
büyüyüp, onların maruz kaldıkları ayrımcılığı paylaşırlar. Anne babaları için
çeviri yapan göçmen çocukları gibi, CODA’lar da çok “egzotik” bir dilin miras
olarak getirdiği kültürel farkın müzakeresini yaparlar.
Bildiride,
kendi yaşamöykümden ve bilim insanı analitik duruşundan yola çıkarak, sağır ve
“duyan” kimlikler karşısında CODA kimliğinin haritasını çıkaracağım. Sağır
kültürü, hem bir özürlü grubu hem de bir dil azınlığı olarak şekillendi:
geçmişte ve günümüzde “duyan,” söz-merkezli çoğunluk ciddi anlamda ayrımcılık
yaparak, sağırları sürekli bir yerlere kapattılar ve mükemmel işleyen beden
idealini benimsemeye zorladılar. A.B.D. ve İskandinav ülkelerinde durum nispeten
daha kolayken, Almanya gibi ülkelerde, sağır çocuklara hâlâ konuşma dili
öğretilmekte, işaret dili yasaklanmaktadır. Yaşlı nesil hâlâ Nazi zulmünün
etkilerinden kurtulmamışken, neuroimplant
endüstrisi anne babaların rızasını almadan, sorumsuzca risk alarak
çocuklara beyin ameliyatı yapmakta, gelecek nesli suistimal etmektedir.
Bildirinin, Türkiye’deki durumu araştırmayı teşvik edeceğini umuyorum. Sağır ve
CODA’lar arasındaki ilişki için bir benzetme (aptalca da olsa, fikir
verecektir) yapmak gerekse, örnek olarak Yahudilerin, hiçbiriyle yatmadan
Nazilerle çocuk yapmasını, veya albino bir çocuğun, siyahi anne babasının
yüzündeki benzersizliğe bakmasını verebilirim. CODA’lar toplumsal rol olarak
arabulucu olarak doğarlar ve “gibiymiş yapma” konusunda uzmanlaşırlar. Aynı
zamanda, her iki kültüre yabancılaşırlar çünkü hiçbir zaman tam olarak ait
olmazlar. Birçoğu ikisini sanat aracılığıyla bir araya getirmeye çalışır.
CODA
kültürü, dilin, bedenlerin ürettiği ve bedenlere yönelik bir güç aracı
olduğunun gayet farkında olan bir kültürel arabuluculuk hâline gelmektedir.
CODA’ların ürettiği sanat, kültürel çeviri olasılığına olan inanca dayanır ve
kimliğin özcü kavramlarına tamamen karşı gelir. CODA hikaye anlatımı çok
belirgin olarak işaret dilini, sözlü dili ve yazılı dili bir arada kullanan
melez bir performans şekline sahiptir. Bildiride, bir tereddüt hissiyle yazılan
ve kimlik inşası ve müzakeresine dair tartışmalarda önemli rol oynayacak olan
CODA özyaşamöykülerine üç örnek verecek ve kısaca tartışacağım.
Atılgan, İnanç
BİRBİRİNE PARALEL ÜÇ KİMLİĞİN TARİHİ
GELİŞİMİ: AVUSTURYA-TÜRK EKSENİ ÖRNEĞİNDE AVRUPA “ÜST” KİMLİĞİ
Gündelik hayat, “gerçeği” kayıtsız şartsız kabul edilmesi zorunlu bir
kategori olarak anlar. Fakat bilim, bu önceden belirlenmiş ve tamamen
tanımlanabilir “gerçek”i her zaman sorgular. Bu sorgulamayı, özellikle tarih
bilimi yapmış ve “gerçek”i, inşa edilmiş bir oluşum olarak kabul etmiştir. Bu
durumda “gerçek,” taraflı bilgi malzemesinin sunumunun algılanması mıdır?
“Avrupa kimliği” ya da “Türk kimliği” tanımlamaları, “gerçek”in tarih biliminin
sunduğu malzemenin sosyolojik yöntemlerle şekillendirilmiş bir teşhisi midir?
Bilimsel çalışmanın elde olan malzemeyi incelemesi yöntemi, “gerçek”in” ne
olacağını belirleyebilir mi?
Hem Avusturya’da hem de Türkiye’de cumhuriyet
kurulmasından itibaren durmadan değişime tâbi olan Avusturya ve Türk
kimlikleri, 1980’lerden bu yana yoğun bir şekilde inşa edilen yapay Avrupa
“üst” kimliği çerçevesinde nasıl gelişebilirler? Bildiride, Avusturya ile Türk kimlikleri
arasında kalan bir “Austro-Türk” yaklaşımıyla ve her iki kültürü sadece kendi
özelliklerine göre değil aynı zamanda birbirine bakış açısıyla irdeleyerek
konumunu belirleyen bir kişinin, bilimsel tarih yaklaşımıyla Avrupa
Birliği-Türkiye-Avusturya üçgenini nasıl irdeleyebileceği sorgulanacaktır. Türk “milli projesi,” Avusturya
“milleti” ve Avrupa/AB yapay “milletlerüstü kimliği” arasındaki ilişkiler,
tarih ve bilim teorisi yöntemleri ile incelenecektir.
Atilla, Aylin
LATİFE TEKİN’İN UNUTMA BAHÇESİ ADLI ROMANINDA UNUTMA - BELLEK - KİMLİK BAĞLANTISI
Çağdaş
Türk romancılarından Latife Tekin’in en son yayımlanan romanı Unutma Bahçesi (2004) geçmişlerini
“unutmak amacıyla bir araya toplanmış insanların” romanıdır. Roman
karakterleri, belleklerini gerçek dünyada bırakmak istercesine, kendilerine
“olmayan bir yerde,” uzak bir mekânda, geçmişsiz bir ütopya kurmak isterler.
Aslında bu kurguladıkları dünya “denizler içinde durmuş zaman ülkesi” dir:
anılardan kurtulma endişeleri, anı yaşamalarına engel teşkil eder.
Bu
bildirinin amacı, yazarın romanda tartışmak istediği hatırlama, unutma, bellek
ve kimlik oluşumu konularını irdelemektir. Tekin, romanıyla, geçmişi inkar
etmenin ya da belleği silmenin bir bakıma kimliği inkar etmek olduğunu gösterir
bizlere. Geçmişin onlara kazandırdığı kimlik(leri) yadsımak, hiçbir zaman
özgürleştirmez Unutma Bahçesi’ndekileri.
Unuttukları tek şey vardır, o da kimliklerini ancak anılarını paylaştıkları
zaman gerçeğe dönüştürebildikleridir. Alegorik bir roman olan Unutma Bahçesi, kuralları,
başkaldırıları, güç savaşları ve kadın-erkek ilişkileriyle geçmişten kopuk
küçük bir dünya modeli yaratır. Öte yandan, roman karakterleri, unutma ya da
buna direnme, belleği tazeleme ya da silme, kimliği yadsıma ya da kabul görme,
düzene uyma ya da başkaldırma gibi çelişkileriyle, kimlik oluşturma sancıları
içindeki modern insanın “varoluşun kesintisiz bir olmuşluktan başka bir şey
olmadığı” gerçeğiyle karşı karşıya olduğuna işaret eder.
Avcı, Artun
BİR KARŞI KİMLİK FORMU OLARAK “BOHEMLİK”
Modern
zamanlarda çalışma ahlakı tarafından kuşatılan “kimlik,” üretken, verimli ve
normalleştirilmiş bir “öznellik” olarak kodlanırken modern toplum tarafından
üstesinden gelemeyeceği kadar akıl, görev ve beklentilerle donatıldı.
Kendisine, geleceğe ilişkin sınırsız umut ve zenginlik vaadi verildi. Modern
dünyanın bu “kimlik politikası,” kimliklerin sabitlenmesine ve toplumsal
eylemin giderek yadsınmasına neden oldu. Bu anlamda, modern dünya tarihindeki
öznelliğin, kurucu ve yaratıcı bir bilinç olarak değil, kimlik politikalarıyla
kurulan ve standartlaştırılan bir niteliği içerdiği söylenebilir.
Üretim
biçiminin dayattığı varoluş tarzı olarak birey olmaktan çıkan insanlar, işgücü
ve meta hâline geldi. Modern yaşamın tümünü etkisi altına alan “şeyleşmiş”
ilişkiler, yalnızca karşı-kültür formlarına nüfuz edemedi. Çalışmanın konusunu
oluşturan ve 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren modern toplumun kimlik
politikalarının sürekliliğine karşı öncelikle
kültürel bir tepki olarak ortaya çıkan, bohème
ve flâneur gibi karşı-kültürün
ifadesi kimlikler ise, farklı bir insani varoluşun modernist farkındalığını
oluşturdu. Paraya karşı horgörüsü, burjuva hayat tarzına olan nefreti, çalışma
ahlakını olumsuzlaması, alkol, keyif verici maddeler ve “özgür aşk”taki
aşırılıklarıyla bohemlik ya da aylaklık, özgürlüğe ve sanata tutkuyla tapınan
bir cemaat olarak ortaya çıktı. “Bohem” yaşam ve düşünüş biçimi, kimi
düşünürlere göre modernitenin yadsıdığı otantik değerlerin korunup sığındığı
“geleceğin özgür cemaati”nin küçük bir modeli olarak kabul edildi. Çalışma,
günümüz medya ortamında “kaçış” olarak önerilen “aylaklık” biçimlerinden yola
çıkarak, bu biçimlerin mevcut dünyanın rasyonalitesinin dışında farklı bir
varoluşa imkan vermediğini tartışacaktır.
Avcı, Özlem
MEDYATİK ORTAMDA MODERN İSLAMİ KİMLİKLERİN
OLUŞUMU
Geleneksel
toplum yapıları içinde insanlarla ilişkilerini her zaman canlı ve hissedilir
bir şekilde yaşayan birey, kendisini kuşatan toplumsal kurumları,
formasyonları, üretim ilişkilerini etkileyecek veya bunlara katılımı sağlayacak
araçlara ihtiyaç duymamıştır. Geleneksel toplumlarda birey, her bağlamda
varlığını somut ilişkilerde hissettiği cemaat organizması içinde yer alır.
Cemaat, kitle ve yığın kavramlarından farklı olarak kültürel üretimin (değerler,
normlar, ilişkiler, kurumlar vb.) sebep-sonuç ilişkisinin gözlemlenebildiği bir
ortamdır. Bireyin rol ve davranışlarını belirleyen kalıtsal mekanizmalar
vardır. Bu kalıtsal mekanizma içinde birey kendisini olduğundan farklı
algılamaz. Cemaatin katı, buyurgan, değişmez birtakım kuralları vardır.
Modernizm ise herşeyden önce eski olanın terk edilmesidir. Yani en genel
anlamıyla, modern kurumlar ile geleneksel kurumlar, birbirleriyle uzlaşmaz iki
yön, iki taraftır. Birçok bilim adamı, geleneksel tüm kurum ve ilişkilerin
ortadan kalkmasını, modernizmin bir dayatması olarak değerlendirmektedir. Bu
noktada geleneksel yapıyı zayıflatan modernliğin araçlarının başında medya
araçlarının geldiğini söyleyebiliriz.
Medya
araçları öncelikle herkesin yapmakta olduğunu telkin ederek bireyi herkes gibi
davranmaya yönlendirir. Özellikle bireyin bilincindeki herkes olgusunu
şekillendirir. Birey herkes gibi medyayla baş başa kalmayı ve onun dünyasına
girmeyi kabul eder. Enformasyon sürecinde bireyin zihnindeki herkes daha da
somut bir şekilde öne çıkar ve bireyin bu anonim ortama uyumunu kolaylaştırır.
Birey enformasyonla başlayan kanaat değişiminde önerilen davranış kalıbını
herkes adına benimser. Bundan sonra birey için herkes gibi düşünmek, herkes
gibi davranmak ve herkesten biri olmak adına ne gerekiyorsa yapılacaktır. Kitle
toplumunun atomize bireyi için asıl gerçekçi olan, medyanın imgesel dünyasıdır.
Dolayısıyla
geleneksel yapısıyla din ile modernliğin en önemli araçları olarak medya
araçları yapısal olarak birbirlerinin karşısında duran kurumlardır. Dinin medya
araçlarını kullanması, geleneksel yapısının değişimi anlamına gelmektedir. Yani
din, medya araçlarıyla birlikte kamusal alanda daha fazla görünmeye ve modern
bir yapıya dönüşmeye başlamıştır. Ayrıca medya ortamında farklı alanlardaki
modern görünümlerini de sergilemektedir. Böylece kamusal alanda yeniden
yapılanmaya ve kurumsallaşmaya başlamıştır. Sonuç olarak bu durum, modern ve
geleneksel arasında bir sentez oluşturarak yeni kimliklerin oluşmasına neden olmaktadır.
Aviv, Efrat
JEWISH WOMEN IDENTITY WITHIN THE İZMİR
COMMUNITY IN THE 20TH CENTURY
The
processes the Jewish community of İzmir experienced in the transition from a
traditional to a modern, Western-oriented society is most clearly reflected by
the term “feminism.” The universal ideas of women’s liberty and general
enlightenment led to the community’s acceptance of revolutionary feminist
doctrines. However, in concrete terms, it was merely a “cultural feminism”—a
concept that prevailed only amongst the elite of Jewish society. Within the
other social classes, feminism was in its infancy and was an “incidental
feminism”; i.e., actions carried out not for the sake of feminism, but for
other reasons and defined only post
factum as feminism. This paper examines the various cultural processes
which the Jewish women went through in the end of the 19th century
and the beginning of the 20th.
The
paper’s main source is based on the press in Ladino in İzmir, the leading city
of journal publication (in Ladino) in the Ottoman Empire. The focus will be
given to El Komersial [The
Commercial] newspaper, which was the journal of the cultural elite of Izmir and
in which progressive notions gained maximum expression.
20. YÜZYIL
İZMİR CEMAATİNDE YAHUDİ KADIN KİMLİĞİ
Geleneksel
bir toplumdan, modern, Batı’ya dönük bir topluma geçişte, İzmir’de Yahudi
cemaatinin yaşadığı süreçleri en iyi yansıtan terim “feminizm”dir. Evrensel
fikirler olan kadın özgürlüğü ve genel aydınlanması, cemaatin devrim
niteliğindeki feminist öğretileri kabul etmesine yol açtı. Somut terimlerle
açıklamak gerekirse, bu süreç—Yahudi cemaatinin sadece elit kesiminde yaygın
bir kavram olan—“kültürel feminizm”den ibaretti. Diğer toplumsal sınıflarda,
feminizm daha başlangıç aşamasındaydı ve farklı nedenlere dayanan olgular daha
sonradan, geriye dönük olarak feminizm şeklinde tanımlandığı için aslında
“tesadüfi bir feminizm”di. Bu bildiride, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında
İzmir’deki Yahudi kadınların yaşadığı çeşitli kültürel süreçler incelenecektir.
Bildirinin
ana kaynağını, Osmanlı İmparatorluğu’nda Ladino dilinde yayımlanan gazeteler
açısından başı çeken İzmir şehrindeki Ladino basını oluşturmaktadır. İzmir’deki
kültürel elitin gazetesi olan ve ilerici fikirlerin en çok ses bulduğu El Komersial gazetesine
odaklanılacaktır.
Aymaz, Göksel
19. YÜZYIL ROMANLARINDA ETİK VE KİMLİK
“ALTERNATİF BİYOGRAFİ” ARAYIŞI
Modern
diye adlandırdığımız dünya, insanların toplumsal ilişkilerinde belli bir etiğin
en temelde düzenleyici olmasını ister. Bu etik, sınırlı refah ama buna karşılık
sınırsız rekabetin yürürlükte olduğu bir sistem için vazgeçilmez olan
“yarışmacı etik”tir, yükselme hırsıdır. Bu etik ve hırsa heves duymanın ya da
reddetmenin modern bireyin olası “kimlik”leri üzerinde ne türden etkilerde
bulunduğu, yirminci yüzyılda enine boyuna yaşadığımız sorunların belirgin
biçimde ortaya çıkmaya başladığı 19. yüzyılın edebiyatında açıkça yansır:
özellikle Balzac’ın Goriot Baba’sındaki
Eugène de Rastignac, Stendhal’in Kızıl ve
Kara’sındaki Julien Sorel ve Dostoyevski’nin Budala’sı Prens Mişkin karakterlerinde. İnsanlarla her türlü kirli
alışverişten arınmış, özü sözü bir “budala” olan Mişkin, kendi dünyasında
“budalaca” yaşamaya devam ederken, Paris denen “ışıltılı küre”nin dışında
kalmak istemeyen, kibar çevrelerde tutunma ve yükselme ümidi taşıyan Sorel ve
Rastignac, tarihin ve talihin kendilerine verdiği biyografiye rıza göstermeyip
kendileri için “alternatif” biyografi oluşturma çabasına girişirler. Bu uğurda,
“çağın hoşlandığı üniforma”yı sırtlarına geçiriverirler.
Ayyıldız, Esengül
TÜRKİYELİ STK KİMLİĞİNİN SUNUMU
Türkiye’de demokrasi, insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları
gibi toplumsal konuları çalışma alanı olarak bir arada barındıran ve
kendilerini bu sorunlar üzerine çözüm, hizmet üretme ve toplumsal fayda
çerçevesinde örgütlenmeye yeterli gören birçok sivil toplum kuruluşu
bulunmaktadır. Sözkonusu kuruluşların, kendilerini belirli bir konu
çerçevesinde faaliyet gösteren, hedef ve amaçları net olarak tanımlanmış birer
sivil toplum kuruluşu olarak anlatmak yerine, kimliklerini bir sorunlar ve
konular yumağıyla düğümledikleri gözlemlenmektedir. Bu durumun ise, asıl hedef
kitlelerini oluşturan ve örgütlülüğün temel unsuru olan toplumun, bu
kuruluşları yanlış ya da eksik tanımalarına ve doğru anlamamalarına neden
oldukları tespit edilmektedir. Örgütlülük hedefi, bu temel iletişim eksikliği
nedeniyle en başından kesintiye uğramaktadır.
Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarında kimlik karmaşası var ise,
bunun nedenleri neler olabilir ve nasıl çözümlenebilir? Kurumsal kimliklerini
topluma nasıl anlatabilirler? Bu sorular, örnek inceleme konusu edilen ve
Türkiye’de faaliyet gösteren bir veya birkaç sivil toplum kuruluş özelinde
tartışılacaktır.
Badem, Candan
KAZAKİSTAN’DA SOVYET-SONRASI DİLSEL KİMLİK VE
DİL POLİTİKASI
Sosyalist
Sovyet Cumhuriyetleri Birliği’nin (SSCB) 1991 yılı sonunda dağılmasının
ardından bağımsızlığını ilan eden Kazakistan, etnik yapısı itibariyle
sovyet-sonrası Türk cumhuriyetleri içinde özel bir yere sahiptir. Ülkenin etnik
bileşimi büyük bir çeşitlilik göstermektedir. Bağımsızlıktan önce azınlıkta
olan etnik Kazaklar, bugün yaklaşık %55
oranıyla çoğunluğa erişmiştir.
SSCB’yi
oluşturan cumhuriyetlerde titüler ulusun dilini devlet dili hâline getirme
talebi daha perestroika yıllarında
dile getirilmişti. Bağımsızlık sonrası Kazak kimliğinin oluşumunda Kazak
dilinin ve devletçe uygulanan dil politikalarının önemli bir rolü olmuştur.
Sovyet-sonrası ulusal elit kendini tanımlamakta dilsel kimlikten ve dil
politikasından yararlanmıştır. SSCB dönemindeki anayasada resmi dil tanımı
yokken bağımsızlık sonrası anayasada Kazakça’ya devlet dili statüsü verilmiş,
öte yandan Rusça’ya devlet işlerinde eşit olarak kullanılma hakkı verilmiştir.
Bu değişiklik, pratikte eskiden Kazakça düşünüp Rusça yazan Kazak aydınlarının,
artık Rusça düşünüp Kazakça yazmaya başlaması anlamına gelmiştir. Bu bildiride,
1991 sonrasında Kazakistan’da yaşanan kimlik sorunları ve milliyetçi söylemin
dile yaklaşımı ele alınmaktadır.
Bakay, Gönül
BATI EDEBİYATINDAKİ “ÖTEKİ”: MARLOWE'UN PİYESLERİNDEKİ OSMANLI YAHUDİ VE TÜRKLERİ
Christopher
Marlowe, 16. yüzyılda Osmanlı Türk ve Yahudilerini “öteki” olarak işlemesiyle
dikkat çeker. Batılılar Osmanlı Türk ve Yahudilerini, ırkı ve dini tehdit eden
güçler olarak görmüş ve bu açıyla yaklaşmışlardır. Her ikisi de Hıristiyanlığı
tehdit eden güçler olarak görülmekte ama onlara duyulan duygular ve görüşler
açısından farklılıklar göstermektedirler. Yahudiler ırkı bozucu, lekeleyici bir
kuvvet olarak düşünülürken, Osmanlılar ezici, yok edici, inançsız bir güç
olarak görülmektedirler.
Marlowe Jew of Malta (Maltalı Yahudi) adlı
piyeste, Osmanlı bir Yahudi olan Jozef Nasi’yi başkahraman Barabas’a örnek
olarak almıştır. Nasi bir zamanlar Sultan Selim’e çok yakın olmuş, hatta onu
kendisi vali olmak arzusuyla Kıbrıs’ı fethetmeye zorlamış ama sonradan Selim’in
fikir değiştirmesiyle Naksos valisi olarak kalmıştır. Greenbalt’ın vurguladığı
gibi “Shakespeare gibi Marlowe için de Yahudi örneği yararlı bir retorik örneği
olmuş, Hıristiyan izleyici için korkup, nefret ettikleri ve inatla farklı olan
her şeyi simgelemiştir.”
Yapıtta
Marlowe kazanç fikrinin herşeyden üstün olduğunu vurgulamış, bir gemi dolusu
“inançsız Türk” hiç acımadan esir pazarında satılmışlardır. Paraya olan bağı
ile Barabas yapıtın hakim gücü olarak görülür. Marx “Yahudi Sorunu” adlı
makalesinde şöyle der: “Yahudi kendini öne çıkarmıştır, sadece para gücünü ele
geçirerek değil, ama para onun yoluyla ve ondan ötürü bir dünya gücü olmuş,
pratik Yahudi ruhu, Hıristiyan ülkelerinin pratik ruhu olmuştur. Yahudiler,
kendilerini ön plana çıkardıkları nispette Hıristiyanlar Yahudiye
dönüşmüşlerdir.”
Christopher
Marlowe Tamburlaine (Timur) piyesinde ise Osmanlı Türklerini
Batılı’nın görmek istediği biçimde yansıtmaya çalışmıştır. Batılı, Avrupa
içinde ilerleyişlerini kuşkuyla izlediği Türklerin ünlü padişahı Beyazıt’ın
Timur tarafından aşağılanışını büyük bir keyifle izlemiştir: “Aşağılık alçak
Timur’un Kölesi, Benim soylu ağırlığımı taşıyan yeri kucaklayıp, dokunmaya
layık olmayan alçak, eğil, eğil. Seni parçalara ayırabilip, gürleyen Jüpiter’in
sesiyle sedir ağaçları gibi dört bir tarafa dağıtabilecek kişi sana böyle
emrediyor.” (Tamburlaine, I, 152)
Yine de
Marlowe’un piyeslerinde Yahudi imajının aksine Türk imajı korku, hayranlık ve
nefreti birleştirmiştir. Bunun nedenini ekonomik, politik nedenlerden etkilenen
16. yüzyıl İngiliz - Osmanlı ilişkilerinde aramak gerekir. Bu çağda Katolik
İspanya, İngiltere için, İran da Osmanlılar için bir tehdit
oluşturmaktaydı. Kraliçe Elizabeth ve III. Murat arasındaki yakınlaşma bu
nedenlerden ötürüdür. Osmanlıların askeri gücüne büyük bir hayranlık duyan
İngiltere İspanya’ya karşı Osmanlılardan yardım isteyebileceğini düşünüyordu.
13. yüzyılda ülkelerinden kovdukları Yahudilere karşı ise farklı duygular
besliyorlardı. Bu koşullar göz önünde bulundurulduğunda Marlowe’un
piyeslerindeki farklı Yahudi ve Türk simgeleri daha iyi anlaşılabilir. İlginç
olan, Batılı'nın “öteki” olarak gördüğü Osmanlı ve Yahudilerin tarih boyunca,
farklı politik ve toplumsal edenlerden ötürü, birbirini anlayan ve kaynaşan
gruplar oluşturmalarıdır.
Balcı, Ahmet Hilmi
19. YÜZYIL OSMANLI RESMİNİN KÖKENİNDE
KİMLİKLERİ OKUMA SAYESİNDE BİR SANAT SOSYOLOJİSİNE DOĞRU
19.
yüzyıl Osmanlı resminin ortaya çıkışı, sanat tarihçisi Mustafa Cezar’a göre
“pek fazla anlaşılmış bir şey, fazla tartışılmamış, dikkat çekmemiş, belki de
buna ihtiyaç duyulmamış boşluğun olduğu bir” akademik bir alandır. Sanat
tarihçileri ve Adnan Çoker gibi ressamların dışında, şimdiye kadar konuya sanat
toplumbiliminden dokunan ol(a)mamıştı. Bu çalışma, Batı resminin Osmanlı’ya
girişini kimlikler ve aidiyetler üzerinden tartışmak niyetiyle yola çıkmıştır.
1769’da Osmanlı’ya gelen Baron de Tott’un Çanakkale istihkamlarının onarımında
gösterdiği başarıyla, askerî mühendishaneler olan Mühendishane-i Berri-i Hümayün’ü 1795’te
kuruluşu arasındaki sebep-sonuç ilişkisi hakkında şimdiye kadar yapılmış olan
akademik tartışmalar, kimlik açısından ele alınması durumunda yeni açılımlara
kavuşabilecektir. Bu yeni açılımların, sanat tarihinin kimlikler vasıtasıyla
yapılmasını sağlayabileceği gibi, konunun boşluğuna dair akademik
oldu-bittilere de dikkat çekme anlamına geleceği açıktır.
Osmanlı
resmi alanının kimlikler bağlamında ele alınması, dolaylı da olsa bir medeniyet
dönüşümünün ilk kökeni üzerinde üstyapısal bir gelenekten kopuş olup
olmadığının tartışılması, Türkiye siyasi kimliklerinin zımni olarak fark
ettikleri bir alan olduğu için “sayaçlarımızı sıfırlamak” anlamına gelecektir.
İdris Küçükömer’e göre evrensellik zaman ve uzay içinde ancak özgül olanda
belirir. Bildiri, Osmanlı resminin ortaya çıkışının Türk resminin özgül alanı
olduğunu öne sürmekte ve köksüzlüğüne dair önyargıları aşmayı
hedeflemektedir.
Baş, Selma
LEYLÂ ERBİL’İN ÖYKÜLERİNDE KADIN KİMLİĞİ VE
BAŞKALDIRI
Leylâ
Erbil, 1950 kuşağı içerisinde yer alan özgün yazarlardan biridir. İnsanımızın
“yaralı ve sakatlanmış” olduğuna inanan yazar, edebiyatımıza eleştirel ve
ironik bir kadın bakış açısını getirmiştir. Öykülerinde özellikle içinde
bulunduğu toplumun değer yargılarına başkaldıran kadın kişileri ele alır.
Kadınların çoğu, sevgisiz, yalnız, mutsuz, yabancılaşmış, hiçlik ve anlamsızlık
noktasına varmış, bazen aykırı eylemlerde bulunan kişilerdir. Erbil, aşk,
sevgi, evlilik, cinsellik, aile, toplumsal düzen, töre, değer yargıları gibi
kavramları sorgular. Bir yandan yerleşik değerlere başkaldıran, herşeyi olduğu
gibi kabullenmeyen kadınları bir yandan da geleneklerle uyumlu kadınları işler.
Öykülerinde kadın deyince, “başkaldırı” öğesi, yeni bir kimlik oluşturma
mücadelesi olarak ön plana çıkar. Erbil’in öyküleri, kadın kimliğinin
sorgulandığı ve önem kazandığı günümüzde ayrı bir anlam elde etmektedir. Bu
bildiride, Leylâ Erbil’in Hallaç (1959),
Gecede (1969) ve Eski Sevgili (1977) adlı öykü kitaplarında kadın kimliği ve
başkaldırı ele alınacaktır.
Başaran, Gökçen
KİMLİK OLUŞMASINDA ETKEN OLARAK EDEBİ METİN
Ulus-devletin
“tarihsizlik”le malul doğasını bertaraf etmeye yönelik bilinen en etkili çözüm,
tarihin topyekün bir manipülasyonu ve yeniden yazımıdır. Bu yöntem sıklıkla
devlet eliyle yürütülen bir proje ve
ideolojik seferberlik olarak kurgulanır. Türk ulusal kimliğinin inşa
serüveninin de—özellikle İmparatorluk mirasının sosyal, kültürel ve tarihi
mirasının ağırlığı göz önüne alındığında—bu nevi bir seferberliğin önemli
örneklerinden olduğu ileri sürülebilir.
Resmi
tarih söyleminin “didaktik bilgi”sini, popüler ve fantastik anlatımlarıyla
gündelik hayata taşıyan tarihi romanlar, geçmişten devşirdikleri “kahramanlar”
ve epik olaylar aracılığıyla, ulusa, özdeşleşebileceği kadim bir geçmiş sunma
becerisine sahiptir. Bu romanların gerçeklik etkilerini dipnot ve
referanslarla, hatta zaman zaman illüstrasyon ve fotoğraflarla pekiştirmesi,
hem “doğru bilgi”ye yönelik iddialarını güçlendirir, hem de kısmi tarih
bilgisini bu kitaplardan sağlayan “sokaktaki insan” için etkili bir
manipülasyon aracına dönüşmelerini kolaylaştırır. Bu bildiriyle amaçlanan, Türk ulusal kimliğinin
inşa döneminde
neredeyse tek kitle iletişim aracı olan gazetelerde yayımlanmış tarihi
romanların yayımlanma verilerini sunmak ve seçilmiş üç “tarihi” ve “tarihsel
roman” üzerinden resmi tarih söyleminin ve tezlerinin popüler tarih
romanlarındaki yeniden üretimini ve bu tezleri kitleselleştirmedeki etkisini
göstermektir. Bu noktada ayrıca, gazetelerin “manşet-haber-tarihi roman” üçlüsü
ile Türk Tarih Tezi’nin verilerini yeniden üretme ve aktarma çabası örnekler
üzerinden incelenecektir.
Çalışma
için belirlenen tarihi/tarihsel romanlar, 1932 yılında Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmış olan Yusuf Osman Bey’in Mete adlı eseri; 1935 yılında Haber gazetesinde yayımlanmış olan
Kadircan Kaflı’nın Ulus Kızı adlı
eseri; ve yine Cumhuriyet gazetesinde
1937 yılında yayınlanmış olan, Turhan Tan’ın Osmanlı Rasputini Cinci Hoca adlı eserlerdir.
Resmi ve
popüler tarih söyleminin iç içe geçmişliği yanında, Türk ulusal kimliğinin
“organik ve etnisist” eğilimlerini gösterme açısından da, bu romanların
içerdiği malzeme zenginliği bildiride ele alınacaktır. Diğer bir deyişle, Türk
ulusal kimliğinin inşa sürecini besleyen özcü, etnisist ve partikülarist damar
bu romanlar aracılığıyla gösterilmeye çalışılacaktır.
Bayındır, Turgay
LOLA VE BİLİDİKİD:
ALMANYA VE TÜRKİYE ARASINDA TOPLUMSAL CİNSİYET KAVRAMI
Kutluğ
Ataman’ın 1999 yapımı filmi Lola ve
Bilidikid Almanya’nın yoğun Türk nüfuslu bir şehrinde geçer. Filmin en
önemli karakterleri Lola, Bilidikid ve Murat’tır. Lola hayatını Almanya
barlarında drag-show yaparak kazanan
bir travestidir. Lola’nın sevgilisi Bilidikid işsiz olup geçimini altgeçitlerdeki
tuvaletlerde Alman eşcinsel erkeklerin isteklerini yerine getirerek kazanan
maço bir Türk gencidir. Murat ise Türk ailesiyle birlikte yaşamakta olup
eşcinselliğini yeni yeni keşfeden bir lise öğrencisidir. Bu üç karakter
Almanya’daki Türkler arasında ve genel olarak Türk kültüründe toplumsal
cinsiyet ve eşcinselliğe ilişkin varolan değişik bakış açılarını yansıtırlar.
Örneğin, Lola bir travesti olmasına rağmen, travestilerle ilgili toplumda
varolan önyargıların aksine, erkek bedeninde olmaktan memnun gözükmektedir ve
sevgilisi Bilidikid’in ısrarlarına rağmen cinsiyet değiştirip kadın olmayı
istememektedir. Bilidikid ise seyirciye hem homofobik, hem de yabancı düşmanı
bir Türk genci olarak sunulur. Lola dahil olmak üzere cinsel ilişkiye girdiği kişiler
çoğunlukla erkek bedenli olmasına rağmen kendi eşcinselliğini kabul etmeyen
Bilidikid, Lola’ya ameliyatla cinsiyet değiştirmesi hâlinde “normal” bir çift
olarak Türkiye’ye gidip orada evlenmek için psikolojik baskı yapmaktadır.
Bilidikid
geleneksel Türk kültürünün, kadın-erkek ayrımı, toplumsal cinsiyet ve
eşcinsellik konularındaki bakış açısını benimsemiş olup, Almanya’da
başaramadığı için, bunu Türkiye’de tekrar hayata geçirmek istemektedir.
Lola’nın cinsiyet değiştirme ameliyatıyla kadın olmaya karşı çıkması ise bu
bakış açısına karşı bir direnişi göstermektedir. Bilidikid’in ısrarlarına
rağmen Lola’nın Türkiye’ye gitmek istemeyişi de bunun bir göstergesidir.
Türkiye, Lola için aynı zamanda yıllar önce kadınsılığından dolayı ağabeyinin
tecavüzüne uğradıktan sonra ayrılmak zorunda kaldığı ailesini temsil eder.
Filmin ilerleyen dakikalarında öğreniriz ki, aynı aile Murat’ın da ailesidir,
ve aynı ağabey Murat’ı da benzer bir kadere sürüklemektedir. Lola’nın, yıllar
önce evden kovulan erkek kardeşi olduğunu öğrenen Murat evden ayrılır, ve
eşcinsel dünyaya adım atar. Türk toplumunun cinsellik konusundaki baskıcılığını
geride bırakmış olmalarına rağmen hem Lola hem de Murat, yabancı düşmanı ve
homofobik Alman gençlerinin saldırısına uğrar ve bu saldırılardan biri Lola’nın
trajik bir şekilde ölümüyle sonuçlanır. Sonuç olarak, Ataman bu filmde, hem
Türk hem de Alman tarafından gelen baskının, toplumsal cinsiyet açısından
“normal” olarak algılanmayan kişilere özgürce yaşama hakkı tanımadığını
göstermektedir.
Bayraktar, Fatma Sibel
IRAK TÜRKMEN TÜRKLERİNİN KİMLİK MESELESİ
Irak
devleti topraklarında, çoğunlukla 36. paralelin dışındaki Kerkük kentinde
yaşamakta olan Türkmenler, Türk ve Osmanlı kimliklerini bugüne kadar muhafaza
etmekte kararlı görünmektedirler. Bu konuda karşılaştıkları zorluklar ise her
dönemde değişmekte ama hafiflemeden, gitgide ağırlaşarak devam etmektedir. Arap
asimilasyonu ile Saddam dönemini tamamlayan Türkmenleri şu anda Kerkük kentini
Kürtlerin Kudüsü ilan eden bir zihniyetle mücadele beklemektedir. Bu durumda
kimliklerini muhafaza ederek yaşamak konusunda kararlı ve sıkıntılıdırlar.
Baysan, Vehbi
TANZİMAT DÖNEMİNDE EĞİTİM REFORMLARI
SÜRECİNDE BÜROKRATİK
KİMLİK OLUŞUMU
19.
yüzyıl Osmanlı tarihinde önemli bir rol oynayan Tanzimat dönemi, Kasım 1839’da
ilan edilen Gülhane Hattı Şerifi ile başladı. Reformlar, 1839-1861 yılları
arasında hüküm süren Sultan Abdülmecid ile 1861-1876 yılları arasında hüküm
süren Sultan Abdülaziz’in saltanat yıllarında yapılmıştır. Reformların başarısında
her iki sultanın da şahsi desteğini özellikle vurgulamak yerinde olur.
Sultan
Abdülmecid, Ocak 1845’te Bab-ı Âli’ye mutad ziyaretlerinden birinde, eğitim
alanında askeri eğitim haricinde hiç birşey yapılmadığından şikayet ederek, bir
irade ile, derhal bu alana da el atılmasını emretti. Hemen oluşturulan Meclis-i
Maarif-i Muvakkat çalışmalarına başladı, ve meclis üyeleri görüşlerini bir
rapor hâlinde Meclis-i Vala’ya sundu. Daimi bir meclisin kurularak eğitim
işlerinin bir plana bağlı olarak düzenlenmesi, raporun öncelikli önerilerinden
biriydi. Böylece, önceleri ulema sınıfının elinde olan eğitim, resmi olarak
devletin kontrolüne geçmiş oldu.
Bundan
sonraki süreçte ilan edilen iradelerle, öğretmenlerin Darülmuallimin’den mezun
olmaları şartı getirildi, ve imparatorluğun her tarafındaki okullara, devlet
tarafından atanacakları bildirildi. Bu okullarda dışarıdan istihdam edilecek
uzman kişilerde ise Osmanlı vatandaşı olma şartı aranıyordu. Bunun yanı sıra,
devlet dairelerinde istihdam edilmeleri sözkonusu olabilecek adayların,
Türkçeyi çok iyi konuşmakla birlikte okuma yazma bilmeleri şart koşuldu. Tüm
bunlar olurken, Islahat Fermanı’nın ilanıyla geniş haklara kavuşan ve
çocuklarını kendi dillerinde eğitebilmek için kendi okullarını açan
gayri-Müslimler de ilginç bir tablo oluşturuyordu.
Bıçakcı, Salih
VATANSIZ KİMLİK:
TÜRKİYE'YE GÖÇ EDEN ÖZBEKLER
1865 yılında Rusya İmparatorluğu’nun Orta Asya’ya yayılması ve zayıflayan
ticaret yolları ile yavaş yavaş içine kapanan Buhara Emirliği’nde, Kırımlı
İsmail Gaspıralı tarafından formüle edilen usul-i cedid (yeni eğitim metodu)
okullarında yetişmiş bu grup Buharalı, ülkelerini güçlendirmek, halkını eğitmek
ve bağımsızlıklarını elde etmek amacıyla, “Genç Buharalılar” adında bir grup kurmuşlardır. O dönemde Osmanlı
devletinde sıkça adı duyulan Genç Türkler’den ilham alarak ve biraz da yaşlı
zihniyete nazire yapmak amacıyla bu adı alan grup, Rusya’daki gelişmeler ve
dünya politikasındaki oluşumlar sonucunda Sovyetler’den yardım alarak 1920
yılında Buhara Emirliği’ni yıkmış, 1921 yılında Buhara Halk Şuralar
Cumhuriyeti’ni kurarak hükümeti organize etmiş, ancak 1922 yılında nihai
hedefleri olan tam bağımsızlığı sağlamak için Sovyet ordularına
saldırdıklarında, başarılı olamamışlardır. Bir kısım “Genç Buharalı” bu hareketin
bedeli olarak ülkelerini terk etmek zorunda kalmışlardır.
Bu Buharalılar önce Afganistan’a gittiler; sonra da, kimisi Hindistan
yoluyla kimisi İran üzerinden, Türkiye’ye geldiler. Yeni kurulmuş Türkiye
Cumhuriyeti’ni kendilerine vatan edindiler. Türkiye’ye göç eden bu Özbek
gruplar esasında Türkiye insanıyla bir ortaklığı paylaşıyorlardı; her iki ülke
eski sistemini yıkmış ve silahlı mücadeleden sonra yeni bir iktidar kurmayı
başarmıştı. Her iki ülke değişen dünya dengesinde halkını güçlendirmeye çalışıyordu.
Yüzyıllar içinde Anadolu birçok Türk gruba ev sahipliği yapmıştır. 20.
yüzyılda bile Orta Asya’dan değişik Türki gruplar Anadolu’ya gelmiştir.
Özellikle Orta Asya bağlamında değerlendirildiğinde, Özbekler, diğerlerinden
şehir kimliği, dini kimlik ve bölgesel kimlik özellikleri açısından
ayrışmaktadır. Öncelikle, yerleştirildikleri şehir ve bölgelere rahatça uyum
sağlamışlardır, ve Türkiye kimliğine hızlıca sahip oldukları anlaşılmaktadır.
Bu bildiride, Özbeklerin Türkiye’ye geldikleri andan itibaren, sahip
oldukları kimlikleri, bundaki değişimleri ve geliştirdikleri yan kimlikleri
irdeleyeceğim. Ayrıca Türk toplumu içindeki duruşlarını ve yaşama
alışkanlıklarının bu kimlik oluşum sürecine nasıl etki ettiğini anlamaya
çalışarak, 1991 sonrasında öz vatanları Özbekistan’a karşı tavırlarını ve Özbek
kimliği ile bağlantılarını sorgulayacağım.
Bilsel, Hande
“TÜRK KİMLİĞİ,” GLOKALİZASYON VE REKLAM
KÜLTÜRÜ
Reklam,
modern toplumlarda en etkili sosyalleşme kurumlarından biri hâline gelmiştir.
Kitle iletişiminin içeriği üzerinde belirleyici olabilen, cinsel ve ulusal
kimliğin oluşumunda önemli bir rol oynayan, nesnelerin kullanım değerlerinin
dışına taşarak farklı gereksinim alanları yaratan, siyasi kampanyalardaki
stratejileri yönlendiren reklam, aynı zamanda spor ve müzik gibi belli başlı
kültürel kurumlar üzerinde de etkili bir kontrol mekanizması oluşturarak
yaşamlarımızın hem gündelik akışında belirleyici bir söylem yaratmış hem de en
korunaklı, kuytu köşelerine kadar sızmayı başarmıştır. Tüketim ideolojisine
göre ulusal kimlikler ya da yerellikler günümüzde tüketim ekseninde
oluşturulan, kullanılan ve pekiştirilen birer kurgu hâlini almıştır. Özellikle
televizyon mecrasında ana ve baskın formatına kavuşan reklamlar, televizyon
anlatısının “çelişkileri giderici,” “stereotipleri kurgulayıcı ve yineleyici”
karakterinden güç alarak kendilerine kitlelerin bilinçaltında korunaklı ve
kalıcı mitik “niş”ler oluşturmuşlardır. Böylelikle, tıpkı televizyonun
semboller dizgemizin ana eksenini oluşturarak baskın değer ve kurumları ayinsel
bir atmosfer içinde kutlaması ve kutsaması gibi, reklam da, baskın kültüre
bağlı belirli davranış ve düşünce kalıplarını ve “iyi yaşam” felsefesini
muştulayan bir “kapitalist kıssa” olarak okunabilir. Reklamın imgesel dünyası
90’lı yıllarla birlikte iyice kök salan yeni küresel tüketim ideolojisinin
ikonografisini oluşturmaktadır. İçinde yol aldığı kitlenin kültürel
dinamiklerinden ve değerlerinden doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenen reklam
insanlık durumlarından ve görünüşlerinden kutsal, komik, duygusal, değerli ya
da üstün olarak kabul edilebilecek olanları damıtarak bu görünümleri saf bir
şekilde paketlenmiş halde karşılarında bulmak isteyen kitlelere
kusursuzlaştırarak geri sunar.
Küreselleşmeyle
birlikte glocal (global düşün yerel
davran) bir yaklaşımla dünyada rahat ve emin adımlarla dolaşan çokuluslu
sermaye ile kendi ekonomik ve stratejik çıkarları doğrultusunda hareket eden
süper güçlere karşı, yeni bir markalaşma, imgeleşme, yerelleşme hareketi,
Türkiye piyasalarından, ara sıra oldukça cüretkar bir çıkışla kendini
gösterebiliyor. Örneğin, reklam/medya ilişkisinin vurgulu içeriklerinden biri
olan, çağlardır Batı’nın Doğu’yu, son zamanlarda da Doğu’nun kendisini bir arzu
nesnesi olarak egzotize etmesinin sonucunda iletişim endüstrisinde de
kullanılagelen “alaturka” kavramı hem yerli markaların yabancı markalara karşı
iç pazarda girişebileceği bir milli seferberlik silahı, hem de yabancı
markaların hedef kitleyle daha rahat iletişim kurabileceği, bütünleşebileceği
bir yerelleşme aygıtı olarak işlev görebiliyor. Popüler kültürden organik
kanallarla beslenen, öykülenmiş, dramatik ve duygusal unsurların, yerelliklerin
vurgulandığı mizahi unsurlar “Türk” kültürünün yansıması olarak Türkiye’deki
baskın reklam tarzını belirliyor. Böylelikle kültürün ezici etkisinin baskın
olduğu Türkiye gibi ülkelerde ürün ve hizmetler yerelleşerek, ya da ürün ve
hizmetleri yerel bilgi, duygu ve stereotiplerle kişileştirerek özde birbirinin
kopyası olan, tüketiciye aslında çok da farklı bir şey vaat etmeyen yüzbinlerce
markanın yüzdüğü kültür denizinde farklılaşabilme, kendilerini tüketiciye daha
rahat algılatma, benimsetme ve tüketiciyle özdeşleşme gücüne sahip
olabiliyorlar. Bu noktadan hareket ederek kolektif bilinçaltımızı uyaran,
üründen çok reklamın reklamının söz konusu olduğu Cola Turka kurgusunu kuramsal
tartışmam çerçevesinde örnek olarak ele almak istiyorum. Ülker’in yeni yıldız
ürünü Cola Turka’yla “Türk” reklamı, güçlüler ve ezilmişler arasındaki
anlatılar mücadelesinin bir parçası olarak yine karşı taaruza geçmiş bulunuyor
ve bütün bunlar son dönemlerde hüküm süren kültürel ve siyasi iklimle son
derece paralel bir örüntü içinde ilerliyor ve söylemde yerini alıyor.
Bozgöz, Faruk
TÜRK DEVLET ANLAYIŞININ OLUŞUM SÜRECİNDEKİ
MEZHEPSEL POLEMİKLER
Türklerin
İslam dünyası ile temasa geçtikleri dönemde devletlerin kimliklerini, temel
olarak din unsurlardan çok kültürel ve ideolojik unsurlar oluşturuyordu. Bu
ideolojik yapılanma, o dönemlerde Araplar dışında kimsenin devletin yönetim
kademesine ve siyasi erke katılamamasına yol açıyor, din ve mezheplerle
desteklenerek kendi varlıkları dışındaki herkesi devlet idaresinden uzak
tutuyordu. Emevilerin son dönemleri ve Abbasi devrinin başındaki Şuubiye
isyanları ile zirveye çıkan, böylesi yönetim anlayışlarına karşı yapılan
başkaldırılar, sonraki dönemlerde Araplar dışındaki milletlerin de yönetimde
yer almasını sağlamıştır. Ancak bu süreçte pek çok tartışma ve polemik de
olmuştur.
14.
yüzyılda (hicri takvimle 8. yüzyılda) yaşamış olan Necmeddin İbrahim b. Ali
et-Tarsûsî’nin Tuhfetu’t-Türk fîmâ Yecibu
en Yu’mele fî’l-Mülk (Devlet Yönetiminde Yapılması Gerekenler Konusundaki
Türk Şaheseri) adlı kitabı Türklerin İslam dünyası ile temasları sonrasında
oluşturdukları devlet anlayışına ve bu oluşum sürecindeki polemiklere ışık
tutmaktadır. Başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere günümüz Türkiye’sinin
devlet anlayışını da yakından ilgilendiren konuların tartışıldığı ve daha çok
din-devlet ilişkisi bağlamında gelişmiş polemiklerin yer aldığı bu kitap bağlamında
Türklerin Hanefi mezhebini seçme sebepleri ve bu konudaki polemikler, Türk
devlet geleneğinde Hanefi mezhebinin rolü ve bu konular ışığında Türk devlet
anlayışında din-devlet ilişkisinin dünü ve bugünü konuları ele alınıp
tartışılacaktır.
Chmielowska, Danuta
POLONYA’DA TÜRK OLMAK
1965
yılında Türkler yurtdışında çalışma amacıyla Almanya ağırlıklı olmak üzere
Avrupa’nın çeşitli ülkelerine gitmeye başladılar. Bu dönemden on yıl sonra,
yani 1975 yılından itibaren ise az sayıda olmak üzere, ülkeyi görüp fikir
edinmek amacıyla Polonya’ya gitmişlerdir. Siyasi ve ekonomik alanlardaki
değişimler sonucu, yaklaşık on beş yıl önce Türkiye’ye giden Polonyalıların bu
ülke ve iş olanakları ile ilgili tanıtım ve Türklerle çeşitli alanlarda
işbirliği yapmaları sonucu iki millet arasındaki ilişkiler daha da
yakınlaşmıştır. Bu bildiride, Polonyalıların bu ülkedeki Türklerin Türk kimliği
üzerindeki görüşleriyle ilgili olarak yaptığım araştırmanın sonucuna ilişkin
bilgiler aktarılacaktır.
Çağımlar, Zekiye
BİN YEMİNLE KORUNAN KİMLİK: NUSAYRİLİK
Etnik
yapı olarak Arap, dini yönden Alevi olan ve özellikle Güney illerimizde Hatay,
Adana, Mersin’de yaşayan Nusayriler yüzlerce yıl önce dönem dönem yaşanan
göçlerle yöreye yerleşmişlerdir. Batini inanç özelliği gösteren Nusayriler,
yörede yüzlerce yıldır yaşamalarına ve yörenin kültüründen etkilenip, yöreyi
kültür olarak etkilemelerine rağmen inançlarını sır olarak tutarak yaşamayı
sürdürmüşlerdir. “Sır toplum” özelliğinde olan Nusayriler, sırlarını sadece sır
ehline vermektedirler. Bundan dolayı, Nusayri olmayanlar ile Nusayri olsalar
dahi çocuklar ve kadınlar bu bilgileri öğrenemez ve uygulayamazlar. Ancak
toplum tarafından ehil olduğuna şahitler huzurunda karar verilen gençlere,
“erkekliğe geçiş töreni” olarak da adlandırabileceğimiz, yaklaşık bir yıl
içinde üç aşamalı olarak yapılan, ritüel tören özelliğindeki toplantılarda
sırlar verilmektedir. Her aşamasında yeni bir bilgi öğrenen ve bunun sonunda
yüzlerce yemin eden genç “telmiz” son aşamada emmü’l seyyid olan kişinin evine gidip Nusayri inancının temelini
oluşturan bilgi ve duaları burada öğrenip bunların uygulamalarını yapmaktadır.
Kur’an’da yer almayan dualarla kılınan namazlar, bu namazların kılınma
şekilleri ve ayın dönemlerine göre namazlarda okunacak duaların öğrenilmesi ise
sadece yetişkin olduğuna kanaat getirilen erkeklere özeldir. Anadolu Alevileri
ile, Hazreti Ali ve Oniki İmam dışında, çok az ortak noktaları bulunan
Nusayriler, yüzlerce yıla dayalı inanç ve pratiklerini hâlâ eski şekilleriyle
korudukları gibi, genç, yaşlı ayırt etmeksizin 21. yüzyılda da aynı şekilde
ettikleri yemin ve inançlarına olan bağlılıkları ile hâlen yaşatmaktadırlar.
Bu
çalışmada Nusayri inancının temeli, inancın pratikleri üzerinde dururken, bu
kapalılığa rağmen yöreden etkilenen ve yöreyi etkileyen kültürel değerler
üzerinde de duracağız. Ayn-Mim-Sin üçlemesi ile anlatılan mana-isim-bab
olayını, Hazreti Ali ve Allah kavramının inanç içerisindeki bağını,
reenkarnasyon inancının yaygınlığının Hıdır inancı ve tenasüh olayı ile ilgili
bağlantısını, nur inancı çerçevesinde oluşan, yörede sayısı yüzleri aşan
yatırları ziyaret kavramı ve bunlarla ilgili anlatıları değerlendirerek
yüzlerce yılın binlerce yeminle korunan kimliği Nusayriliğin daha yakından
tanınmasını amaçlamaktayız.
Çayır, Kenan
İSLAMİ ROMANLAR VE İSLAMCI KİMLİĞİN DÖNÜŞÜMÜ
İslamcı kimliğin 80’ler ve 90’lardaki değişimi, İslamcı entelektüeller ile
kadın kimliği üzerinden çok araştırıldı ve tartışıldı. Ancak bu dönüşümün edebi
yönü toplumbilimsel incelemeye konu edilmedi. İslami roman yazarlarının
yazdıkları ile İslami kimliğin dönüşümü arasında bir paralellik olduğunu, son
yirmi yılda ortaya çıkan edebiyat ürünleri üzerinden yapılan bir araştırma
yoluyla tespit etmek mümkün. Son yirmi yılda kamusal alanda varlığını gitgide
kültür ürünleriyle de gösteren İslami kimliğin analizi, bu romanlarda ortaya
çıkan “kendi” ve “öteki” oluşumlarını da tespit etmemizi mümkün kılmaktadır.
Diğer taraftan, sözkonusu araştırma, 80’ler ve 90’lar arasında dönüşen ve bu
dönüşmenin sancılarını edebiyat ürünlerine yansıtan İslamcı kimliği anlamamıza
yardımcı olacaktır. Romanlar üzerinden yapılan söylem analizi, 80’li yıllarda
siyasal/ideolojik söylemin yansıdığı didaktik formların, 90’larda yerini,
gündelik çatışmaların yansıması olarak içgörüsel/iç-eleştirel bir söyleme
bıraktığını, bu söylemin bireyselleşen ve öznelleşme sancısı çeken islamcı
aktörün bir yansıması olarak okunabileceğini göstermektedir. Bu yeni söylem,
kolektif tanımlar üzerinden kimlik kurgusu yapan İslamcı kimliğin karşılaştığı
meydan okumayı edebiyat metinleri üzerinden okumamızı, böylece kimliğin kendi
içinde oluşan bir karşı söylemin izlerini sürmemizi sağlıyor.
Çelikel, Mehmet Ali
GECEYARISI EKSPRESİ’NDEN
BERNIÈRES’E TÜRK KİMLİĞİ
Bildiri,
kültürler arası önyargıların farklı bakış açılarında girdiği değişimleri
irdeleyerek, kültürün “mekânı” kavramı içerisinde Türk kimliğinin algılanış
biçimlerini tartışacaktır. (Yüzbaşı
Corelli’nin Mandolini romanı ile popüler kültüre mal olan) Louis de
Bernières’in “The Turks are so Wonderful with Children (Türkler Çocuklarla
Öylesine Harikalar ki)” adlı kısa öyküsü, Avrupa’da Geceyarısı Ekspresi filmi ile yerleşen Türk imgesine bir karşı
söylem oluşturma niteliği taşımaktadır. Bill Hayes’in Geceyarısı Ekspresi’nde çizilen acımasız, uygarlıktan nasibini
almamış Türk kimliği, Bernières’in hicivinde sevecen, insancıl ve uygar olarak
karşımıza çıkmaktadır. Sokaktaki her köpeğe tekme atarak yürüyen bir Türk
kimliği çizen Geceyarısı Ekspresi’nin
aksine, Bernières’in öyküsünde, evcil hayvan yetiştirmeyi yerleşik bir kültürel
öğe olarak hayat tarzı hâline dönüştürmüş bir toplumda büyüyen genç ve eğitimli
bir İngiliz çift bile, Türkleri hayvanlara karşı sevecen ve koruyucu olarak
görmektedir. Hayes’in anlatımında çocuk mahkumları falakaya yatıran acımasız
gardiyanlarla dolu olan Türkiye, Bernières’in metninde, bir İngiliz ailenin
özürlü çocuklarını gözleri arkada kalmadan terk edebilecekleri denli güvenli,
sevgi dolu insanlarla dolu bir ülkeye dönüşmektedir. Bernières’in betimlediği
Türkiye, Türkiye’yi ziyaret eden İngiliz çiftinde, aile arabası olarak
kullanılan traktörleriyle, az gelişmiş bir ülkeden gelenlerin gelişmiş ülkeye
duydukları hayranlığa benzer bir hayranlık duygusu oluşturmaktadır. Bu hicivci
yaklaşımıyla Bernières Türk kimliğini yeni, alışılmamış bir açıdan
betimleyerek, Batılı önyargılarını tersine çevirmektedir.
Demez, Gönül
ERGEN KİMLİĞİNDE DÜŞLER VE KÂBUSLAR
Kimlik,
kültürel bir olgu olarak insanın özlemleri ve düşleri eşliğinde yönünü
çizerken, istediğimiz, sahiplendiğimiz kimlik öğelerinin yanında kurtulmak
istediğimiz ve birer kâbusa dönüşen kimlikler de söz konusudur. Deniz
Kandiyoti, gençlerin kendi aralarında bir takım anlamlar yükledikleri giyiniş
tarzı ve sözel iletişim gibi anlatılar yoluyla kimliklerinin görünümünü
bedenleri üzerinden yansıttıklarını söyler. Baudrillard’ın tüketim toplumu
içinde tanımladığı günümüz insanının kimliğini oluştururken kullandığı
simgelerden ve Foucault’un bireyin kimliğini belirlerken kendini bilmesi,
“ben”ine özen göstermesinden hareketle bu çalışmada, medyanın ergenlik
döneminde kimlik oluşumuna etkisi irdelenmekte, medyatik kimliklerin gençler
üzerinde “rol modeli” olma durumu ele alınmaktadır. Günümüz Türkiye’sinde ergen
kimliğinin düşlerinin ve kâbuslarının referansı olan medyatik kimlikler,
gelecek kurgularının yoğun olduğu üniversite hazırlık kurslarına devam eden
öğrenciler üzerinde yapılan gözlemler ve çalışmalar eşliğinde kimlik
oluşumlarına etkisi olan popüler kodlar ve imgeler çözümlenecektir. Bu anlamda
medyada sunulan modellerle gençlerin kimlik oluşumu arasındaki ilişki
sorgulanacaktır.
Demirözü, Damla
VATAN, MİLLET VE KADIN
Pek çok
Türk için, Yunanlıların “Osmanlı”ya karşı neden tepkili olduğunu anlamak kolay
değildir. Bazılarımız Yunanlılar/Rumlar söz konusu olduğunda Osmanlı geçmişini
“Türkler ile Yunanlılar’ın kardeş kardeş yaşadığı,” ya da en kötü şekli ile,
“Osmanlı’nın Rumlara/Yunanlılara hoşgörü gösterdiği” bir dönem olarak niteler.
Ve Yunan anlatısında (tarihinde veya edebiyatında) rastladıkları Osmanlı/Türk/Müslüman
imajından duyduğu hoşnutsuzluğu dile getirirler.
Yunan
anlatısında var olan Türk’e yönelik bu “ötekileştirme”de, kuşkusuz milliyetçi
dönem sonrası oluşan, Yunanistan’daki Osmanlı/Türk egemenliğini açıklama
çabasının önemi büyüktür. Yani sorun milli meşruiyeti ispatlamaktır. Bu sorun
önce Yunanlı tarihçiler tarafından 1850’lerde oluşturulan tarih teziyle
açıklığa kavuşturulmuş, sonra Yunan edebiyatı ile halka taşınmıştır. İlginç
olan ise 1821 Yunan Devrimi, “Osmanlı/Türk egemenliği” konularının yalnız ilk
dönem Yunan edebiyatında (1834-1880) değil, çağdaş Yunan edebiyatında da
işlenegelmesidir.
Bu
bildiride edebiyata da yansıyan meşruiyet sorunun roman karakterlerini milli
kimliklerine göre nasıl şekillendirdiği, “ötekileştirdiği” incelenecek. Erkeklikle
iktidarın nasıl bir görüldüğü, Türk (hanumissa)
ve Yunan kadınına yüklenen rolleri, ötekinin kadınının nasıl iki kez
ötekileştirildiği anlatılacaktır. Bildiri, Yunan edebiyatında bu konudaki en
karakteristik örneği oluşturan N. Kazantzakis’in Kapetan Mihalis (1953) adlı romanına yoğunlaşacaktır. Ne de olsa bu
roman Yunan edebiyatında bir kadının hem de “öteki’nin kadınının,” hanumissa’nın, ana karakter olduğu ve
belirleyici rol oynadığı tek romandır. Bu romandan hareketle, Yunan
edebiyatındaki “öteki’nin kadınına”/hanumissa’ya
dair diğer bulgulara da değinilecek, Türk ve Yunan kadınlarından hareketle,
Yunanlı yazarların meşruiyet konusuna nasıl yaklaştıkları anlatılacaktır.
Dener, Aytanga
MEKÂN KİMLİĞİ: DEĞİŞEN GALATA SEMTİ
Mekân kimliği,
topoğrafya, iklim, bitki örtüsü gibi var olan yerel özellikler çerçevesinde
oluşan insan ilişkileri ve kurulan bina ve şehir düzeni ile belirginleşir.
Kültürel kimlik mekân
kullanımında etkili olmakta, esasları ortaya çıkmaktadır. Bakış açıları ve
değerler mekânsal özellikleri ayrıştırmaktadır. Ancak mekânsal yorumlar değişen
koşullar, insan akışkanlığı ve değişen ilişkiler sonucunda farklılaşmaktadır.
Kullanıcı kesiminin değişimi mekân kimliğinin farklılaşmasında önemli bir
etkendir. Mekân, doğrudan yapılan fiziksel müdahaleler ile bir dönüşüm içine girerken kullanım amaç ve
usulünün değişmesiyle de farklı bir çehre edinmektedir.
13.
yüzyılda Galata, Cenevizlilerin yaşadığı uluslararası bir ticaret merkezi
konumundaydı. 15. yüzyılda burada, şehir duvarları arasında çok kalabalık bir
nüfus yaşıyordu. Osmanlılar şehri ele geçirdiğinde Galata’da sıkışık bir sokak
örüntüsü, çoğunluğu kargir, yüksek binalar vardı. Semt, İstanbul yarımadasında
yaşayan Müslüman şehrin karşısında, gayri-Müslim yerleşmesi
olarak varlığını 16. yüzyıldan itibaren Avrupalı grupların da katılımıyla hep
sürdürdü. 19. yüzyıl sonlarında bölgede boş yer kalmamış, çevre modern yaşamın
sembolü olarak görülen neoklasik, yüksek binalarla dolmuştu. Avrupai bir
görünüm hakimdi. Cumhuriyet döneminde uzun süre gerek binalara gerekse şehirsel
mekânlara bakım yapılmaması ve kimi yaşayanların semti terk etmesi sonucunda
bölge tekinsiz hâle geldi. 1970’ler ve 1980’lerde binalara Doğu’dan göç eden,
düşük-gelirli kişilerin yerleşmesi ve 1990’larda bazı yabancıların ve bir grup
aydın ve sanatçının yaşam ve iş alanı olarak Galata’yı tercih etmesi mekân
kimliğine çeşitli renkler kazandırdı.
Bildiride,
dönüşmekte olan kültür ve mekân kimliği ilişkisi ele alınacaktır. Galata’da şehirsel mekân’ların bugün içinde bulunduğu
durum, tarihsel süreç gözetilerek yeni yaşama
biçimleri ve kullanım değerleri
incelenecektir. Mekân kullanımının yorumunda harita, minyatür ve fotoğraf gibi
belgelerden yararlanılacaktır.
Dicarlo-Devine, Lisa
GETTING TO KENNEDY KENT: REGIONAL IDENTITY IN
TURKISH MIGRANT COMMUNITIES
Why does
an orphaned Greek refugee feel a bond of kinship with Turks from the village
that his family was forced to leave? Why do Black Sea Turks go to the U.S. as
illegal immigrants when the proximity of Europe makes it a less costly risk?
Unlikely affiliations such as these have formed as social, political and
cultural boundaries are renegotiated around an emerging global community. While
most scholars examine imagined communities in terms of the modern nation-state,
I contend that such an analysis misses the local aspects of identity that
create bonds of alliance among Turkish migrants. I argue that regional
border-crossing is a more meaningful level of analysis for Turkey, and I
demonstrate the importance of regional identity for Turks as they move
internally and beyond national boundaries. From research that incorporates
rural, urban and international sites, I show how a shared understanding of
regional affiliation between Turkish villagers and Greek refugees created the
opportunity for Turkish migration from the Black Sea to the U.S. Moreover, I
analyze this regional identity as it has evolved over time to accommodate
political change (empire vs. nation), demographic change (pre- and
post-population transfer), and the urbanization of a mountain community that
involves a move toward political Islam.
This
study offers insights into the nature of migrant lives by examining a community
in motion, incorporating fieldwork from the Black Sea mountain village, its
shantytown community in Istanbul, and the new satellite community of illegal
immigrants in the U.S. Rather than examining a community in isolation, I show
how migrants create a transnational, transregional community based on a fluid
notion of regional identity that individuals redefine over time to maximize
migration opportunities.
KENNEDY
KENT’E VARMAK: BÖLGESEL KİMLİK VE TÜRK GÖÇMEN TOPLULUKLARI
Yetim
kalmış bir Yunanlı göçmen, ailesinin terk etmek zorunda kaldığı köyden olan
Türklere neden yakınlık duyar? Karadenizli Türkler, Avrupa daha yakın, dolayısıyla da oraya gitmek daha az masraflı
bir riskken, kaçak göçmen olarak neden A.B.D.’ye giderler? Oluşmakta olan
küresel cemaat etrafında toplumsal, siyasal ve kültürel sınırlar tekrardan
müzakere edilirken, bu tür, olasılığı düşük sanılan, yakınlaşmalar da
kurulmaktadır. Bilim insanlarının büyük çoğunluğu, “tasarlanmış topluluklar”ı
modern ulus-devlet kapsamında inceliyorlar; ancak, bence bu tür bir çözümleme,
Türk göçmenler arasında kurulan ittifak bağlarının yerel kimlik veçhelerini
gözden kaçırıyor. Bölgesel sınır-geçişi kavramının Türkiye için daha anlamlı
bir çözümleme düzeyi olduğunu savunuyorum. Bildiride, hem ülke içindeki, hem de
ulusal sınırların ötesine hareketlerde, bölgesel kimliğin Türkler için önemini
ortaya koyacağım. Kırsal, kentsel ve uluslararası sahalarda yapılan araştırmalara
dayanarak, Türk köylüleri ile Yunan mültecilerince paylaşılan, ortak bir
bölgesel aidiyet anlayışının, nasıl Türklere Karadeniz’den A.B.D.’ye göç etme
fırsatını yarattığını göstereceğim. Ayrıca, bu bölgesel kimliğin zaman içinde
evrim geçirerek siyasal değişimi (imparatorluk karşısında ulus), demografik
değişimi (mübadele öncesi ve sonrası) ve bir dağ topluluğunun siyasal İslam’a
kaymaya yol açacak şekilde kentleşmesini nasıl içine alabildiğini
çözümleyeceğim.
Bu
çalışmanın amacı, Karadeniz’de bir dağ köyünde, aynı cemaatin İstanbul’daki bir
gecekondu bölgesindeki yerleşiminde, ve A.B.D.’deki kaçak göçmenlerden oluşan
yeni uydu cemaatte yapılan saha araştırmalarını da kapsayan, hareket hâlindeki
bir cemaati inceleyerek, göçmen hayatının doğasına ışık tutmaktır. Yalıtılmış
bir cemaati incelemektense, göçmenlerin nasıl—bireylerin, göç fırsatlarını
arttırmak için zaman içinde yeniden tanımladıkları, temelinde akışkan bir
kimlik nosyonu olan—ulusaşırı ve bölge-aşırı bir cemaat yarattıklarını göstereceğim.
Dicle, Esra
DOĞU'DA “ÖTEKİ” OLMAK: TÜRKİYE'DE BİR YAHUDİ,
ELİ ŞAUL
Eli Şaul,
1916 yılında Hasköy’de dünyaya gelen, yıllarca yaşadığı İstanbul’dan 1950
yılında ailesiyle birlikte İsrail’e göç etmek zorunda kalan bir Yahudi azınlık
üyesidir. İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nde geçen öğrencilik
dönemi, Doğubeyazıt’ta teğmen olarak yerine getirdiği askerlik görevi, 40’ların
sonunda ortaya çıkmaya başlayan Türk-Yahudi basınında yazdığı yazılarıyla geçen
gazetecilik yılları ve İsrail’e göçünü anlattığı Balat’tan Batyam’a adlı günlüğünde, Eli Şaul 30’lu ve 40’lı
yıllarda, Türkiye Cumhuriyeti’nde tek parti döneminde azınlıkların konumlarına
ışık tutuyor.
Batı’nın
“ötekileştirdiği” Doğu kültürüne dahil görülen Türkiye Cumhuriyeti’ndeki azınlık
statüsüyle, “ötekinin ötekisi” konumunda sayabileceğimiz Yahudilerin içinden,
Türkiye’nin toplumsal dokusuna ve yüzyıllardır süregelen azınlıklar meselesine bir bakış ve kapsamlı eleştiriler bulunan bu
incelemede, azınlıkların yaşadıkları kimlik ve aidiyet sorunları ile
kendilerini toplum içinde tanımlamaları ve konumlandırmalarıyla ilgili olarak
da önemli verilere varılabilecektir.
Diken, Bülent
Pembecioğlu-Öcel,
Nilüfer
BENİM KİMLİĞİM, SENİN KÜLTÜRÜN, ONUN
YANSIMASI VE BİZİM İZİMİZ
Türk kimliği ve oryantalizm çalışmaları günümüzde oldukça önem kazanmış
görünmektedir. Kimlik ve kültür konusu yerleşik yargıları sorgulayarak,
eleştirel, çok-disiplinli ve çok-yönlü yeni bakış açıları ile ilginç çözümleme
örneklerini de beraberinde getirmektedir. Bu çalışma, Batılı’nın gözündeki Türk
kimliği ve oryantalizm konusunda iki farklı noktayı biraraya getirmeyi ve
irdelemeyi amaçlamaktadır. Dar anlamı ile Batılı’nın gözündeki Türk ile Türk’ün
gözündeki Batılı’nın karşılaştırılmasını amaçlarken, temelde yaratılan “düşsel
kimlik mekânları”nı incelemektedir. Örnek olarak Ferzan Özpetek’in Hamam adlı filmi ile 2003 yılında
yayımlanmaya başlayan Cola Turka reklamları çerçevesinde bu iki görsel
anlatının yansımalarını temel almakta, yansıtılan kimliklerin küreselleşen
kültür kodları ile çözümlenmesini amaçlamaktadır. Karşılaştırmanın sonuçları
ilginç veriler ortaya koyabilecek denli zengindir. Bir uçta, mekân ve aidiyetin
ön plana taşındığı, bir diğer uçta ise yersiz yurtsuzlaşmanın, mekânsızlaşmanın
kurgulandığı bir dünya çizilmektedir. Kahramanlar, bir yandan kimliğin ve
kültürün olanca ağırlığı ile milliyetçiliğin ön plana taşındığı, diğer yandan
ise son hızla tüketici kimliklerinin dağıtıldığı, tektipleşmenin ve
ötekileşmenin gerçekleştiği bir başka dünyada yer alır. Kimliğin nasıl “popüler
kimlik”e dönüştüğü neredeyse adım adım izlenebilirken, edinilmiş kimliklerin
nasıl kırıldığını, parçalandığını, nasıl yeni ve daha farklı bir kimlik ile
bunun beraberinde getirdiği melez kültür ve dilin yerleşmeye ve kabullenilmeye
başlandığını gözlemleriz. Yaratılan düşsel dünyaların, kimliklerin ve
kültürlerin ise ne denli gerçek, ne denli birikebilir ve geleceğe bırakılabilir
olduğu tartışılmalıdır.
Dinçer, Fahriye
1915-1930 DÖNEMİNDE YAYIMLANAN ALEVİ
RİTÜELLERİNE İLİŞKİN METİNLERDE ALEVİ KİMLİĞİNİN TEMSİLİ VE BAHA SAİD BEY’İN
ÇALIŞMALARI
Heterodoks
bir inanç grubu olan Aleviler, iç içe geçen etnik (Türk, Kürt, Arap), dinsel
(Yanyatır, Dersim gibi ocaklar) ve diğer toplumsal bağlar (Tahtacılar, Çepniler
gibi boy ve aşiretler) temelinde çeşitlilik göstermekte ve bu çeşitlilik
belirli ölçüde ritüellerine de yansımaktadır. Bu bildiride, Türkiye’de yaşayan
Aleviler’in ritüellerini konu alan metinlerde Alevi kimliğinin temsil ediliş
biçimleri analiz edilecek, Alevi kimliğinin çeşitliliği ile mevcut metinlerde
ortaya çıkan özcü yaklaşımların ve farklı dönemlere ait meşru Alevi
kimliklerinin arasındaki gerilimler üzerinde durulacaktır.
Alevi
topluluklarının inanç ve kültür dokusu üzerinde duran ilk çalışmalar
Cumhuriyet’in kuruluşundan kısa bir süre önce, İttihat ve Terakki partisinin
iktidarı sırasında (1908-1918), parti eliyle örgütlenmiştir. “Ulusal kimlik”
sorununun acilen çözüm beklediği bu dönemde başlatılan araştırmaların önemli
bir hedefi, üzerinde ulusal kimliğin inşa edileceği altyapının
oluşturulmasıdır. Böylece, Osmanlı Devleti’nin sınırları dahilinde yaşayan,
ancak çok az tanınan çeşitli topluluklar hakkında özellikle alan araştırmaları
temelinde bilgi biriktirilmeye başlanılır. Bu araştırma sürecinde Bektaşilik ve
Alevilik konularında öne çıkanlar arasından Baha Said Bey’in yazdığı metinler,
Osmanlı-Türkiye kültürel tarihinde modernleşme, milliyetçilik, kültür ve kimlik
(özellikle ulusal, etnik ve dinsel kültürler/kimlikler) konularındaki kritik
tartışmaları yansıtması bakımından önemlidir. Baha Said Bey’in Cumhuriyet’in
kurulmasından önce ve sonra yayımladığı metinlerin gerek odaklandığı Alevi
grupları, gerekse bu grupların okuyucuya aktarılan özellikleri bakımından net
bir ayrışma göstermesinin üzerinde önemle durulmalıdır. Bu araştırmalar, Alevi
kimliği çerçevesinde Cumhuriyet öncesinde ve sonrasında kimlik meselesinin
resmi düzeyde ele alınışına dair önemli
ipuçları sunmaktadır. Ayrıca, özellikle 1925 ve sonrasında yayımlanan metinler,
süreç içinde Türkiye’de inşa edilen “meşru” Alevi kimliğinin temelleri hakkında
fikir vermektedir.
KİMLİK OLUŞMASINDA ETKEN OLARAK,
MEDYA – POPÜLER KÜLTÜR BAĞLAMINDA “ÖZGÜR KIZ - NİL KARAİBRAHİMGİL” MODELİ
Bu bildiride, kimlik oluşmasında etken olarak, medya/popüler
kültür bağlamında, “Özgür Kız-Nil Karaibrahimgil” modeli, kimlik teorileri,
popüler kültür teorileri ve kitle iletişim araçları (medya) bağlamında
incelenecektir.
Stryker, “kimlik; bir bütün ve benliğin ana unsuru olarak, pek çok
alt kimliğin toplamıdır, bunlar birbirini etkilerler ve dolaylı ya da doğrudan
yaşanırlar,” diyor. Özgür Kız karşımıza ilk kez Turkcell firmasının Hazır Kart
reklamıyla çıktı. Cep telefonu ve Hazır Kartı’yla ülkenin her köşesinde, her
tür iklim koşulunda, her tür coğrafyada, tüm olumsuz koşullara rağmen “tek
başına ve özgür”dü. Her yeni reklamda yeni bir serüven yaşıyordu. Özgürlük
erkeksi bir söylemken,
“ben özgürüm” diyen bu genç kadın için özgürlük ikilcil bir unsur olmaktan çıkıp “ben” kullanarak özgürlüğün öznesi hâline
gelmiştir. Özgür kız, kendi ürettiği bir özgürlükten söz etmektedir. Sözen,
“Kimlik, kişiliğin aksine birden fazla olarak bir insanda bulunur ve din,
millet, aile, sosyal sınıf, meslek, eğitim gibi insanın sosyal
belirticilerinden oluşur ve her bir kimliğe göre farklı davranışlar
sergilenir,” diyor. Özgür Kız da aynı anda birden çok kimlikle karşımıza çıktı,
ama ardında özgür kız olma hâli hep vurgulanarak: Boğaziçi mezunu, iyi
eğitimli, sanatçı ve modern bir aileye sahip, beste yapabilen, kaset çıkarabilen,
söz yazabilen, reklam metninden şarkılara, köşe yazısından, video kliplere,
konserlerden televizyon programlarına, her yerde farklı kimliklerle ve hep
karşımızda: Özgür Kız-Nil Karaibrahimgil.
Onu reklamlar yarattı, o bir popüler kültür ürünü olarak tam
karşımızda ve onu devamlı karşımıza getiren kitle iletişim araçlarının
bombardımanı ile tüketim alışkanlıklarımızı etkilemek ve bu simülasyondan
etkilenmemizi sağlamak için tüm varlığı ile orada üretildi, ve yeni bir üretime
kadar ya da tüketileceği güne kadar orada olmaya devam edecek. Popüler kültür
kavramıyla bize her tür eğlence, müzik, gösteri, kitap ve filmlerden oluşan
etkinlikler anlatılmak istenmekte ve kitle iletişim araçlarının güçlü desteği
ile, Irving Howe’un dediği gibi, popüler kültür ürünleri zamanımızı doldurarak
bizleri günlük yaşamın monotonluğundan, çekilmezliğinden kurtarıyor ve ertesi
günü yeniden yaşanabilir hâle getiriyor. Böylece anlamsız yaşam için çeşitli
armağanlar getirerek kurulu düzeni rahatsız etmeyen hatta daha da gelişmesini
sağlayan narkotik etkili kaçış yolu sağlıyor. Nil ya da Özgür Kız da
şarkılarında sabah üretilen ve akşam tüketilen çok şey söylüyor. Gerçekte ise
yeni dünya düzenine paralel gitmekten başka hiçbirşey söylemiyor. Onun
kimliklerini modelleyen genç kızlar ve kadınlar da onunla söylüyor, onunla
giyiniyor ve hareket ediyor. Özgür Kız’la beraber özgürlükten bahseden şarkılar
söylüyorlar. Popüler kültürün oluşturduğu özgür kimlik simülasyonu yeni bir
nesil ortaya çıkardı, “kanatlanıp uçacak, hem çocuk hem de kariyer yapacak!”
Direnç, Dilek
KADINA DESTAN YAZMAK, KADINI TARİHE YAZMAK:
AYLA KUTLU VE KADIN DESTANI
Çağdaş Türk yazarları arasında önemli bir yeri olan Ayla Kutlu, Ocak
1994’te yayınlanan Kadın Destanı adlı
eserini yaratma sürecinin, destan ve kadın arasındaki ilişkiyi sorgulamakla
başladığını söyler. Köklerini sözlü gelenekten alan ve kahramanlık şiiri olarak
da anılan destan, ataerkil toplumlarda üretilen erkek kimliklerini ve
değerlerini merkeze koyan ve bunları yeniden üreten bir yazınsal tür olarak,
farklı kültürler ve dönemlerde tartışmasız hep erkek cinsiyetli olmuştur.
Destan ve kadın uzlaşmazlığını sorgularken, beş bin yıllık bir Sümer metni olan
ve Homeros’un Odysseia’sı gibi adını
erkek kahramanından alan Gılgamış Destanı’na
döner Kutlu. Yazarın uzun soluklu projesi, kendi deyişiyle, “erkek hakim” Gılgamış Destanı’nı, metinde “çok küçük,
neredeyse milimetrik ölçüde bir fonksiyon yüklenmiş” ve farklı çevirilerde
fahişe, orospu, ya da yosma olarak anılan kadının bakış açısından, onun sesiyle,
onun deneyimleri üzerine odaklanarak anlatmak ve bir kadın kahraman kimliği ve
kadını merkeze koyan bir destan oluşturmaktır. Böylece yazar, kenarda
bırakılanı merkeze alarak, susturulmuş olana dil vererek, görünmez olanı öne
çekerek, yazması yasak olana kalem tutturarak, erkek kahramanlık hikayeleri
anlatan destanların yanına, kadını destanlaştıran bir hikaye, bir başka
deyişle, erkek-merkezli resmi tarihin yanına, resmi tarihi sorgulayan
kadın-merkezli bir alternatif tarih koyar.
Eşitsizlik ve hiyerarşi üzerine kurulu ataerkil düzenin kültürel
hegemonyası, merkeze konumlanmış erkeklik değerleri ve kimlikleri, kadınlık ve
erkeklik kimliklerinin üretilmesinde işlevsel olan toplumsal pratikler,
toplumun kadına, doğaya ve alt sınıflara baskı ve şiddet uygulama biçimleriyle
kadınlık ve erkeklik kimliklerinin üretilmesi arasındaki ilişkiler, Kutlu’nun Kadın Destanı’nda sorguladığı
konulardır. Bu bildirinin amacı, Kadın
Destanı’nda, ataerkil toplumun yerleşik kadınlık/erkeklik değer ve
kalıplarını yıkma ve alternatif kimlikler inşa etme stratejilerini
incelemektir.
Doğan, Sena
AZERBAYCAN'DA TARTIŞMALAR: KÖYLER VE PETROL
ZENGİNLERİ
Eski
Sovyet cumhuriyetlerinde olduğu gibi Azerbaycan’da da, 1980’li yılların
başından beri geçmişteki tartışmalar, tekrar gündeme gelerek ve jeopolitik
sınırların, kültürel farklılıkların ve değişik tarihsel deneyimlerin ötesine
geçerek, yeniden canlanıyor. Bu tartışmaların merkezinde Türk dili konuşan
Müslüman toplumların kimlik oluşumu, geçmişi ve geleceği, kapitalist dünyaya entegrasyonu,
lâiklik ve İslam yer almakta. Bu alandaki en önemli noktaları ise dil reformu,
edebiyat ve tarih oluşturuyor.
Edebi
alanda köy ve petrol zenginleri teması yeniden kapitalistleşme tartışmasının
başlangıcını oluşturuyor. Kimliğin oluşumu ve gelişimi sürecinde özgünlük
simgesi olarak köy özel bir yere sahiptir. Geleneksel tarım üretiminin ortadan
kalkmasıyla köyler “deforme” olmuş ve insan giderek toprağa yabancılaşmıştır.
Modernleşmenin eleştirisi ulusal gelenek ve değerlerin yeniden ön plana çıkmasıyla
at başı gidiyor. Köyden kente göç ise gelenek ve göreneklerin giderek yok
olması ve toprağa sevgi gibi değerlerin unutulması olarak görülüyor. Mülkiyetin
toplumsallaş(tırıl)ması ve (yeniden) özelleştirilmesi konusundaki şüpheler,
köylerin ekonomik yapısı ele alınarak tartışmaya sunulmuştur. Azerbaycanlı
Yazarlar Birliği başkanı 1986'da bu konu ile ilgili bir teklifle Yüksek
Sovyet’e başvurmuştur.
Bu, aynı
zamanda Azerbaycanlı petrol zenginlerine yeni bir bakış ve değerlendirmenin de
başlangıcıdır. Henüz 1987 yılında H. Z. Tağiyev’in kamu yararına yaptığı, su
kanallarının döşetilmesi ve yoksullara eğitim imkânı sağlanması gibi
girişimlerin, Sovyet tarihçilerinin haksız değerlendirmelerine maruz kaldığı
ifade edilmiştir. Onun‚ “Azerbaycanlı iyi bir zengin” olarak gösterilmeye
başlanması sınıf ve ulus gibi kavramların daha farklı ele alınmaya
başlandığının bir göstergesidir.
Dora, Serkan
“VESİKALIK”TAN POLİTİKAYA YÜZ VE KÜLTÜR
Yüzlerimizin,
kimliğimizin bir parçası olduğu düşünüldüğünde, gündelik hayatımızın her
alanında kullanılan fotoğraflar, bizim veya bir başkasının kimliğini ne kadar
yansıtıyor? David O. Hill, J. M. Cameron ve Nadar’la başlayan portre
fotoğrafçılığından, stüdyo fotoğrafçısı Disdéri’nin bulduğu carte-de-visite boyutundaki fotoğraflara
ve vesikalık fotoğraflara kadar hangi yüzümüz doğru olarak gösteriliyor?
Günümüzde dijital teknoloji ile—öncesinde karanlık oda teknikleriyle—uzmanlık
gerektirmeyen fotoğraf müdahaleleri mümkündür. Bu bildiride, fotoğraf
müdahaleleri sonucunda medyada yer bulan politik kimliklerin değiştirilen
yüzleri tartışılacak; politik kimliklerin çok-yüzlülüğü göz önüne alındığında,
dijital yeniden üretim süreciyle, politikacıların nasıl kamusal figür hâline
geldikleri gösterilmeye çalışılacaktır.
Elmacı, Emin
İTTİHAT-TERAKKİ VE ULUSAL KİMLİK İNŞASINDA
BOYKOTUN VE KAPİTÜLASYONLARIN KALDIRILMASININ KULLANILMASI
1908
yılında Avusturya daha önceden işgal etmiş olduğu Bosna-Hersek’i ilhak etmeye
karar vermişti. Bunun üzerine İttihat Terakki Cemiyeti kendi adamlarını da
kullanarak halkın bu olaya tepkisini yönlendirmiştir. Daha sonra 1914 yılında
kapitülasyonların kaldırılması sırasında da aynı yöntem kullanılarak ulusal bir
kimlik oluşturma çabalarına girilmişti.
1908’de
Avusturya ve onun yanında gözüken Almanya’ya karşı boykot uygulamasına kadar
gidilmişti. Boykot kullanılarak ulusal kimlik inşasında önemli bir adım
atılmıştı. Halk Avusturya malı olan feslerden şekere kadar tüm mallara boykot
uygulamış, kalabalık gösteriler yapmış ve birlik sağlanmasına çalışmıştır. Bu
amaçla, boykotaj cemiyetleri kurulmuş ve Avusturya ekonomik anlamda sıkıntıya
sokulmuştur. Başlangıçta zora girmeyeceğini düşünen Avusturya hükümeti bile
sonunda Osmanlı hükümeti ile görüşmeler yapmaya razı olmuş ve verilen ödünler
ile sorun halledilmişti. İttihat Terakki Cemiyeti büyük şehirlerde ve
taşralarda kendi adamlarını kullanarak boykotun hızını ve yönünü belirleme
şansını elde etmişti. Kısacası Cemiyet, boykotu hem ekonomik güç olarak
siyasete yansıtmış hem de ulusal kimlik inşasında kullanmıştır.
Cemiyet
aynı şekilde 1914 yılında kapitülasyonları kaldırma kararı sonrasında da bu
olayı ulusal kimlik oluşturmada kullanmıştır. Aynı şekilde yabancıların
etkisinin azaltılması da düşünülmüş ve bu amaçla halkın katılımı sağlanarak
büyük mitingler yapılmış, milli iktisat politikası ile ulusal kimliğin bir
aşaması ortaya çıkarılmıştır. Bildiride boykot ve kapitülasyonların
kaldırılmasının ulusal kimlik inşasında nasıl kullanıldığı ortaya konacaktır.
Engindeniz, İdil
Alternatİf bİr
İletİşİm aracı olarak İnternet’İn Çerkes kİmlİğİnİn İfadesİnde kullanımı
Giderek
daha fazla sayıda kullanıcıya ulaşan İnternet, günümüzde pek çok tartışmanın
temel konusunu oluşturuyor. İnternet, bu bildiride, alt kültürlerin/alt
kimliklerin kendini ifadesinde yararlı bir alternatif iletişim aracı olup
olamayacağı bağlamında ve Çerkesler örneği üstünden incelenecektir.
Çerkesler,
nüfus olarak en yoğun biçimde, anavatanlarından sonra, Türkiye’de yaşamaktalar.
Bununla birlikte, Türkiye’deki azınlıklardan bahsedildiğinde ya da anadilde yayın, anadilde eğitim
gibi azınlık hakları söz konusu olduğunda ilk akla gelenler arasında oldukları
iddia edilemez. Kimliklerinin korunması günümüz Türkiyesi’nde Çerkesler’in
öncelikli konularındandır ve bu amaçla çeşitli dernek ve vakıflar etrafında
örgütlenmektedirler. Çalışmamızda, kurumsal olmaları açısından vakıf ve
derneklerin internet sayfalarını inceleyerek İnternet’in Çerkes toplumu içinde
kimlik bilincinin oluşumunda ya da kimliğin korunmasında nasıl bir rol
oynadığını ortaya koymaya çalışacağız. Bu çalışma bünyesinde, ana akım medyada
kendilerine pek yer verilmeyen Çerkesler’in alternatif bir iletişim aracı olan
İnternet’i kendilerini ifadede nasıl kullandıklarını, Birleşik Kafkasya
Derneği, Kafkas Derneği, Demokratik Çerkes Platformu, İstanbul Kafkas Abhazya
Kültür Derneği, Kafkas Vakfı, Dünya Abaza Birliği, Uzunyayla Kafkas Kültür ve
Dayanışma Derneği ve Uzuntarla Kafkas Kültür ve Dayanışma Derneği'nin internet
siteleri ve sayfaları özelinde inceleyeceğiz.
Eraslan Yayınoğlu, Pınar
YEREL YÖNETİMLERDE
HALKLA İLİŞKİLER UYGULAMALARINA BİR ÖRNEK:
KENTİN GÖRSEL KİMLİĞİNİN TASARLANMASI VE GÜZEL BEYOĞLU PROJESİ
Beyoğlu, mimarlık tarihindeki yeri, kültürel bir mozaik olması, ve eğlence
ve turizmin cazibe merkezlerinden biri olmasının getirdiği özel niteliğinin
yanı sıra, bir süredir yaşanan değişiklikler nedeniyle de “kent kimliği” başlığı altında kültürbilim, mimarlık, halkla
ilişkiler ve görsel kimlik tasarımı boyutlarıyla tartışmaya uygun bir örnek
oluşturmuştur. İlçe belediyesi, Beyoğlu ya da Pera olarak bilinen bölgede yani
İstiklal Caddesi’nde 2001 yılında yürütmüş olduğu projeyi “Güzel Beyoğlu
Projesi” olarak adlandırmıştır. Proje birkaç etap olarak düşünülmüş ve ilk
etapta İstiklal Caddesi üzerindeki binaların mimari kimliklerini
gösterebilmelerini sağlayacak düzenlemeler ile işe başlanmıştır.
Proje ilk bakışta ağırlıklı olarak mimari bir boyut taşır gibi
görünmektedir ve belediyece de böyle yönetilmiştir. Ancak bu projenin
yürütülmesi sırasında, belediyenin konuyla ilgili tüm kararları ve
uygulamalarında aslında yoğun biçimde bir iletişim boyutu, başka bir deyişle
bir halkla ilişkiler yönetimi boyutu, iki açıdan mevcuttur: İlki, “kentin
görsel kimliğinin” tasarlanması konusunun bizzat bir halkla ilişkiler projesi
olarak kabul edilmesi gereğidir; ikincisi ise, “Güzel Beyoğlu Projesi”nin
duyurulması ve projeye dair her türlü iletişimde halkla ilişkilerin rolüdür.
Sadece bir mimari proje gibi görünen bu proje, günümüzde örneğin Londra’daki
çeşitli ilçe yönetimlerinde—Westminster, Kensington ve Chelsea, Camden
vb.—örneği görülebilecek çok-boyutlu bir projedir ve “yerel yönetimlerde halkla
ilişkiler uygulamalarından biri olarak kent kimliğinin tasarlanması” konusu
olarak da ele alınabilir.
Bildiride, kentin görsel kimliğinin tasarımı ile halkla ilişkiler
disiplinindeki “kurumsal kimlik yönetimi” arasındaki ilişkinin kuramsal bağı
açıklanacak ve “kentin görsel kimliğinin tasarımı” konusunun yerel yönetimlerin
halkla ilişkiler projelerinden biri olarak ele alınması gerektiği vurgulanacaktır.
Eraydın-Virtanen, Özlem
Avrupa Birliği ile Bütünleşme ve Türk
Ulusal Kimliği
Avrupa Birliği (AB)’ne tam üyelik süreci yasal ve kurumsal düzeyde önemli
değişiklikler ve yeniden yapılanma gerektirmiştir. Ulusüstü niteliği olan AB
ile bütünleşmenin ulusal kimlik kavramını etkilemesi kaçınılmazdır.
AB süreci içerisinde Türk ulusal kimliğinin dönüşümü iki düzeyde ele
alınabilir:
Ulus-devlet içerisindeki yapısal
değişiklikler’in ulusal kimliğe izdüşümleri: Bu çerçevede tam üyelik
koşullarını yerine getirmek için yapılan değişikliklerin, dil, din ve cinsiyet
öğelerinin ulusal kimlik içerisindeki yerlerine etkisi ele alınabilir. Yine
aynı düzlemde, bu değişikliklerin ulusal kimliği ne ölçüde ve ne yönde
etkileyeceği sorgulanabilir.
Ulusun kendine benzerlikler gibi başkalıklar taşıyan üyelerden oluşan bir kolektif bütün’e eklemlenmesinin ulusal
kimliğe etkileri: Ulusun yetki, hak, görev ve egemenlik kavramını değiştiren
bütünleşmeye gitmesi sonucu kendini ve diğerini yeniden tanımlama gereği ortaya çıkacaktır. Bu tanımlamada
özellikle dinin ve tarihin rolü irdelenmeye değerdir.
Bildiride ayrıca AB sürecinin ulusal kimliği şekillendiren farklı unsurları
daha görünür kıldığı açıklanacaktır. Avrupa bütünleşmesinin karşılıklı olarak yeni kimlik tanımlamaları
gerektirdiği vurgulanarak, ulusal kimliğin dinamik
boyutuna dikkat çekilecektir. Bildiride Avrupa etüdleri, uluslararası ilişkiler
ve sosyoloji bilim dallarının kavram ve yaklaşımlarından yararlanılacak,
Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci örnek olayı ile ulusal kimlik kavramı
irdelenecektir.
Erdem, Beste
GÜZEL BEYOĞLU PROJESİNİN
ETKİLERİ ÜZERİNE BİR SAHA ARAŞTIRMASINDAN İZLENİMLER
Beyoğlu’nun İstiklal Caddesi’nde “Güzel Beyoğlu Projesi” kapsamında işyerlerinin
tabelalarının yeniden düzenlenmesi sonucu
oluşan yeni görünüm halkla ilişkiler disiplininin önemli bir konu başlığı olan “kurumsal kimlik yönetimi” açısından ilginç
bir örnek olay yaratmıştı. Projenin amaçlarını aşmış olsa da, ortaya çıkan
durumda, işyerlerinin/kuruluşların özellikle planlı kurumsal kimlik
çalışmalarının bir parçası olan kurumsal renklerin kullanılamadığı görüldü. Bu
durumda, uygulamaya tabi olan kuruluşların kurumsal kimlik yönetimi açısından
herhangi bir sorunla karşılaşıp karşılaşmadıkları ve bunu bir sorun olarak
görüp görmediklerini anlamaya yönelik bir uygulamalı araştırma başlatıldı.
Pınar Eraslan Yayınoğlu ve Filiz Susar tarafından tasarlanan ve yüz yüze
görüşme ve yapılandırılmış mülakat formuna
dayalı olan saha araştırması öğrencilerin de dahil olduğu geniş bir saha yönetim
ekibince yürütüldü.
Bu bildiride, sahaya dayalı araştırmanın tasarlanması, veritabanının
oluşturulması ve araştırmanın yürütülmesi sırasında yaşanan deneyimlerden ve
özellikle de mülakatların gerçekleştirilmesi sırasındaki saha gözlemlerinden
söz edilecektir.
Erdoğdu, Teyfur
ÜST DÜZEY OSMANLI BÜROKRATININ KİMLİK
BUNALIMI (1836-1922)
Bu
bildiride Tanzimat Fermanı’ndan hemen önce otokrat bir hükümdarın saltanata
geçişi ile başlayan ve I. Dünya Savaşı’nın ardından varlığı sona eren devletin
üst düzey bürokratının sahip olduğu ve bu grup tarafından yaratılmak istenen
kimlik(ler)in geçirdiği yapısal değişim ve bu değişim süreci içinde Osmanlı
yöneticisinin karşılaştığı kimlik bunalımları ele alınacaktır. Osmanlı yönetici
eliti modernleşen/değişen diğer devletlerin elitlerinde olduğu gibi zaman zaman
ağır, zaman zaman da sancılı kimlik bunalımı yaşamıştır. Bildiride yaşanan bu
kimlik bunalımı tanımlanarak incelenecek, ardından bu kriz karşısında ileri
sürülen çözüm önerileri ele alınacaktır. Bu önerilere hem kendi grupları
içinden hem de toplumun/çevrenin diğer katmanlarından ne kadar katılım olduğu
ve bu önerilerin ne kadar yankı bulduğuna bakılacaktır.
Kimlik
bunalımı, iki sorunsal açısından ele alınacaktır: İmparatorluktaki üst düzey
yönetici grubunun bu süreç içinde ortak tek bir kimliği olup olmadığı ve
olabilmişse yaratılan bu kimliğin Osmanlılık olup olmadığı; imparatorluğun
geçirdiği dönemler içinde bu kimliğin/kimliklerin seyri ve kimlikle ilgili
olarak yaşanan sıkıntılar.
Bildiride
şu dönemlerden bahsedilecektir: Tanzimat Fermanı öncesi dönemden otokrat
hükümdar olan II. Mahmud’un ölümüne kadar; siyasi ve idari iktidarın Bab-ı Âli
elinde toplanmasından I. Abdülhamid’in iktidara tam olarak sahip olduğu 1881’e
kadar; II. Abdülhamid’in baskıcı rejiminden Jön Türk ihtilaline kadar; II.
Meşrutiyet’ten I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar; savaşın bitiminden devletin
sonuna kadar olan dönemler.
Erhan, Selahattin
Batı’nın “Kürt”
Sorunu
“Kürt”
sözcüğü, bir ad, tanımlama veya kimlik olarak çok daha eski olmasına karşın,
Batı’nın—dolayısıyla da önce Osmanlı’nın, sonra Türkiye’nin—(siyasal) gündemine
19. yüzyılda, yeni egemen güçler Osmanlı Devleti’ne “Hasta Adam” tanısı
koyduktan sonra girmiştir. Bir başka deyişle, genel anlamı ve amacı düşünüldüğünde,
Batı açısından “Doğu Sorunu”nun önemli bir bileşkesi olan “Osmanlı” ya da
“Türk” sorunu ile “Kürt” sorunu doğrudan ilintilidir. Aralarında kopmaz bir
sebep-sonuç ilişkisi vardır.
Hem bu
ilişkiyi göstermek, hem de—genel uygulamanın tersine—konuyu tarihsel
bağlamından koparmadan sunabilmek için, bu bildiride “Kürt” konusunda yerli ve
yabancı yazarlarca ileri sürülen görüşler sergilenecek, konuyu siyasal anlamda
önemli kılan “etnisite” ile “ulus” kavramları tartışılacaktır. Konuya ilişkin
alt başlıklarda, bu kavramların bilimsel yazındaki yeri gözden geçirilecek, bu
kavramlar çerçevesinde yerli ve yabancı kimi yazarlarca geliştirilmeye
çalışılan “ulusal” söylemin bilimsel, ideolojik ve siyasal boyutları
tartışılacaktır.
Esen, Adile
Oluşan ve Değişen kimlikler
Almanya’da yaşamakta olan iki milyon Türk, 2004 yılı istatistiklerine göre
ülkenin en büyük yabancı nüfusunu oluşturmaktadır. Bu bildiri, Almanya’da
oluşan Türk-Alman kişiliklerin yapısını ve onların kimlik anlayışlarını ele
alarak, var olan kültürün kimlik üzerindeki etkilerini bir grup insan
çevresinde inceleyecektir.
1960’ları takiben 1970’ler ve 1980’ler ortasına kadar Almanya’daki Türklere
Gastarbeiter (misafir işçi) adı
verildi. Bu ad, açıkça gösterdiği gibi, bir paradoksu içermektedir: Misafir sözcüğü için, özellikle Türk
kültüründeki yaygın anlayışa göre, aynı zamanda çalışma (iş yapma) sıfatı uygun
görülmez. Bu sıfat, Türklerin Almanya’da geçici bir süre için kalışlarını
vurgulamakla birlikte, Türk işçilerinin ve ailelerinin sosyal ve politik açıdan
da dışlanmalarını belirtmektedir. 2000 yılında değişen vatandaşlık yasasına
kadar, Türkler Alman vatandaşlığına jus
sanguinis, kan yolu ile ulusa ait olma, yasası sebebiyle kabul edilmediler.
Alman ulusçuluk anlayışı kan ve gen bağlantısını gerekli gördüğü için bu
yasanın uygulanışı Almanya’da doğup büyüyen ve Almanca konuşan Türkleri Alman
vatandaşlığından dışlarken, aynı dönemde Almanlarla etnik bağları olan başka
grupları Almanlığa uygun gören bir yol izledi. Örneğin, Doğu Bloku dağıldıktan
sonra, Almanya dışında yaşamış fakat Alman soyu ile bağlantılı olan Yugoslavlar
ve Romanyalılar, Almancaları kıt olmasına rağmen, Alman olarak ulusa kabul
edildiler.
Kültürel betimleme, genel anlamda, iki tarafın görüşlerini ve bakış
açılarını (bu çalışma özelinde Türklerin Almanları, Alman tarafının da Türkleri
“Türk” olarak önyargılarla, kalıplaştırmasını) yansıtır. Bu bildiri, bu
kültürel tanımlanış sınırları içinde, özellikle Türk-Alman kimlik yapılarının
yazın alanındaki örneklerini irdeleyecektir.
Almanya’da 1990’lı yıllarda baskın olmuş olan kültürel ve politik dile
tezat olarak, bugün yeni bir grup Alman-Türk sanatçı, kimliklerini değişik bir
çizgide belirlemiştir. Bu sanatçı grubunun—yaratı ve etkileşim alanları düzgün
bir dağılımda olmadığı için, genel bir başlık altında toplanamasalar
da—yapıtlarında ortak yönler vardır: Yapıtlarında, kimlik oluşumunun karmaşık
bir yapı olduğunu işlemeleri, ve toplumların, genelde kültürü homojen olarak
algılayarak, kültürel kimliği de bu çerçevede sınırlamalarını
eleştirebilmeleri. Bu yeni sanatçı grubunun gerek sinema ve gerekse yazın
alanındaki üreticilikleri, Alman toplumuna çoğu zaman yabancı olan konuları
işliyormuş gibi görünmesine rağmen, aslında Alman toplumunun tam da içinden,
Almanların göremediği ya da görüp de algılayamadığı yeni bir dili ve gerçekliği
yansıtmaktadır. Böylece, Alman kültürünün önemli bir parçası olmakta, hatta bu
kültürün gelişimine ve geleceğine dair etkili bir şekilde katkıda da
bulunmaktadırlar.
Almanya’da yaşayan ve Alman dilinde yazan fakat Türk olan yazarların
ürettikleri eserler nasıl okunabilir, nasıl anlaşılmalı ve
değerlendirilmelidir? Bu eserler kendi değerlerinin yanında, üretildikleri
zaman ve ortamlar da göz önünde tutularak, Almanya’daki Türkler ile Almanlara ifade
ettikleri farklı anlamlar çerçevesinde de yorumlanmalıdırlar. Ayrıca, kültürel
tercümeye, ya da Alman ve Türk kültürleri arasında yeni bir etkileşimin ve
dönüşümün de aracı oldukları hatırlanırsa, bu eserlerin sunumları Almanya’daki
Türklerin kimliklerine ve aynı önemde Almanya’nın yeni kimliğine nasıl bir
etkide bulunmaktadır? Bu soruları üç yazarın, Emine Sevgi Özdamar, Feridun
Zaimoğlu ve Zafer Şenocak’ın eserlerini örnekleyerek tartışacağım. Yazıları,
Almanya’daki Türklere ilişkin değişik ve çarpıcı hakikatleri yansıtmakla
birlikte, Türk-Alman ya da Alman-Türk tanımlaması fikrinin aslında temelsiz ve
kaygan bir yapıda ve sürekli değişmekte olduğunu da göstermektedir. Her biri,
Alman dilinde kendine özgü bir tarzda, kimlikle ilgili, dikkate değer saptamalarda
bulunmaktadır.
Etöz, Zeliha
Göçmen kİmlİğİ:
Heterotopya olarak göçmen edebİyatı
Zygmunt
Bauman, Modernlik ve Müphemlik adlı
eserinde, özünde “karar verilemez” olan yabancının “uyumsuz ve dolayısıyla da
hoşa gitmeyen bir ‘yakınlık ve uzaklık’ sentezini temsil” ettiğini belirtir. Ne
“biz”den ne de “onlar”dan olan yabancı, varoluşsal ve zihinsel müphemliğin
temsilcisidir. Bu müphemlik ise yabancı olanın şahsında isyankârlığı ve
potansiyel devrimciliği mümkün kılar. Diğer bir deyişle, evrensel olanın
üretimi için kapıyı aralar. Ancak, yine Bauman’a göre, günümüzün göçebe
dünyasında yabancılığın kendisi gündelik bir hâl almıştır. Yabancılığın
evrensel hâle gelmesiyle de yabancı, geçmişte olduğu gibi evrensel olanı üretme
kapasitesine, yani devrimci potansiyele sahip değildir. Çünkü, artık yabancılık
geçici bir durum, kişinin kurtulmaya, üzerinden atmaya çalıştığı bir yük
değildir. Tam tersine, yaygın ve genel ilânihaye bir hâldir. Bauman'a göre,
“farklılık hiçbir suçluluk içermez, farklılık suçunun utancı artık yabancıyı
yabancılaşmadan kaçmaya itmez.” İlk bakışta, yabancıya ve yabancılığa ilişkin
bu tespitlerin gerçeklikten uzak olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak,
göçmeni düşündüğümüzde, sanki bu görüşler tartışmalı hâle gelmektedir. Göçmenlik,
gerçekten de bireyin yersiz yurtsuzlaşmasının evrenselleşmesine bir örnek midir sadece? Yoksa giderek evrensel hâle
gelen bir pratikle kolayca özdeşleştirilemeyecek bir kimlik deneyimi midir?
Üstelik, Bauman’ın geçmişteki yabancıya atfettiği özellikler, tam da göçmenlik
deneyimine içkin müphemlik nedeniyle göçmen kimliğinin de potansiyelleri değil
midir? Bu soruları, dolayısıyla da göçmen kimliğinin işleyişini göçmen
edebiyatının örnekleri üzerinden tartışmak, bu çalışmanın temel çerçevesini
oluşturmaktadır. Göçmen edebiyatı derken de asıl olarak Almanca yazan Türk
yazarların eserlerinden yararlanılacaktır.
Yukarıda
kısaca dile getirilen soruları tartışmak üzere örneklenen edebi metinlerin
analizinde, Foucault’nun ortaya attığı ve asıl olarak mekân üzerinden
tanımlanan heterotopya kavramı temel
bir öneme sahiptir. Foucault, karşı-mekân, karşı-yer anlamına gelen
heterotopyanın, mevcut olanın meşruluğunu sorgulamaya açık olan, pratiğe
geçirilmiş gerçek mekânlar olduğunu belirtir. İlk elde, bu kavramın “yer” için
değil de, metin için kullanılması sorunlu bir kullanım olarak
değerlendirilebilir. Ancak, sözün mekânının yazı olduğu, diğer deyişle, sözün
yazı aracılığıyla bir “yer”e kavuştuğu pekala iddia edilebilir. Üstelik bu
iddiayı, Foucault’nun heterotopyaya ilişkin sıraladığı özellikler üzerinden
kuramsal olarak temellendirmek mümkündür. Heterotopya, mevcut olanın
ötekileştirdiğinin mekânıdır. Ötekileştirilenin kendini keşfetmesini, bu
keşiften hareketle—kendi ötekisiyle birlikte—kendinin yeniden inşasını olası
kılan, tam da bu olasılık dolayısıyla mevcut olanı sorgulamaya açık hâle
getiren bir mekân. Deleuze ve Guattari’nin Kafka:
Minör Bir Edebiyat İçin adlı eserlerinde dile getirdiklerini hatırlayacak
olursak, kimi anlatıların heterotopya olarak işleyebileceğini, üstelik
özellikle göçmen edebiyatı söz konusu olduğunda bunun çok daha mümkün hâle
geldiğini söyleyebiliriz. Ötekileştirilmiş olan dışarlıklı, yerleşiklerin
dilini gaspederek anlatısını heterotopya olarak inşa etmeye en aday kişidir.
Diğer deyişle anlatı, göçmenin elinde tıpkı bir heterotopya olarak işlev görür.
Heterotopya olarak edebiyat, göçmenin kendi kimliğini keşfederek kendisini
yeniden inşa etmesinin, ister Alev Tekinay’ın kısa öykülerinde ya da Feridun
Zaimoğlu’nun romanlarında olduğu gibi yüceltilsin, ister Aras Ören’in
eserlerinde olduğu gibi yok sayılmaya çalışılsın, farklılığın dert
edinilmesiyle yabancılıktan kurtulmaya çalışmanın bir aracı
gibidir—ötekileştirmeye direnmenin ve isyan etmenin bir tezahürü olarak mevcut
olanın sorgulanmasını mümkün kılan bir araç.
Boşluklarla
yüklü bu kısacık değerlendirmeden hareketle göçmenliğin, Bauman’ın evrensel
hâle geldiğini belirttiği yabancılıktan farklı bir deneyime işaret ettiği ve bu
nedenle de göçmenin, geçmişin yabancısına daha çok benzediği iddiasını
tartışmak önemli görünmektedir.
Gencer, Mustafa
Geç Osmanlı
Modernleşmesİ ve Kİmlİk Sorunsalı
Osmanlı
İmparatorluğu’nun 18. yüzyıldan sonra süreklilik arzeden askeri, siyasi ve
ekonomik zayıflığı 19. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan ulusçuluk akımıyla
birleşince modernleşen Osmanlı tebasında bir kimlik sorunsalı ortaya çıkmaya
başladı. 20. yüzyılın başlarına kadar “Osmanlıcılık” ve “İslamcılık” ideolojisi
etrafında Osmanlı Devleti’nin Müslim ve gayri-Müslim unsurlarla birlikte
yaşayabileceği umudu taşınıyordu. Ancak “Osmanizm”in ve Pan-islamizm’in çöküşü,
“çok etnili” Osmanlı İmparatorluğu’nda etnik karşıtlıkların olanca ağırlığıyla
ortaya çıkmasına neden oldu. Buna tepki olarak, ulus fikri ile birlikte yeni
kimlikler oluştu.
Balkan Savaşı’ndaki ağır yenilgi sonucu Jön Türkler, Osmanlı Devleti’nin
kurtuluşunu sadece Türk milliyetçiliği ve modernleşmenin sağlayabileceği
fikrine vardılar. Böylece Türk milliyetçiliği yeni bir entegrasyon ideolojisine
dönüştü. “Türk” sözcüğü bundan böyle “Fransız” ve “İngiliz” gibi milli bir
anlamda kullanılmaya başlandı. Onlara göre, kapsamlı bir modernleşme için,
Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu’daki toprakları ulusal devletin hakimiyet
bölgesi olarak yeniden düzenlenmeliydi. Etnik azınlıklar ve henüz bir ulusal
kimlik kazanmamış halk yığınları değişim sürecinin kurbanı oldular. Bu politika
Arap Devrimi’ne ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne ve nihayetinde Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurulmasına neden oldu.
Bildiri, Osmanlı kimliğinin 19. yüzyılda Tanzimat ve Meşrutiyet hareketleri
çerçevesinde geçirdiği değişim ve dönüşümü irdeleyecek ve bu çerçevede Türk
kimliğinin oluşumunu açıklamaya katkıda bulunacaktır.
Genç, Özge
Türk Dış ve Güvenlİk
Polİtİkasını Yenİden Düşünmek: Türkİye-Surİye İlİşkİlerİnde Kİmlİk ve
Güven(sİz)lİk Polİtİkaları
Bu
bildiri, uluslararası ilişkiler disiplinindeki gerçekçi ve güç politikaları
çerçeveli olan kısıtlı analizleri eleştirerek, ve kimlik, kültür ve diğer öznel
etkenleri dış politika analizinin bir öğesi hâline getirerek, Türkiye-Suriye
ilişkilerini açıklamayı amaçlamaktadır. Devletler ile uluslararası ilişkileri
incelemede baskın hâle gelen pozitif ve ampirik yaklaşımlar yerine,
post-pozitivist teoriler ile antropoloji ve sosyoloji gibi diğer bilim
dallarının verilerini kullanmayı öngören bu çalışma, ulusal güvenlik veya
güvensizlik formülasyonlarını kültür ve kimlik tartışmaları çerçevesinde
yeniden düşünmeyi amaçlamaktadır.
Türkiye’nin genel olarak Arap dünyasına yönelik dış
politikasını ve güvenlik politikasını anlamak için “dostluk,” “düşmanlık” ve
“tehdit/güvensizlik unsuru” yapılarını belirleyen kimlik mantıksalı ikinci
plana atılmamalıdır. Bu doğrultuda, çalışmanın metodolojisini içeren birinci
bölüm, devletlerin ulusal kimlik, ulusal çıkar ve güvenlik/güvensizlik tanımlarının
nesnel hesaplamalar sonucu oluşmadığını, aksine toplumsal ve kültürel olarak
yapılandırılmış (socially and culturally
constructed) olduğunu öne sürmektedir. Çalışmanın kalan kısmı, tarihsel
olarak yapılandırılmış Türk ulus ve devlet kimliğinin Türk dış politikasının
oluşumundaki rolünü ve bu kimliklerin belirleyici özelliklerinin devlet
çıkarlarını, kararlarını ve izlenilen dış politikayı hangi ölçülerde
etkilediğini ele almaktadır. Kimlik analizlerinin yapıldığı bölümlerde, Türk ve
Suriyeli kimlik oluşumlarının kesiştiği noktalar, iki kimliğin etkileşimi ve
birbirinin “ötekisi” oldukları durumlara değinilmektedir. Çizilen bu çerçeve
kapsamında amaç, değişen ve gelişen Türkiye-Suriye ilişkilerini incelemek ve
Türkiye’nin Arap komşularına yaklaşımının, her iki tarafın konumunu eşit
şekilde göz önüne alarak, yeniden düşünülmesini sağlamaktır.
Göç, Murat
SIRLI AYNANIN ÖTESİ:
BİLİNENİN ÖTESİNDE KENDİNİ BUL(AMA)MAK
Bu bildirinin amacı, şehirli kültürel kimliği ve postmodernite bağlamında,
toplumu oluşturan bireylerin, sınıf, kültürel geçmiş ve toplumsal cinsiyet
rollerine bakmaksızın modernite ile başlayan kimlik kırılmasına nasıl farklı
şekillerde tepki verdiklerini ve bu anlamda postmodern kültürel üretim ve
tüketim etkinliklerinde baskın olanın bir tür modern öncesine dönüş eğilimi
gösterdiğini ortaya koymaktır.
Bu savı ayrıntısı ile tartışır ve örneklerken, faydalanacağımız temel
dayanak noktalarından birisi ilk kez Jean François Lyotard tarafından ortaya
sürülen neo-paganizm terimi
olacaktır. Lyotard’a göre, neo-paganizm büyük anlatıların çökmesi ve yerel
anlatılar ile çoklu kimlik örüntülerinin kendini hissettirmesi ile birlikte
ortaya çıkan, ve kendisini daha çok anlatımsal bilgi üzerine kuran bir
postmodern durumdur. Buna göre, neo-paganizm karşısına bilimsel anlatıyı
alarak, tüm üst söylemlere ve akılcılığa karşı bayrak açar. Lyotard, bu
bağlamda, neo-paganizmi, tamamı ile mantık ötesi, tüm modern öncesi inanç ve
düşünce sistemlerini bir araya getiren ve yeniden dolaşıma sokan yeni bir toplumsal
ruh hâli olarak tanımlar. Neo-pagan çağda, modernitenin kutsadığı akılcılık ve
bilimsellik dışlanmış ve toplumsal ve bireysel kimliğin oluşumu ritüeller ve
kabile aidiyeti yoluyla yeniden şekillendirilmiştir.
Ancak Lyotard’ın postmodernitenin kaçınılmaz sonucu olarak gördüğü ve bir
“vaka” olarak incelediği neo-paganizm dolaşıma girdiği anda tüketim
doğrultusunda yeniden tanımlanmıştır. Tartışmamızın ikinci ayağını oluşturacak
bu görüşe göre, postmodernite bireyin kutsandığı değil çepeçevre kuşatıldığı ve
tüm değerlerinin ve benliğinin tüketim malzemesi hâline getirildiği bir
toplumsal durum, kapitalizmin bir sonraki aşamasıdır. Fredric Jameson,
postmodernitenin üretimle değil tüketimle şekillendiğini ve bu anlamda her
toplumsal oluşumun ve kültürel etkinliğin öncelikle tüketimin bir parçası
olduğunu öne sürmektedir. Öte yandan, Michel de Certeau postmodern tüketim
faaliyetinin her yerde hissedilmeden varolduğunu çünkü tüketim faaliyetinin
ürünlerle değil, ürünlerin kullanımı ve ürünlerin temsil ettiği değerlerin
tüketimi yoluyla gerçekleştiğini iddia etmektedir. Bu durumda, neo-paganizm
olarak adlandırabileceğimiz ve temelinde akılcılığı ve bilimsel ilerlemeyi
savunan modernite ile gelen kimlik kırılmasına karşı bir refleks olarak ortaya
çıkan toplumsal durum postmodern çağda bireyin kimliğini oluşturmada kilit bir
konuma gelmiştir. Buna göre, neo-paganizm bireyin kimliğini kurgulamada ve
öznellik arayışında modern öncesi köklerine ve temel insani ve varoluşsal
endişelerine dönüşü simgelemekten çok uzakta, postmodern kültürün bireye
sağladığı bir öznellik ve yerellik yanılgısı olarak ortaya çıkmaktadır.
Kısaca kuramsal çerçevesini çizmeye çalıştığımız neo-paganizm kuramını
açıklar ve günümüz Türkiye’sindeki yansımalarını örneklemeye çalışırken dini
motifli hayalet hikayelerini anlatan televizyon programlarından fal bakılan
kahve evlerine, fantastik kurgu romanlarından kutsal kitap şifrelerini çözen
kahinlere ve din temelli ya da din dışı kültler ya da tarikatlara kadar birçok
örneği kullanacağız. Bu örneklerin, neo-paganizmin modernitenin yol açtığı laik ve merkeziyetçi kimlik bunalımının Anadolu
insanında bulduğu yankının, çok ötesinde küresel bir sorun olduğu, ve küresel
kapitalizmin yerel değerleri ve kimlik arayışlarını tüketişinin, sadece başka
bir örneği olduğunu göstermemize yardımcı olacağını umuyoruz.
Gökçümen, Ömer
Anadolu
Kİmlİklerİnİn Anlaşılmasında Genetİk Bİlgİnİn Önemİ
Genetik
bilgi, insan gruplarının tarihini, çeşitliliğini ve kökenini anlamaya büyük
katkılar sağlamasının yanı sıra sabit biyolojik kimliklerin geçerliliğinin
çürütülmesinde de önemli bir araçtır. Fakat, genelde nüfus
genetiği çalışmalarının etnik gruplara özgü “genler”i araştırmakta
olduğu düşünülür. Bazı etnik gruplar genetik araştırmaları coğrafi köklerini,
etnik kökenlerini ve hatta grup kimliklerini “bilimsel” olarak meşrulaştırmak
için kullanmaktadırlar (örneğin Afrika kökenli Amerikalılar, Lemba ve Achuta
grupları).
Anadolu
toplulukları etnik ve kültürel olarak önemli bir çeşitlilik göstermektedir, ve
bu durum, hâliyle, değişik tarihsel ve kimliksel söylemleri de beraberinde
getirmektedir. Aynı çeşitlilik moleküler antropologların Anadolu’ya yoğun bir
akademik ilgi göstermesine yol açmaktadır. Türkiye nüfusunun genetik yapısına
ilişkin yayınlar Batı’da akademik çevrelerde şimdiden önemli bir yer
edinmiştir. Bu tip çalışmaların Anadolu tarihini anlamlandırılmasında çok
önemli akademik değeri olmasına karşın, etnik-merkezli
ve ırkçı gruplar genetik çalışmaları kullanarak belirli grupların
lehine, çarpık ama popüler bir söylem oluşturabilirler. Türkiye’nin politik ve
toplumsal bağlamında yerel kimlikler hâlâ tam
olarak kabul edilmediğinden ve ulusal ideoloji hâlâ etnik-merkezli düşüncelerle yakın ilişki içinde olduğundan, bu
konu daha da önemli bir hâle gelmektedir. Bu yüzden, Türkiye’de moleküler
antropolojinin daha derin ve geniş olarak anlaşılmasını destekleyecek adımların
atılması önemlidir. Bunun sonucunda oluşacak diyalog genetik bilginin politik
olarak yanlış kullanılmasını engellemekle kalmayacak, aynı zamanda Anadolu
tarihinin ve kültürel çeşitliliğin anlaşılmasına önemli katkılarda
bulunacaktır.
Gönül, Evren
Sİber-alemde kİmlİk:
Bir Alt-Kültür
Ürünü ve Üretim Mekanizması Olarak ekşi
sözlük
Bu çalışma, son yıllarda kültürel bir fenomen olarak karşımıza çıkan internet
cemaatlerinin Türkiye’deki en medyatize olmuş örneği olarak tanımlanabilecek ekşi sözlük’ün (ya da kısaca sözlük’ün) siber-alemde işgal ettiği alan
ve bu alan üzerinden okunabilecek bir alt-kültür oluşumunun hem birey hem de
cemaat bazında incelenebilecek bir sorular bütünüyle ilgilenmektedir.
Sözlü görüşme, metin analizi ve sanal katılımcı gözlem teknikleri ile
kurguladığım çalışma şu soruları ele almaktadır: Ekşi sözlük bir alt-kültür olarak yaşanıyor mu? Kökenindeki
eleştirelliğin teknik bir uzantısı olan dil deformasyonu bir karşı koyuş
mekanizması olarak nasıl kullanılıyor? Sözlük
yazarlarının siber alemde edindikleri kimlikle gerçek kimlikleri arasındaki
örtüşme ve ayrışma noktaları nasıl formüle edilebilir? Sözlük’ün yapısına içkin yarı-editoryal yapı ve “multi-panoptik”
denetim mekanizmaları, gerçek dünyadan bir kaçış olarak yorumlanabilecek
siber-alemin kendi içinde yeniden ürettiği güç ilişkileri olarak yorumlanabilir
mi? Tabanına herhangi bir ideoloji veya doktrin yerleştirmeyen
sözlük, postmodern bir karşı iktidar
alanı olarak okunacak olursa, bu anlamda 1980-öncesi kuşakla her zaman apolitik
olmakla itham edilen ve Özal gençliği / X-kuşağı / bilgisayar çocukları olarak
adlandırılan kuşak arasındaki cemaatsal politika üretme araçları noktasındaki
ayrışmayı nasıl görünür kılıyor? En genel anlamıyla dil, devlet, popüler
kültür, eğitim, aile, din vb. kavramların sorgulanmasının yanında asıl edimi
bir iktidar ve söylem üretme aracı olarak kodladığı “bilgi”nin yapı-sökümü olan
sözlük’ü, yazarları ve okuyucuları hangi farklı patikalardan deneyimliyor?
Gündüz, Mustafa
II. Meşrutİyet
DÖNEMİNDE Karşıt Dünya Görüşlerİne Sahİp Aydınların ÖNErDİKLERİ Yenİ Kİmlİkler
II.
Meşrutiyet dönemi toplumsal, politik ve kültürel bakımdan farklı görüş ve
düşüncelerin ortaya çıktığı, tartışıldığı ve karşıt dünya görüşlerinin bir
arada varlığını sürdürdüğü oldukça renkli bir dönemdir. Bu dönemde ortaya
atılan görüş ve düşünceler bir anlamda Cumhuriyet inkılaplarının hazırlık
aşamasını meydana getirmiştir. Dönemin önde gelen Türkçülük, İslamcılık ve
Batıcılık görüşleri, siyasi hareketler olmakta birlikte toplumsal ve kültürel
tezleri de bulunmaktadır.
Bu karşıt
dünya görüşlerinin savundukları düşünceler dönemin entelektüel bakımdan en
yüksek seviyeli yayınları olan Türk Yurdu,
İçtihad ve Sebilü'r-Reşad dergilerinde en belirgin şekilde dile getirilmiştir.
İçinde bulunulan kötü durumdan kurtulmak için birçok çözüm önerisi sunan
aydınların, en çok üzerinde durdukları konuların başında, çağa uygun toplumsal
bir değişim/dönüşüm yapabilmek gelmektedir. Bunu başarabilmek için de yeni bir
zihniyete ihtiyaç vardır. Bireylerinin geleneksel düşünce kalıpları dışına
çıkabilmeleri şart görülmekte, birçok bakımdan değişik yeni bir birey tipi
üzerinde durulmaktadır.
Bu
bildiride karşıt dünya görüşlerine mensup aydınların arzu ettikleri toplumsal
değişimi/dönüşümü gerçekleştirmek için, yaratmayı düşündükleri yeni birey
tipi/kimliği üzerinde durulacaktır. Araştırma Türk Yurdu, İçtihad ve Sebilü'r-Reşad dergileri üzerinden
yapılacak ve burada ortaya atılan görüşler arasında karşılaştırma yapılacaktır.
Tanzİmat’TAN
Cumhurİyet’e Aydın Yahudİ Cemaatİ Üzerİne Bİr Deneme
Türkiye’de
yaşayan Yahudilerin tarihsel süreçte ifadeleri, ancak yoğun olarak yaşadıkları
yerleşimler içinde, değerlendirilme şansı bulabilmiştir. Bu ise çoğu kez
İstanbul ve İzmir’le sınırlı olmayı gerektirmiştir. Feridun Emecen’in özel
incelemesinde olduğu gibi bazen Manisa Yahudileri araştırma konusu
olabilmiştir. Oysa Osmanlı Devleti’nde Yahudi cemaatinin dikkat çekici bir
şekilde görüldüğü yerlerden biri de Aydın kentidir. Böyle olmasına rağmen
bildiğimiz kadarıyla Aydın Yahudileri’ne dair şu ana kadar çalışma yapılmamış,
bilgiler oldukça sınırlı kalmıştır. Bildiri, Aydın Yahudileri üzerine yapılan ilk
deneme olup şimdiye dek Aydın Yahudiliği ile ilgili bilinmeyenleri ve eksik
bilgileri tamamlama amacında olacaktır. Bildiri aynı zamanda 1922 yılı
sonlarından itibaren nüfusça hiçbir varlığı kalmamış olan Aydın Yahudilerinin
Cumhuriyet’e kadar olan süreçte Menderes Havzası’nda kimlik arayışlarını, diğer
cemaatlerle olan ilişkilerini, eğitim kurumlarını, geleneksel ve kültürel yaşam
biçimlerini, mahallelerini ve Aydınlı Yahudi tipini canlandırarak karakteristik
özellikleriyle 19. yüzyıl başlarından, 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar
değerlendirecektir.
Gürsel, Cüneyt
Özad, Bahire
Magazin Reklamlarında Erkek Vücudunun Kullanılmasının Üniversite
Öğrencileri tarafından Algılanması
Popüler medyanın gençler ve kimlikleri üzerindeki etkisi, yadsınamayan bir
gerçektir. Erkek vücudunun, özellikle de çıplaklığının, kullanımına Esquire, FHM ve Cosmopolitan gibi aylık dergilerde son yıllarda daha sık
rastlanmaktadır.
Bu çalışmada, Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde üç disiplini temsil eden
mühendislik, mimarlık ve iletişim fakültelerinin öğrencileri üzerinde
reklamlarda erkek vücudunun kullanımı ile ilgili yapılan anket çalışması ve
Ağustos-Ekim 2003 ayları arasındaki Esquire,
FHM ve Cosmopolitan dergilerini
kullanarak yapılan içerik analizinin sonuçları sunulacaktır.
KÜLTÜR, KİMLİK VE KİMLİKLER: BİR SEMPOZYUMUN
EŞİĞİNDEN
Qui sommes nous : İnsanlık sorusu:
D’ou venons nous, O veya bu değil;
Ou allons nous ? Kimliğini bilmektir.
Gauguin
(1990) Hasan Âli Yücel (1962)
Kimlik,
imaj (imge) ve kişilik kavramları. Olgunun, sorunun evrenselliği, yanıtların yerelliği,
çeşitliliği: tarihiliği ve kültürel
göreceliği. İnsan, insan olduğunu bilmiyor, insan türünün bir üyesi
olduğunu hatırlamıyor ama kime, kimlere ve tüm öteki insanlara karşı bir varlık olduğunu söylüyor. Bu yüzden
Etikçiler, çağlar boyunca “Kendini bil”menin
en yüce erdemlerden biri olduğunu söylediler. “Ben, Benim” diyen herkes herkese
“öteki” diyor ; ancak onların da
kendisini ve herkesi “öteki” olarak gördüğü gerçeğini unutuyor. Binlerce yıl
geriden, insanlığa, “Ben Ötekiyim” diye seslenen şair Terence’i saygıyla anıyor
ama anlamıyoruz. Ben–öteki (ego versus
autre - Lévi-Strauss), karşıtlığı , kimlik-imaj
ikilemini de yansıtır ve simgeler. Bütün “Öteki (ben)ler de, biz-benleri
“ötekiler) olarak görürler. Böylece, dillerdeki Ben(biz)-öteki(ler) döngüsü
kapanır, sarmal sürer gider. Son yıllarda
kimlik kavramının sanal bir gerçeklik veya ulusal bir yanılsama/dayatma
olduğu tezi ortaya atılmışsa da destek bulmamıştır.
Kimlik
olgusunun, cebimizde taşıdığımız kimlik, nüfus cüzdanı ve pasaport gibi
kurumsal ve mesleki üyelik, yurttaşlık türleri yanında, kağıt veya resmi
belgeye dayanmayan, din, mezhep, parti, dünya görüşü, soy-sop, dil ve
etnik köken türleri vardır. Cepte
taşınan kimliklerle uyuşmayan ve bu tür kimlikler arasındaki kanunla
düzenlenemeyen çeşitlilik ve çelişkiler bir kimlik sorunu olarak görülürken,
bir ulusal kimlik çatışmasına yol açabilir.
Ulusal
varlık ve birlik ülküsünü benimseyen modern devletler, toplumu oluşturan din ve
etnik köken gibi karşıtlıkları, milli dil ve kültüre dayalı demokrasi, laiklik,
sekülarizm: Birlik içinde çeşitlilik ilkesi ile yumuşatmaya çalıştılar. Bu
anlamda TC’nın Türk Kimliği etnik,
sosyal ve kültürel değil, resmi dili Türkçe olan, Türkiyeli anlamında bir tüzel
kimliktir.
Hayrullah, Pervin
Eski Osmanlı Topraklarından Yunanistan’DA Bugün Türk Olmak: Etnik Kimliğin
İnkÂrı
Batı Trakya, Yunanistan’ın kuzeydoğusunda Meriç ve Karasu nehirleri
arasında yer alan, Dedeağaç, Rodop ve İskeçe illerinden oluşan ve Türk
azınlığın yoğun olarak yaşadığı bir bölgedir.
Asırlar
önce bu topraklara gelmiş Batı Trakya Türkleri 1923 Lozan Barış Antlaşması’yla
Yunanistan vatandaşı olarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Yunanistan sınırları
içinde azınlık statüsünde yaşayan Batı Trakya Türkleri varlıklarını
sürdürebilmek için geleneklerine, göreneklerine, örf ve adetlerine sıkıca
bağlı, kendilerine özgü bir hayat tarzını benimsemişlerdir. İlk bakışta kapalı,
tutucu bir topluluk izlenimi bırakırlar. Fakat, Batı Trakya Türkleri’nin hâlâ daha varlıklarını sürdürebilmeleri belki de
geleneklerine bu kadar sıkı sıkıya bağlı olmalarından kaynaklanmaktadır. Batı
Trakya Türk topluluğu hızla değişen değerleri benimsemenin yanı sıra kendi
değerlerini de bozulmadan koruyabilen bir topluluktur. Lozan’dan bugüne çeşitli
baskı ve müdahaleye maruz kalmış, engelle yüzyüze gelmiş, fakat, hiçbir zaman
yılmamış, varlığını ve birliğini koruyabilmiştir. Geçen yüzyılın ikinci
yarısında Yunan devletinin azınlığa karşı izlediği çok da iyi niyetli olmayan
tutum ve davranışlar Türk azınlık için etnik kimliğin önemini ön plana
çıkartmıştır.
Yunanistan,
azınlığın etnik kimliğini daha hâlâ inkâr
etme politikası gütmektedir ve Türk azınlığa çeşitli kimlikler üretmektedir.
Asırlık Türk dernekleri yasaklanmış, yeni Türk derneklerinin tescili
reddedilmektedir. Etnik Türk olmak, Avrupa Birliği üyesi olan demokratik
Yunanistan’da hâlâ daha muhafazakâr
kesim tarafından kabul edilemeyen bir tabudur.
Hendrich, Béatrice
Kimlik sahibi olmak kime yarar? Almanya’daki Alevilerin kimlik edinme
sürecine dair bir yaklaşım
Günümüzde kimlik herkes tarafından kullanılan bir kavramdır. Bireylerin ve
toplumların belli bir kimliğe sahip olmasının öneminden, hatta zorunluluğundan
kimse şüphe etmemektedir. Ancak kültürel
ve toplumsal kimlik, evrensel ve zaman-dışı bir kategori değildir. Felsefi
bir terim olmakla sınırlı kalması ancak modern sosyal bilimlerin oluşmasıyla
sona ermiştir. Gündelik dilimize (ve bilincimize) geçmesi, E. H. Erikson gibi,
çalışmalarını 20. yüzyılın ortalarında sürdüren toplumbilimciler sayesinde
gerçekleşmiştir denebilir.
“Alevi kimliği” gerek Aleviler, gerek Alevi olmayan araştırmacılar/sanatçılar
tarafından sürekli tartışılırken, tartışmaların kendisi sonu olmayan bir parola
hâline geldi. Hem Türkiye’de hem Almanya’da marjinal bir toplum olarak yaşayan
Aleviler, kimlik inşasını sanki daha büyük bir ivedilikle yürütüyorlar. Bu bildiri,
yukarıda özetlenen soruya üç aşamada yaklaşacaktır: Almanya’daki kimlik
söyleminin yakın tarihi; Almanya’daki Alevilerin (kendi egemen ve marjinal)
kimlik inşası; sözkonusu kimlik arayışının ve inşasının neden kaynaklandığı,
neye ve kime hizmet ettiği.
Hepkon, Zeliha
Kültürel dönüşüm ve
aydınlar: Yenİ Hayat hareketİ
1910-1912
yılları arasında Selanik’te bir grup genç aydın tarafından oluşturulan Yeni
Hayat hareketi aydınların kültürel dönüşüm süreci içindeki rolünü anlamak
açısından önemlidir. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı altüst
sürecinin ürünlerinden biri olarak değerlendirilebilecek olan hareket yaşanan
zihniyet dönüşümünün sözcülerindendir. Yeni Hayat kapitalist ethos’a geçişin programıdır.
Müslüman-Türk orta sınıfına dayalı bir iktisadi yaşam, girişimci bireyler,
toplumsal yaşama katılan kadın, yeni aile ile “Batılı” bir yaşam istenmektedir.
Bu yaşamı kuracak olan ise hareketin tüm yayınlarında vurgu yapılan “yeni
insan”dır. Hareket ”yeni” arayışı ile beraber taşıdığı imparatorluk mirası
nedeniyle kültürel üretiminde hep bir “terkip” çabası içinde olur. Carl E.
Schorske, 19. yüzyıl Viyana'sının entelektüel yaşamını ele alırken “var olmayan
bir toplumsal düzene göre pozisyon alma”nın mümkün olmadığı durumlarda
entelektüelin geleneksel değerleri gerçekliğe taşıma işlevi yerine “sosyal
düzenin ümitsizleştirdiği insanoğluna doğruyu gösterme” misyonu yüklendiğini
belirtir. Yeni Hayat'çıların benzer bir çabayı Selanik gibi imparatorluğun
Batı’ya açılan pencerelerinden birinde göstermesi tesadüf değildir. Hareketin
yayınlarında imzası olan aydınlar yakın tarihimizin entelektüel yaşamını
anlamamız açısından da önemlidir. Birbirlerinden farklı eğilimlerde olan Mehmet
Zekeriya (Sertel), Ahmet Hamdi (Başar), Ömer Seyfettin, Ali Canip (Yöntem),
Ziya Gökalp, Akil Koyuncu, Suphi Ethem, Rasim Haşmet, Kazım Nami (Duru),
Mustafa Mermi, Mehmet Ali Tevfik’i bir araya getiren, yaşanan meşruiyet sorunu
karşısında “yeni bir düzen” için “yeni değerler” oluşturma çabasıdır.
van der Horst, Hilje
DOMESTIC MATERIAL
CULTURE AMONG TURKISH MIGRANTS AND THEIR DESCENDANTS IN THE NETHERLANDS
In this paper I look at the roles of material objects
in the construction of ethnic identities of Turkish migrants and their
descendants in the Netherlands. Special attention will be directed at the
domestic sphere. Through the furnishing of houses people shape, give substance
and give meaning to various identities. An ethnic identity can be one of those,
even though it cannot be isolated as it intersects with other identities. There
is a profound difference between the “generations.” To understand this
difference, use is made of the concept of habitus
of Bourdieu. Many material practices in the house have a habitual base.
However, in the second generation there is often a reappraisal of customary
practices. Some of the practices of parents are quite consciously abandoned and
new practices are adopted. In the process the children and grandchildren of
migrants position themselves in the society in which they live. They negotiate
ideas of modernity, tradition, authenticity and belonging through their
material practices.
This paper is based on about forty interviews with
Turks in the Netherlands and photographs made in their houses.
HOLLANDA’DA TÜRK GÖÇMENLERİ VE ÇOCUKLARINDA EV-İÇİ
MADDİ KÜLTÜR
Bildiride, Hollanda’daki Türk göçmenler ile
çocuklarının etnik kimliklerini inşa etmelerinde maddi nesnelerin rolü
incelenecektir. Bunu yaparken özellikle ev içi alana yoğunlaşılacaktır.
İnsanlar, evlerini döşerlerken, farklı kimlikleri şekillendirir, bu kimliklere
içerik ve anlam kazandırır. Etnik kimlik de bu kimliklerden biri olabilir;
ancak başka kimliklerle örtüştüğü için tamamen yalıtılamaz. Ev döşeme konusunda
“kuşaklar” arasında büyük fark vardır. Bu farkı anlamak için Bourdieu’nın habitus kavramından yararlanılacaktır.
Evde maddeye, nesnelere dayalı birçok pratiğin temelinde alışkanlık yatar. Ama
ikinci kuşak geleneksel pratikleri yeniden değerlendirir. Ebeveynlerin kimi
pratikleri, oldukça bilinçli bir şekilde reddedilir ve yeni pratikler
benimsenir. Göçmen çocukları ve torunları, bu süreçte, yaşadıkları toplumda
konum edinmektedirler. Modernite, gelenek, otantiklik ve aidiyet konusundaki
düşünceleri maddi pratikleri üzerinden müzakere ederler.
Bu bildiri Hollanda’da Türklerle yapılan yaklaşık kırk
mülakat ve evlerinde çekilen fotoğraflara dayanmaktadır.
Hüseyin, Ali
Batı Trakya Müslüman Türk Azınlık Kimliği
Yunanistan’ın Trakya bölgesinde 120.000 kişi civarında, Türk kökenli bir
azınlık grubu yaşamaktadır. Resmi olarak Türkiye bu azınlığı “Türk” olarak
tanırken Yunanistan devleti “Müslüman azınlığı” olarak tanımaktadır. Azınlık
mensupları ise kendilerini “Müslüman Türkler” olarak tanımlamaktadır. Burada
Batı Trakya’daki azınlığın kendini tanımlamada hem etnik hem de dini
kimliklerini kullandıkları görülmektedir. 1980’li yıllarda Sadık Ahmet
liderliğindeki direnişin de temel sebebi Yunanistan devletinin, azınlığın
“Türk” kimliğini inkâr etmesidir. 1990’lardan itibaren Yunan devletinin
azınlığa karşı uyguladığı politikanın değişmesine rağmen, azınlığın etnik
kimliği ve self-determinasyonu konusunda yeterli mesafe katedilememiştir. Yunan
devletinin azınlığın Türk kimliğini kabul etmemesine rağmen, son yıllardaki
gelişmeler azınlık kimliği konusunda önceye nazaran daha ılımlı bir politika
güttüğünü göstermektedir.
Bildiride ele alınacak olan konu, Yunan devletinin Batı Trakya azınlığı
politikasındaki 1991 yılında Mitsotakis hükümetiyle başlayan değişimin azınlık
kimliği üzerindeki etkileridir. Resmi olarak azınlığı üç kesime ayırmakla (Türk
kökenli, Pomak, Çingene) Yunan devleti baskın olan Türk Müslüman kimliğini üçe
bölerek etkisiz hâle mi getirmek istemektedir? Bu Yunanistan’ın asimilasyon
politikasının bir parçası mıdır? Yunan devletinin azınlığın self-determinasyon hakkındaki kısıtlamaları ve
etnik kimliğini inkârı azınlık içerisinde ve uluslararası camiada ne gibi
tepkilere yol açmaktadır? Son yıllarda Yunan devletinin azınlık üzerindeki
baskıyı azaltması azınlık kimliği üzerinde ne derece etkili olmuştur?
İrtiş-Dabbagh, Verda
Fransa’da yaşayan
Türkİye kökenlİ gençler: “duygu”dan kİmlİğe
Bugün
Fransa’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerle çocuklarının sayısı yaklaşık dört
yüz bin olarak tahmin edilmektedir—ki bu Fransa’yı Almanya’dan sonra Avrupa’da
en fazla Türkiye kökenli nüfusu barındıran ülke konumuna getirmektedir.
Bildirinin amacı Paris ve çevresinde, on sekiz-yirmi dört yaş grubu gençleri
arasında gerçekleştirdiğimiz, ve esas olarak gençlerin “toplumsallaştığı”
farklı alanları ele alan bir araştırmanın sonuçlarından yola çıkarak, dış göç
bağlamında kimlik üzerine düşünmektir. İnsani ve sosyal bilimlerde bir “olma duygusu”ndan,
“değerlerle proje arasında yer alma”ya kadar çeşitli ve birçok tanımı olan
kimlik kavramının çoğu zaman “iki sandalye arasında oturmuş” biçiminde tasvir
edilen, kendileri göçün ana faili olmayan, ancak Fransa’da doğmuş, ya
da bu ülkeye ailenin birleşmesi yoluyla gelmiş gençlerde aldığı görünümleri
tartışacağız.
Kamalov, İlyas
Tatar adı, muhtelif
zamanlarda Türk ve Moğol kabileleri tarafından ortak bir ad olarak
kullanılmıştır. Batı ve Doğu kaynakları “Tatar” terimini başlangıçta Moğollar
için kullanmışlardır. Bununla birlikte, 12. yüzyıla ait Men-da Bey-tu adlı bir Çin kaynağı Ak Tatar teriminin Türk kabilesi
olan Öngütler için kullanıldığını yazmaktadır.
Moğollar
“Tatar” olarak hitap edilmek istemiyorlardı. Buna rağmen, bu ad Moğol
taraflarına kadar ülkelerine gidip dönen türlü seyyah ve tüccarlar yoluyla
Avrupa’ya girmiştir. Moğol askeri Avrupa merkezine gidip gelince buradaki
halkların ödü kopmuş ve baskıncılara “Tatar” olarak, yani “öteki dünya zatları” olarak tanımışlardır. Böylece, Tatar adı önce
Asya’da, daha sonra da Avrupa’da yaygın hâle gelir. Daha sonra Avrupalılar gibi
Arap ve Ermeni tarihçileri de bu deyimi Moğollar için kullanmışlardır. Ruslar
ise, Moğol ve Tatar deyimlerini Moğol-Tatar şeklinde birlikte
kullanmaktadırlar. Memlûk tarihçilerinin Timur’u,
Gürcü tarihçilerin de Kara-Koyunlular ile Ak-Koyunluları, Tatar olarak
nitelendirdikleri bilinmektedir.
Bununla
birlikte, Tatar adı bugün de varlığını devam ettirmekte ve İdil-Ural, Sibirya
ve Kırım’daki Müslüman Türk halkların müşterek
adı olarak kullanılmaktadır. Bu ad Altın Orda devletinin yıkılışından sonra
olasılıkla Ruslar tarafından bu bölgelerdeki Türk boylarına verilmiştir. Çarlık
Rusyasında, Ruslar ele geçirdikleri bütün Türk boyları için “Tatar” sözünü
kullanmışlardır. Sovyet devrinde ise, “Tatar” sözünün Türk karşılığı olarak
kullanımı terk edilerek, bunun yerine her Türk boyunun kendi adını kullanması
usulü kabul edilmiş, Tatar deyimi ise, sadece Kazanlılar ile kısmen Kırım
halkına verilmiştir.
Kancı, Tuba
Türkİye Cumhurİyetİ
Ders Kİtaplarında Kadınlık ve Erkeklİk Kurguları (1928-1945)
Türkiye
Cumhuriyeti’nin ulus-devlet olarak inşası bir sosyal mühendislik projesini
beraberinde getirmiştir. Toplumsal cinsiyet ise bu sosyal mühendislik projesi
bağlamında Cumhuriyet’in yeni vatandaşlarını yaratmakta kullanılmıştır.
Toplumsal ve kültürel değişimin öngördüğü yeni kimlikler, ideal kadınlık ve
erkeklik kurguları etrafında şekillenmiş, böylece Cumhuriyet’in yeni
vatandaşları, Cumhuriyet’in “yeni kadın” ve “yeni adam” kimlikleri etrafında
yaratılmıştır.
Bu
bildiride, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ve ilk dönemlerindeki kimlik inşa
projelerinin temelinde yatan marjinalleştirilmiş ve bastırılmış ya da hegemon
hâle getirilmiş kadın ve erkek kimliklerinin devlet tarafından nasıl
kurgulandığı incelenmektedir. Bu dönemde, kadınlık ve erkeklik kurguları, hem
birbirlerinden farklılaştırılarak, hem de birbirlere dayanan, birbirlerini
tamamlayan bir şekilde, diyalektik ve hiyerarşik ilişkiler içinde
oluşturulmuşlardır.
Kimlik
söylemi analizlerinde ders kitapları temel bir kaynak oluştururlar. Türkiye’de
de eğitimin devlet tarafından gerçekleştirilen bir süreç olarak tasarlanması ve
devletin ders kitabı üretim süreçlerindeki etkisi nedeniyle, ders kitapları
sosyal mühendislik çabalarının temel araçlarından biri olarak görülebilir.
Dolayısıyla bu bildiride, kadınlık ve erkeklik kurguları, bu kurguların içinde
yer alan unsurlar, bu kurguların milli eğitim ders kitaplarındaki yansımaları
üzerinden analiz edilmekte, kimlik inşa projesinin temelindeki ana öğeler ve
bunların birbirleriyle ilişkileri açığa çıkarılmaya çalışılmaktadır.
Kaplan, İsmail
Türkİye
Cumhurİyetİ’nde “İyİ Yurttaş” Olmak
Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşturmaya çalıştığı kimlik, Cumhuriyet
kurucularının konuya ilişkin görüşleri, çıkarılan yasalar, yapılan inkılaplar
ve meydana getirilen kurumlara verilen görevler çerçevesinde incelenecektir.
İyi yurttaşlık temelinde tanımlanan kimliğin oluşturucu öğelerinde, Türk
ulus-devletinin kuruluş, yerleşme ve yeniden üretim/süreklilik kazanma
dönemlerinde süreklilik gösteren ve değişen yönler birbirleriyle etkileşimleri
içinde değerlendirilecektir. Uluslararası ortam ile yurtiçi koşulların konuya
etkisi somut gelişmeler temelinde ele alınacaktır.
Bu
bağlamda, tek-parti dönemi, çok partili yaşama geçiş, 27 Mayıs 1960, 12 Mart
1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 ve günümüz, kimlik oluşumu odağında anlamlandırılacaktır.
Milliyetçilik, din ve faydacı-akılcılığın “muasır medeniyet”e ulaşma hedefi
doğrultusunda birbirleriyle nasıl ilintilendirildiği ve günümüzün kimlik
başarılarını/ başarısızlıklarını nasıl hazırladıkları üzerinde durularak genel
bir değerlendirme yapılacaktır.
Kaplan, Melike
Kadın ve Kİmlİk:
Türkİye’de İkİ Ünİversİte Örneğİnde Kadın Çalışmaları
Sosyal/kültürel
antropoloji içinde ilk toplumbilimci ve antropologların, aile ve akrabalık
kurumlarını genel evrim kuramı doğrultusunda açıklamaya giriştikleri dönemlerde
“cinsiyete dayalı soy örgütlenmesi” kuramından başlayarak ele aldıkları “kadın”
konusu, uzunca bir süredir sosyal bilimlerin hemen her dalında önemli çalışma
alanlarından biri hâline gelmiştir. Günümüzde “toplumsal cinsiyet ilişkileri”
çerçevesinde yeniden şekillenen “kadın” konusu, antropolojik literatürde de her
daim gündemde kalmıştır.
Bu
çalışmada yaklaşık iki yıl süren araştırmalarımız sonucu derlediğimiz bilgiler
ışığında, Türkiye’de bu alanda “öncü” iki üniversitenin (Ankara Üniversitesi ve
ODTÜ) “Kadın Çalışmaları” programlarından yola çıkarak, üniversitede kadın
çalışmaları programlarında çalışan öğretim üyeleri ve öğrencilerin kimlik
oluşturma süreçlerini, bu süreçte yaşadıklarını, paylaşımlarını ve sorunlarını
dikkate alarak değerlendireceğiz. Ayrıca, kadın çalışmalarının günümüzdeki
durumu, kadınlar arasındaki dayanışma ve sorunlar—kimlik bağlamında—tartışmaya
açılacaktır.
Karakaya, Serdar
TÜRK SİNEMASINDA ALT-KİMLİK OLUŞTURMA
SÜRECİNDE AZINLIKLARIN SUNUMU VE BİR ÖRNEK: SALKIM
HANIMIN TANELERİ
Sinema
sanatı, diğer sanatlara göre daha karmaşık ve çok-katmanlı bir yapıya sahiptir.
Tüm sanatların birleşimi olarak yedinci sanat olduğu savı, bu çok-katmanlılıkla
açıklanabilir. Sinema sanatı bu yanıyla güçlü bir imgelem oluşturma aracıdır.
Bu imgelem yaratma gücü, sinema seyircisinin değer yargılarına doğrudan ve
aracısız ulaşma yetisine sahiptir. Yarattığı ve sunduğu ana ve yan karakterler,
iyi-kötü, varsıl-yoksul, dürüst-dolandırıcı, masum-suçlu, zalim-yufka yürekli
ve benzer zıtlıklar formundadır. Batı ve Avrupa sinemasında var olan
derinlemesine kişi ve karakter analizlerine Türk sinemasında sıklıkla
rastlanmaz. Kişi ve karakterler genel olarak şablonlardan oluşur. Bu
şablonlardan biri de, azınlıkların kimlik ve kültür olarak sunuluş biçiminde
kendini gösterir. Güneydoğulu, Rum, Ermeni, Yahudi film kişilerinin sunumunda
yerleşmiş tutumlar vardır. Örneğin güneydoğulu; cahil, fırsatçı, kaba sabadır.
Rum; fahişe, uşak, aşçı, esnaf gibi olumsuz veya silik karakterdir. Yahudi;
güvenilmez, paragözdür.
Bu
bağlamda Türkiye toplumunun azınlıklara bakışında Türk sineması ürünlerinin
büyük etkisi olmuştur. Bu çalışmada, genelde Türk sinemasının azınlıklara
kimlik ve kültür olarak bakışı ve özelde bu bakış ışığında bir edebiyat
uyarlaması olan Salkım Hanımın Taneleri
(1999, yön. Tomris Giritlioğlu) filmindeki yansımaları ele alınacaktır. Yöntem
olarak filmin yapısal ve sinematografik özellikleri yüzeyden derine inilerek
irdelenecek ve film kişileri ve bunların sunuluş biçimi ortaya çıkarılacaktır.
Karaosmanoğlu, Kübra
Dinçer-Durmuş, Oya
KİMLİK OLUŞMASINDA ETKEN OLARAK
BÖLGESEL/YEREL KİMLİK BAĞLAMINDA MUĞLA KİMLİKLERİ ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA
Güneybatı
Anadolu’nun hemen hemen tüm ilçeleri birer turizm beldesi olan Muğla ilinde
yaşayan halkın en belirgin özelliklerinden birisi, yaşadığı ortama ait olan
kimliğini sürdürme tutarlılığıdır. Merkez ilçe ve diğer ilçelerin ticari
potansiyel ve coğrafi konum farklılıkları bu kimliklerin oluşumunda önemli bir
yer tutmaktadır. İlçeler kıyı bandı üzerinde yer aldığı için zaman içerisinde
gerek aldığı gerekse verdiği göçlerin etkisi ile farklı kültürlerle (örneğin,
adalı kültürü) ve bu kültürlerin yan fenomenleriyle tanışmıştır (örneğin
denizaşırı ticaret). Bunun yanı sıra merkez ilçe ise coğrafi mekân olarak daha
yüksek bir alanda kurulmanın etkisi ile ticaretten uzak, daha çok toprak
kültürüne dayalı bir kapalı ekonomi sürdürmüştür.
Merkez
ilçe ile diğer ilçeler arasındaki farklılıklardan göze batanı, “dil (ağız)”
konusundadır. Her bir ilçe sözcük ve sözcük takıları konusunda zengin bir
yapıya sahiptir. Örneğin, merkez ilçede “geliyorum” “gelipdurum” olarak şekil
bulurken aynı yüklem Fethiye’de “geleyazdım” şeklinde karşımıza çıkar. Muğla
ili genelinde örneğin tüm düğün yemekleri hemen hemen aynı türlerden
oluşmaktadır. Farklılıklar, bireyin sosyal statüsünden kaynaklanmaktadır.
Ayrıca oynanan geleneksel halk dansları da ayrıntılarda birbirinden ayrılır.
Yörede yapılan dokuma ve kilimler, motif ve renklerin kullanımı aracılığıyla, ait
oldukları yerin kimliğini belirtirler. Yöre haklı için Muğlalı kimliğini
taşımak ancak ve ancak ilin coğrafi sınırları dışında söz konusu iken, il
sınırları içerisinde ilçe kimlikleri hakimdir. Konuşmayı yeni öğrenen bir
çocuktan, bir genç, orta yaşlı ya da yaşlı bir kişiye kadar farklı yelpazedeki
bireylere “Nerelisin?” sorusu yöneltildiğinde, alınan yanıt “Marmarisli’yim,
Milaslı’yım, Yatağanlı’yım, Bodrumlu’yum vb.,” olacaktır.
Kaya, Turhan
Anadolu’nun
TOPLUMSAL Yapısında Türk Kİmlİğİnİn oluşumunda “alp,” “eren,” “gazİ” ve “velİ”
tİplerİ Üzerİne Düşünceler
Türk toplumunun, Orta Asya’dan Anadolu’ya
uzanan varlık alanında yeri ve rolü ele
alındığında bir kimlik belirleme çabasıyla karşı karşıya bulunduğu görüşü
ileri sürülebilir. Yüzyıllar içinde Anadolu
coğrafyasında bir millet kültürü oluşmuş ve Türkiye Cumhuriyeti ile yeni bir
döneme girilmiştir.
Türk toplumu bin yılı aşan bir süreden beri ümmet
potası içinde kaynaşmış, bütünleşmiştir. Bu
kimlikte Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde önemli temsilcilerini gördüğümüz “alp,” “eren,” “gazi” ve “veli” tiplerinin rol ve özellikleri gereğince sorgulanmamıştır.
Dede Korkut, Yunus Emre, Battal Gazi, Hacı Bektaş Veli gibi toplum önderlerinin
bu oluşumdaki yeri ve etkileri araştırılması gereken sosyolojik gerçekliktir.
Türkiye Cumhuriyeti anayasasının başlangıç
kısmı Türk kimliğinin özünü ortaya koymuştur: Bu
oluşumda Türk kimliği—Osmanlı deyimiyle—“millet-i
aslî” veya “millet-i hâkime,” veya günümüz sosyal antropolojisinde
kullanıldığı tarzda, “Büyük Toplum” veya
“Egemen Toplum” rolünü oynamaktadır. "Millet
iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenlik
kayıtsız şartsız Türk milletine aittir.” Türk milleti, anayasamızda bir olgu, bir gerçektir. Türkiye Cumhuriyeti,
Türk varlığı, Türk devleti gibi
birçok kavramda yine ortak payda
"Türk" gerçeğidir.
Bu
bildiride kültür atlasımıza yansıyan boyutlarıyla kimlik ve kişilik bağlamında
Anadolu’da “alp,” “eren,” “gazi” ve “veli” tipleri model şahsiyetler ekseninde
irdelenecektir.
Keskin, Ferda
KÜLTÜREL PRATİKLER, KİMLİK SORUNLARI, TEORİK
ÇERÇEVELER: TÜRKİYE'DE YAPILAN KÜLTÜREL ÇALIŞMALAR NEREDE DURUYOR?
Bugün
Türkiye’de yapılan kültürel çalışmaların önemli bir bölümü kimliklerin bireysel
ve toplumsal düzeyde, ve farklı ekonomik, kültürel, toplumsal, politik
stratejilere göre kavramsallaştırılma, kurulma ve benimsenme biçimlerinin
analizine ayrılmaktadır. Dolayısıyla bu çalışmalar, bütünselleştirme
süreçlerinin, bireyselleştirme tekniklerinin ve direniş biçimlerinin, yerel
kültürel bağlamları içinde anlaşılabilmelerini sağlayacak arka planı
sağlamaktadır.
Bu konuda
özellikle lisansüstü öğrencilerinin yaptığı çalışmaları çıkış noktası alarak,
kimliklerin kavramsallaştırılma ve benimsenme pratiklerinin analizlerini motive
eden kaygılar ile bu analizlere yön veren kavramsal çerçevelerin altını
çizmeye; ve bugün, Türkiye’de yapılan çalışmaların önemli bir veçhesini
oluşturan kültürel çalışmaları, küresel dinamikleri bağlamında, konumlandırmaya
çalışacağım.
TÜRKİYE’DE KÜLTÜREL KİMLİK SORUNU VE
DEMOKRATİKLEŞME: ÇOK-KÜLTÜRLÜ ANAYASAL VATANDAŞLIK
Türkiye’de
özellikle 1980’lerden bu yana Türk modernleşmesinin yaşadığı değişim ve
dönüşümlerin kurucu öğelerinden biri de, kültürek kimlik olgusu, ve bu olgu
üzerinden gelişen kimlik siyasetleri oldu. Kültürel kimlik, bir taraftan
modernleşme sürecinin devlet, ekonomi ve kimlik düzeyinde işleyiş tarzını
eleştirel bir çözümleme sürecine sokulmasını gerektirirken, diğer taraftan da
etnik ve dinsel temelde ciddi çatışmaların ortaya çıkmasına yol açtı. Bugün,
Türkiye’de devlet-toplum/birey ilişkilerini kültürel kimlik olgusunu
tartışmadan anlamak olanaklı olmadığı gibi, kimlik-temelli taleplere, sorunlara
ve çatışmalara demokratik çözüm bulmak da bir gereklilik olarak karşımızda. Bu
sunuşta, hem kültürel kimlik olgusunun farklı-boyutları içinde eleştirel
çözümlemesini yapmaya çalışacağım, hem de kimlik-temelli taleplere demokratik
çözümün “çok-kültürlü anayasal vatandaşlık” kavramında yattığını önereceğim.
Kılıç, Engin
İmparatorluktan
Cumhurİyete Türk Ütopya Edebİyatında Yenİ Kİmlİk Önerİlerİ
Türk
edebiyatında bir iki istisna dışında ütopya yazılmadığı düşüncesi genelgeçer
bir hâle gelmiştir. Oysa gerek Cumhuriyet öncesinde gerek Cumhuriyet döneminde
önemli sayıda ütopya yazılmıştır. Ancak bu eserlerin nitelikleri, içerdikleri
zengin malzeme ve içine doğdukları kültürel ve siyasal atmosferle etkileşimleri
yeterince incelenmiş değildir. Bildiride bu ilişki çerçevesinde bu ütopyalara
yansıyan yeni kimlik ve öznellik önerileri ele alınacaktır.
Cumhuriyet
öncesinde yazılan eserler dönemin Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük gibi
rakip ideolojilerinin birer edebi izdüşümü gibidirler. Bu eserler savundukları
ideolojilerin gelecekte ortaya çıkaracağı “ideal” durumları resmederek
yazıldıkları dönemin konjonktürüne yönelik yeni birer kimlik önerisi sunarlar.
Cumhuriyet
döneminde yazılan ütopyalarda ise Kemalizm’in 1930’ların tek parti rejiminin
yorumu esastır. Bu metinlerde yazıldıkları döneme yönelik eleştiri dozu azalır
ve Kemalizm'in biçimlendirdiği yeni Türk yurttaşı kimliği hepsinin ortak ülküsü
olarak kendini gösterir.
Bu iki
dönemde yazılan ütopyaların önerdikleri kimlik modelleri arasındaki benzerlik
ve farklılıklar, Türkiye’de 20. yüzyılda yaşanan kültürel dönüşümün edebi
yansımaları olarak incelemeye değerdir. Bildiri, “en siyasi edebiyat türü”
olarak bilinen ütopyalar üzerinden Türk kimliğinin söz konusu dönemlerde ne
yönde biçimlenmesinin arzulandığını tartışmayı amaçlamaktadır.
Kılıçbeyli, Elif Hatun
Sovyet-Sonrası
Süreçte Avrasya’da Türk Kİmlİğİ
Ekim
Devrimi sonrası Sovyetler Birliği’nin oluşum sürecinde bu birliğe 1920’li
yıllarda Orta Asya’da ve Sovyet Rusya’da bulunan Türk kökenli özerk veya yarı
özerk devletler üye olmuşlardır. Orta Asya ve Doğu Asya’da bulunan farklı
yapılardaki Türk kökenli gruplar, önce siyasal oluşumlara dönüşmüşler; ardından
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ile bütünleşme sürecinde sosyal
ve ekonomik gelişmeleri yaşamışlardır. Çağdaş yaşam ve sosyo-ekonomik gelişime
uyum sağlama fırsatını ve faydalanma şansını yakalayan bu Türk kökenli özerk
veya yarı-özerk devletler, bir yanda gelenekleri sürdürme düşünceleri, diğer
yanda modernleşmenin getirdiği yenileşme hareketleri arasında kaldılar. Bu
dönemde kimlik sorgulamaları, gelişim sürecinin olumluluğundan etkilendi. Orta
Asya ve Sovyet Rusya’daki Türk kökenli devletlerin ve grupların, SSCB ile
bütünleşmeleri II. Dünya Savaşı ile farklı bir boyuta taşınmıştır. II. Dünya
Savaşı sonrasında yaşanan siyasal sorunlar ile zorluk içinde yaşanan Stalin
dönemi, ardından yumuşama süreci olarak nitelenebilecek Kruşçev ve Brejnev
dönemindeki kimlik sorgulamaları; nihayetinde Polit Büro’nun genel sekreteri
Gorbaçov döneminde dağılan SSCB ile yeniden tanımlanan “Türk” kimliği
dönemleriyle ortaya konulmaktadır. SSCB-sonrası süreçte yeniden “egemenlik”
ilanları ile başlayan, dünyayla yeni bütünleşme sürecinde Orta Asya ve
Avrasya’da Türk kimlikleri, yeniden tanımlanmaktadır.
Kırca-Schroeder, Süheyla
Küresel Müzİk
Kültürlerİ ve Melez Kİmlİklerİn Etnografİsİ
Son onlu
yıllarda, özellikle yeni iletişim teknolojileri ve medyanın etkisiyle kültürlerarası iletişim
ve yeni kültürlere açık olma konusunda belirgin bir artış oldu. Küresel düzeyde gelişen yeni
ekonomik ve kültürel yapılanmalar küresel ve yerel arasındaki ilişkiyi
dönüştürdü ve yerel küreselle bağlantılı akışkan bir alan olarak görülmeye
başlandı.
Günümüzde küreselleşme akışkanlığa ait herşeyi ve parçalanmış sosyal kimlikleri
kapsar. Küresel kültürel ürünlerin ve dış kültürel dinamiklerin yeni kültürel
ortamda kendine uydurulması ve emilmesi sürecinde yeni kültürel oluşumlar ve
kültürel kimlikler ortaya çıkar. Kültürel melezleşme olarak bilinen bu
yaklaşım, yabancı kültürden yeni bağlamlarda yeni anlamlar üretilmesine ilişkin
sürece işaret eder.
Bu çalışmada, yeni kültürel pratiklerin ve kimliklerin oluşmasını sağlayan
bu süreci incelemeyi amaçlıyorum. Yerelle küreselin ilişkisini ve yeni (melez)
kimliklerin oluşumunu müzik ve gençler üzerinden inceleyeceğim. Müzik,
gençlerin kimlik oluşumunda önemli bir yer tuttuğundan ve coğrafi ve kültürel sınırları
aşan bir kültürel pratik olduğundan çalışmam müzik ve eğlence kültürü üzerine
yoğunlaşacaktır. Şehirde yaşayan gençlerin kimliklerinin inşasında rol oynayan
iç ve dış dinamiklerin neler olduğunu, bunları kendi içlerinde nasıl müzakere
ettiklerini, kültürel kimliklerini nasıl algıladıklarını ve deneyimlediklerini
inceleyebilmek için etnografik araştırma yöntemini kullanacağım. Bu yöntem,
Batı dışındaki kültürel bağlamlarda oluşan kültürel kimlikleri ve
yerel-ulusal-küresel ağların ve güç ilişkilerinin nasıl işlediğini anlamak için
önemli araçlar sunacaktır.
Kocaoğlu, Timur
SOVYET
SONRASI KİMLİK ARAYIŞLARI: YENİ TÜRK CUMHURİYETLERİ
VE RUSYA FEDERASYONU İÇİNDEKİ TÜRK BÖLGELERİ
Eski Çarlık Rusyası ve sonraki Sovyetler Birliği’nde yaşamış olan Türklerin
“Kimlik Sorunu” üç ayrı dönemde incelenmesi gerekir: 1. Sovyet öncesi Dönem
(1900-1920); 2. Sovyet Dönemi (1920-1991); 3. Sovyet Sonrası Dönem
(1992-günümüz).
“Sovyet Öncesi Dönem”de çeşitli Türk boylarının modern ulusal kimlikleri
oldukça özgür bir ortamda ve belirli bir devlet baskısı olmadan yeşermeye
başlamıştı. Bu konuda her Türk boyu içerisinde birbirinden farklı görüşler
vardı ve onlar arasında bazen heyecanlı tartışmalar yüz veriyordu. Bazı
aydınlar yerel boy kimliklerini öne çıkarmaya çalışırken, başkaları ise, yerel
kimlikler yerine “Türk” gibi kökü çok eskilere varan genel bir ulusal kimlik
veya Türkistan ve İdil-Ural gibi geniş coğrafi bir kimlik üzerinde ısrar
ediyorlardı. Bu sırada ise, çeşitli Türk topluluklarının halk çoğunluğu “Müslüman”
gibi dinsel, Bakülü, Kırımlı, Kazanlı, Taşkentli, Ferganeli, Kaşgarlı gibi
kentsel veya bölgesel, bazıları da Türkmen, Kazak, Kırgız gibi geniş boy veya
Kıpçak, Bugu, Yomut, Nogay gibi daha küçük boy bilinçli kimlikleri geleneksel
olarak sürdürüyorlardı.
Bu dönemde Türk aydınları arasındaki çeşitli kimlik arayışları ve oldukça
medeni düzeydeki tartışmalar, Çarlık idaresi yerine kurulmuş olan özerk Türk
hükümet ve yeni bağımsız devletlerinde sürdüyse de, bu topraklarda Sovyet
sömürge egemenliğinin yerleşmesinden sonraki ikinci dönemde (Sovyet Dönemi:
1920-1991) ulusal kimlik konusundaki bu çok görüşlülük ve tartışmalar sona
erdirildi ve yalnız Moskova’nın masa başında belirlediği yeni ulusal kimlikler
Türk boylarına tartışmasız kabul ettirildi. “Kimlikler Kompartımanlaşması” diye
de adlandırılan bir yöntemle, her değişik Türk boyunun ulusal kimliği,
kendisine yakın veya uzak başka Türk boylarından bıçak sırtı gibi
“farklı”laştırıldı. Çok sayıdaki örnekte oldukça “yapay” olarak yaratılmış bu
Sovyet dönemi kimlikleri daha Sovyet dönemi sona ermeden, özellikle 1970 ve
1980’lerde çeşitli Türk boyları aydınları tarafından sorgulanmaya başladı.
Bazı bölgelerde altmış beş ve bazı bölgelerde yetmiş yıl süren Sovyet
döneminin 25 Aralık 1991’de sona ermesinden sonra ise, çeşitli Türk boyları
yeniden bir “ulusal kimlik” arayışı ve tartışmasına girdiler. Bu son dönemde,
hem tarihsel dönem (1900’ler öncesi) hem de modern her iki geçmiş dönem (Sovyet
öncesi ve Sovyet)’e ait kimlik sorunları yeniden ortaya çıktı. Oldukça karışık
düşünceler ve çeşitli görüşlerdeki Türk aydınlarının bazen özgürce, bazen de
bulundukları devletlerdeki baskıcı politika dayatmaları nedeniyle sınırlı
olarak yeniden tartışmaların alevlendiği bu dönemde her Türk boyu için “ulusal
kimlik” sorununun nasıl çözümleneceği kesin olarak bilinmemektedir. Yine bu son
dönemde, Sovyet öncesi dönem (1900-1920)’deki yerel ulusal kimlikler ile daha
geniş kapsamlı ve toparlayıcı “Türk” ulusal kimliği birbiriyle çatışmaktadır.
Koçak, Cemil
CUMHURİYETTEN ÖNCE TÜRKİYELİLİK KİMLİĞİ
ÜZERİNE BİR MECLİS TARTIŞMASI ÜZERİNE NOTLAR
Cumhuriyetten
hemen önce “Heyeti Mahsusa” dolayısıyla TBMM’de gündeme gelen bir tartışma,
aslında Türk milliyetçiliğinin bu sıradaki algılanması açısından da ilginç ve
önemli ipuçları sergilemektedir. “Heyeti Mahsusa(lar)” ile ilgili
tartışmalarda, yasanın meclisteki görüşmelerine ve tartışmalarına yeterince yer
verilmediğinden olacak, daha o tarihte bugün pek hararetle (yeniden)
tartışılmaya açılan bazı kavramları bulmak şaşırtıcı da sayılmamalıdır. Çünkü,
bu tartışmalar bize bir yandan Türk kimliği hakkında, Türklük, Türk (olmak),
azınlık (olmak), Türkiye ve Türkiyelilik kavramlarına ilişkin, dönemin meclis
üyelerinin (farklı ve çeşitli ve çelişkili) görüşlerini sunmakta; diğer bir
yandan, henüz şekillenmekte olan (yeni) Türk milliyetçiliğinin hangi
aşamalardan geçmekte olduğunu göstermektedir.
Bu açıdan
yaklaşıldığında, meclis zabıtları üzerinde, konuşma metinlerinde yapılacak bir
metin analizinin (ve yeniden bir okumanın) bugünkü tartışmaların yeni
olmadığını, bunların benzerlerinin zaten yetmiş yıl önce yapılmış olduğunu
hatırlamamıza imkan sağlayacaktır.
Türk
milliyetçiliğinin oluşum sürecinde meydana gelmiş evrimin, bugünkü kimlik
sorunları üzerindeki etkilerini de, tarihsel bir arka plan yardımı ile yeniden
yakalamak mümkündür.
Koçak, Orhan Kemal
EDEBİ ANLATIDA ÇOKSESLİLİK: GÜNÜMÜZ
ROMANLARINDA PARÇALANMIŞ KİMLİKLER
Dünya,
film yönetmeni Wim Wenders’in bir kahramanına söylettiği gibi, “her bir
yurttaşı kadar parçaya” bölünmüşse, bizler de uç uca eklenmiş kimlik
parçalarından oluşan bireyler değil miyiz? Her bireyi “özel” kılan kimliklerin,
aslında buharlaşabilecek kadar seyrelebilen bir uçuculuğa mı, yoksa
işlevsellikleriyle insanın kendi emrine koştuğu bireysel iradesinin güç merkezleri
mi olduğu ise tartışılır bir konudur. Bu durumda insanın çevresini ve kendisini
algılamasında bir parçalılık hissinden söz edilebilir. Romancı, kendi yarattığı
kurgusal dünyanın tanrısı olma iradesiyle, anlatısındaki çoksesliliğe müdahale
edip yönetebilen, hiyerarşisini bozan, zamanlamasını ve ağırlık merkezlerini
değiştirebilen bir güce sahiptir. Edebi alanda klasik olandan belirgin bir
kopuşun görülebileceği yeni anlatılarda, bir “çokseslilik” belirgin olarak
ortaya çıkmaya başlamıştır. Geleneksel romanın dönüşümünün başladığı, öykü
zamansallığı yanında kahramanın da birbirinden farklı seslere, kimliklere ve
boyutlara bölündüğü anlatı, aynı zamanda bu çağın görselliğini dile
getirişiyle, yine ona tanıklık eder. Artık anlatının merkezsizleşmiş katmanlarında
birer başka kimlikle dolaşan kahraman, serüveni boyunca değil, “her an”
başkalaşmaktadır.
Bu
bildiride Orhan Pamuk'un Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı ve diğer romanları, tanıklık ettiği çağı yine
onun görselliğiyle anlatan, edebi kurguda bir biçeme dönüşmekten çok anlatı
dilleri bakımından akrabalık ilişkileri kurabileceğimiz diğer roman
örnekleriyle (William Faulkner, James Joyce, Italo Calvino, Paul Auster vb.’nin
romanları) karşılaştırılarak incelenecektir.
Kolbaşı, Ahmet
19. Yüzyıl Sonlarında
Mİllİ Kİmlİk Oluşturma Yolunda Osmanlı Ermenİlerİnİn Vİlayet-İ Sİtte’de
Ermenİstan OLUŞTURMA Çabaları
Osmanlı
toplum yapısı içinde dine dayalı millet sistemi esasına göre yer alan
gayri-Müslimler, varlıklarını dini kimlik içinde muhafaza ederek
sürdürmüşlerdir. 19. yüzyılın başlarından itibaren ekonomik, siyasi ve
toplumsal sebeplerden Osmanlı millet sistemi yara almaya başlamış ve bu zamana
kadar Osmanlı tebaası olarak yaşayan gayri-Müslimler Batılı hükümetlerin
desteğini almışlar, 1829 Edirne Anlaşması ile Sırplar özerklik, Rumlar ise
bağımsızlık elde etmişlerdir.
1877-1878
Osmanlı-Rus savaşında Osmanlı devletinin yenilmesiyle gayri Müslimlerin
çabaları daha da hızlanmış ve aynı yöntemle Bulgaristan özerk hâle gelmiş,
Ermeniler ise Yeşilköy anlaşmasının 16. ve Berlin antlaşmasının 61. maddesi ile
kendilerine sağlanan bazı haklar ile ümide kapılmışlardır.
Osmanlı
Ermenileri’nin Osmanlı topraklarında geniş bir sahaya yayılmış olarak
yaşadıkları halde böyle bir ümide kapılmaları yeni bir maceranın başlangıcı
olmuştur. Osmanlı Ermenileri Batılı hükümetlerin ve çevrelerin desteğini
alacaklarını hesap ederek Osmanlı ülkesinde Vilayet-i Sitte olarak anılan ve
yaklaşık olarak Anadolu’nun yarısına yakın bir bölgeyi Ermenistan olarak kabul
ederek bu temele dayalı iddialarını geliştirip savunmaya ve uygulamaya
başlamışlardır. Bu dayanaksız iddiaların sonucunda girişilen hareketler kısa
zamanda teröre dönüşmüş ve Osmanlı hükümetini sürekli uğraştırmıştır. Sonuçta
böyle hayali ürünlere dayalı hareketler hem Türk hem de Ermeni toplumunu büyük
acılara sürüklemiştir. Bu bildiri çalışması bu dönemde Ermenilerin milli kimlik
edinmek için Osmanlı ülkesinde giriştikleri vatan edinme çabalarını ve bunun
sonuçlarını irdelemek ve bu konudaki tarihi gerçekleri, ilgili arşiv
belgelerinden yararlanarak açığa çıkarmak amacını gütmektedir.
Kolukırık, Suat
Çingene Olduğu Düşünülen Gruplarda Kimlik: Teber (Abdal) ve Elekçi Kimliği
Teber
(Abdal) ve Elekçi gruplarına Türkiye’nin pek çok bölgesinde rastlamak
mümkündür. Çoğu zaman giyim tarzlarıyla, iş ve meslek yönünden Çingeneler’e
olan benzerlikleri, onların Çingene olarak tanımlanmasına neden olmaktadır.
Ancak yarı göçebe veya yerleşik yaşama yeni geçen gruplar olarak Teber ve
Elekçiler Çingene tanımlamasını kabul etmemektedir. Teber ve Elekçi gruplarının
belirgin özelliği, homojen özellikler taşımamasıdır. Bu gruplarda, din
benzerliği ifade ederken, dil ve mesleki uğraşlar farklılaşmayı ifade
etmektedir. Diğer bir ifadeyle Teber ve Elekçiler, Müslüman-Alevi inanışa sahiplik
noktasında benzer, dilsel farklılık ve Elekçilerin manifaturacı, Teberlerin de
çoğunlukla müzisyen olması nedeniyle birbirlerinden ayrılmaktadır. Bu
özelliklerinin dışında bahsedilen gruplar, hem kendilerine yakın, hem de
kendilerinden farklı grupları aralarında barındırabilmektedir.
Bu bakış açısından hareketle çalışmada Teber, Elekçi ve Çingene kimlikleri
analiz edilecek ve Teber ve Elekçilerin hayat tarzları sosyolojik olarak
irdelenecektir. Vaka analizi (case study)
tekniği kullanılan çalışmanın alanı Isparta’daki Karakavak ve Zafer
mahalleleridir.
Kompotiati, Sophia
DISCOVERING EAST FROM WEST: THE
REVIVAL OF TURKISH ETHNIC MUSIC
Within the past few years in Turkey, musics from marginalized
communities, musics forbidden or forgotten have emerged to the forefront of
musical interest, and sounds that would have been stamped as “too Anatolian”
before, and scorned as “ethnic” or “world music,” are now represented in a more
complex way and as new: sometimes as modern and pop.
In this paper, I will examine the so-called türk etnik müziği and to define its possible relationships with
world music (dünya müziği), debating
some modern issues of cultural and social theory such as issues of power,
resistance, configuration of identity and cultural exchange. Through certain music labels
(Kalan Müzik, Doublemoon etc.) and music stages (Babylon Music Club, Yeni Melek
Gösteri Merkezi etc.) I will demonstrate how musicians and groups such as
Mercan Dede, Kardeş Türküler, Erkan Oğur, Aynur etc. falter between local and
global identities, how, through their musics, they give local answers to global
music networks.
Based on original material that comes from three years’ fieldwork
of various levels (ethnographic research, bibliographic research,
interviews and observation of many cultural performances in Istanbul), this paper will propose some
new approaches of a music that flows between local and global identities, and
as a different cultural practice moves between “same” and “other,” and between
East and West.
DOĞU’YU BATIDAN KEŞFETMEK: TÜRK ETNİK
MÜZİĞİNİN YENİDEN KEŞFİ
Son yıllarda Türkiye’de, marjinalize edilmiş gruplara ait,
yasaklanmış veya unutulmuş müzikler, müzik alanında ilgi odağı hâline geldi ve
daha önce “fazla Anadolulu” sayılan, müzik şirketlerinin hor görerek “etnik”
veya “dünya müziği” şeklinde sınıflandırdıkları sesler, artık sofistike ve
yenilermiş gibi, hatta bazen modern ve pop olarak sunuluyor.
Bu
bildiride, Türk etnik müziği olarak adlandırılan müzik türü incelenecek,
kültürel ve toplumsal teorinin güç, direnme, kimliğin yapılanışı ve kültürel
alışveriş gibi bazı modern kavramlarından yararlanarak dünya müziği ile olası
ilişkileri tanımlanacaktır. Bazı müzik şirketlerinden (Kalan Müzik, Doublemoon
vs.) ve gösteri mekânlarından (Babylon Müzik Kulübü, Yeni Melek Gösteri Merkezi
vb.) yola çıkarak, Mercan Dede, Kardeş Türküler, Erkan Oğur, Aynur gibi
müzisyenlerin ve grupların yerel ve küresel kimlikler arasında nasıl
bocaladıklarını, müzikleriyle küresel müzik ağlarına nasıl yerel cevaplar verdiklerini
ortaya koyacağım.
Etnografik araştırma, bibliyografya araştırması, görüşmeler ve
İstanbul’daki birçok gösterinin gözlemini içeren üç yıllık saha araştırmasının
özgün malzemelerine dayanan bildiri, yerel ve küresel kimlikler arasında gidip
gelen ve “aynı” ile “öteki,” Doğu ile Batı arasında geçişken, farklı bir
kültürel pratik olarak bu müzik türüne bazı yeni yaklaşımlar sunacaktır.
Komsuoğlu, Ayşegül
Örs, Birsen
Günümüz
Türkİye’sİnde Ermenİ Kİmlİğİ
Bu çalışma 2004 yılı Kasım ayında başlayan ve Türkiye Ermenileri’nin genel
bir profilini çıkarmayı hedefleyen bir yüzyüze görüşme ve anket projesinin ilk
verileri üzerine kurulmuştur. Araştırma süresince yüzyüze görüşülen her bireye
anket de uygulanmakta, ancak anket çalışmasının sınırları görüşme yapılan
bireylerle sınırlı tutulmayıp daha geniş bir kitleye ulaşmak hedeflenmektedir.
Araştırma dört ana bölümden oluşmaktadır. İlki, Türkiye Ermenileri’nin genel
bir profilini çıkarmayı hedefleyen bir çerçeve çizmekte; ikinci bölüm, Türkiye
Ermenileri’nin birey olarak cemaatleri ile ilişki düzeylerini ve cemaat
bağlarının sıkılığını belirlemeyi amaçlamaktadır. Diğer iki bölüm ise, Türkiye
Ermenileri’nin siyasal davranışlarını ve orduya dair algılarını incelemektedir.
Bu bildiride Türkiye Ermenileri ile ilgili yürütülen çalışmanın ilk iki
bölümünde elde edilen sonuçlardan yararlanılarak Türkiye Ermenileri’nin
kendilerini nasıl tanımladıkları sorusuna cevap aranmakta, yöneltilen
sorulardan elde edilen cevaplar bu bildirinin çatısını oluşturmaktadır. Anket
çalışması kapsamında yer alan, Ermenilerin Ermeni cemaati ile bağları
bölümündeki cevapların istatistiksel sonuçları da Türkiye Ermenileri’nin
“Ermeni” kimlikleri ile ilişkisini belirleme amacıyla kullanılacaktır.
Kovanlıkaya-Ergin,
Çağlayan
Bulgar Göçmen Kimliği: Göçmenlerin Anlatılarıyla Üç Farklı Dönem
Bu çalışma, Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç eden “muhacır”ların, üç farklı
dönemdeki göç anlatılarında kimlik sorununu ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Farklı siyasal ve sosyal dinamiklerin yaşandığı bu göç dönemleri; Türkiye’de
tek parti dönemi 1930-1945 yılları arasındaki göç, Türkiye’de çok partili
döneme geçiş ve Bulgaristan’da rejim değişikliği sonrasında 1950’li yıllarda
anlaşmalı göç ve son olarak 1968 yılında “Yakın Akraba Göçü” olarak da adlandırılan
göçlerdir. Çalışmada, sözlü tarih yöntemi ile ortaya konan, sırasıyla dönemlere
ayırdığımız göçlerle Türkiye’ye gelen Bulgar muhacırlarının göç etmeden önce ve
sonrasındaki yaşantılarına ilişkin anlatılarında kimlik tanımlamaları,
farklılıklar ve aynılıklar irdelenecektir. Göçmenlerin, Bulgaristan’daki yaşam
biçimlerinin görünümleriyle korunmaya çalışılan ve ırk, din, değerlerle
beslenen Türk kimliğiyle, oralarda “kendi” mi oldukları yoksa “öteki” gibi mi
hissettikleri sorusuna cevap aranacaktır.
Kömeçoğlu, Uğur
SİVİL KAMUSALLIK VE SOSYALLİK: İSLAMİ
AKTÖRLERİN DÖNÜŞÜMÜ VE MEKÂN
Son yıllarda İslami aktörlerin kamusal mekânları kullanma alışkanlıkları
hızlı bir dönüşüm sürecine girmiştir. Modernlik ve gelenek arasında karmaşık
ifade biçimleri ortaya çıkmaktadır. Kentsel dokuya, tüketim kalıplarına ve
serbest piyasa dinamiklerine dahil olma çabası genç İslami “aktör”leri içeriden
dönüştürmektedir. Kentsel gündelik hayatın küçük kamusal sahnelerinde tecrübe
edilen İslami ve performatif davranış, dini ahlakın korunması kaygısıyla
hareket eden karşı-mekânların oluşumuyla ilişkilidir. İslami tarzda
yapılandırılan sosyal mekâna dayalı kamusallık deneyimleri yeni oluşan Müslüman
orta sınıfların hayat tarzına yönelik taleplerini
karşılamaya çalışmaktadır. Örneğin, genç İslami aktörlerin devam ettiği kafe tarzı mekânlar bu deneyimi kavramak için anlamlı
bir örnek oluşturmaktadır. Genç İslami aktörler neden bu tür mekânlar
aramaktadırlar; bu kamusal mekânlardaki ilişkileri algılama ve yorumlama
biçimlerindeki farklılıklar nelerdir; sözkonusu mekânların algısı kadın ve
erkekler açısından farklılık gösterir mi; grup-içi çelişki noktaları nelerdir;
genç aktörler bu mekânlarda toplumsal cinsiyet temelinde çatışmalar yaşarken
kendilerini öteki gruplar karşısında nasıl konumlandırırlar? Etkileşime açık
mekânlardaki kamusallık deneyimi hangi noktalarda değişimlere, dönüşümlere,
müzakere ve mücadelelere, karşı-muhafazakâr
eleştirilere yol açıyor? İslami aktörlerin bu kamusallık deneyimiyle varlık
gösterirken kendi kimliklerini de dönüşüme uğrattıkları düşünülürse, etkileşime
dayalı kamusal performanslar üzerinden yukarıdaki sorular tartışılacaktır.
Kula-Demir, Nesrin
ERKEK DERGİLERİNDE (YENİDEN) ÜRETİLEN
METROSEKSÜEL KİMLİK
Modern-öncesi
toplumlarda kimlik olgusunun oturmuş, değişmez, durağan nitelikte olduğu ve ait
olunan ekonomik sınıf, aile, etnik köken, cinsiyet gibi, bireylerin doğuştan
getirdiği özelliklerine bağlı olarak ortaya çıktığı varsayılmaktadır. Günümüz
toplumlarında ise, kimlik sorunsalı, bireylerin kendilerini kurdukları ve
başkalarına sundukları bir inşa süreci olarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda
postmodern kimlik dış görünüş, imajlar, tüketim ve boş zaman etkinlikleri
çerçevesinde oluşturulmaktadır.
Postmodern
kapitalizmde tüketim olgusu malların anlamı, kimlik ve cinsiyet rollerinin
oluşturulması üzerine kurulmaktadır. Tüketim toplumunda öznelerin kendi
kimlikleri ile özdeşleşmesi, medya aracılığı ile üretilen toplumsal pratikler
sayesinde gerçekleşmektedir. Toplumsal idealleri yansıtan medya, erkekleri de
tüketici kitle hâline getirmeye çalışan tüketim ideolojisinin doğrultusunda
ideal kadın tiplerinin yanında, ideal erkek tiplerine de yer vermeye
başlamaktadır.
Son
dönemde üretilen ve Türk Dil Kurumu sözlüğüne “bakımlı erkek” açıklaması ile
giren metroseksüel erkek tipinin de, erkeğin homoseksüel etiketine maruz
kalmadan tüketebilmesi için oluşturulmuş bir tanımlama örneği olduğu
düşünülmektedir. Metroseksüel erkek, manikür yaptıran, tırnaklarını cilalayan,
saçını boyayan, küpe takan, dudak parlatıcısı gibi makyaj malzemelerini
kullanan, solaryuma ve epilasyona giden, kısacası dış görünüşüne kadınlar kadar
özen gösteren erkekleri tanımlamak için oluşturulmuş, metropol sözcüğünden
türetilen, şehirli erkek anlamında bir kavram olarak kullanılmaktadır.
Bu
çalışmada Esquire ve FHM gibi erkek dergilerinde yer alan
reklam fotoğrafları incelenerek, önerilen ideal erkek kimliği olarak yeniden
üretilen metroseksüel erkek rol-modelinin ve özelliklerinin ortaya konması
amaçlanmaktadır.
Kuruoğlu, Huriye
ULUSAL KİMLİĞİN İNŞASINDA DİLİN ÖNEMİ VE İKİ
DİLLİ BİR ÜLKE: KIRGIZİSTAN’DA DİL, DİLE BAĞLI KİMLİK VE RADYO-TV YAYINCILIĞI
SORUNLARI
Ulusların
kimlik inşasında dilin ne denli önemli olduğu bilinen bir gerçek. Türkiye’de bu
gerçeğin ne denli farkında olduğumuz tartışılır çünkü insanın ülkesine ait, tek
ve gelişmiş bir dile sahip olmasının ne denli önemli olduğunu anlaması için
sanırım buna sahip olmayan bir ülkede birkaç yıl yaşaması gerekiyor.
Türkiye’de
daha çok 1991 yılından sonra sıkça adını duyduğumuz Kırgızistan’ın trajik bir
dil öyküsü ne yazık ki hâlen sürmektedir. Uzun yıllar önce o coğrafyada çok
etkin olan İslam’ın etkisiyle Arapça alfabeyi kullanan Kırgızistan, daha
sonraki yıllarda Sovyetler Birliği’nin etkisiyle Kiril alfabesine geçmiş, başka
bir deyişle anadilleri olan Kırgızca’yı Kiril alfabesiyle kullanmaya
başlamışlardır. Ancak iş bu kadarla kalmamış, Sovyetler Birliği, o dönemde
izlediği politikaya paralel olarak dil politikasında da kendi kuralları
çerçevesinde yasal düzenlemeler ve icraatlar yapmıştır.
Bağımsızlığın
kazanıldığı 1991 yılına gelindiğinde ise, bilindiği gibi, ilk zamanlar ülke çok
büyük, ciddi ekonomik krizler yaşamış; ne alfabe ne de dille uğraşmak akıllara
bile gelmiştir. Ancak 2004 yılına gelindiğinde dille ilgili çıkarılan bir yasa,
dikkatlerin yeniden bu soruna çevrilmesini sağlamıştır. Hâlen resmi ve devlet
dili olmak üzere iki dili olan Kırgızistan, aynı kaderi paylaştığı diğer yakın
komşularının aksine ulusların kimliğinde bu denli önemli olan anadil sorunun hâlâ çözememiştir.
Ülkede yaygın olan kanıya göre, çok temel ve kökten adımlar atılmadığı sürece
de pek çözebilecek gibi görünmemektedir.
Bildiride
önce Kırgızistan’ın dil konusundaki tarihi kısaca anlatılacak, coğrafi bölgeler
bazında hangi dilin ve neden ağırlıklı olarak kullanıldığına değinilecek ve
daha sonra anadilin kullanılması ve
yaygınlaşması konusunda çok önemli olan radyo ve televizyon yayınlarındaki dil
oranları verilecektir. Son bölümde ise durum özetlenerek çözüm önerileri
sunulacaktır.
Landau, Jacob
The paper will try to reassess Pan-Turkist ideology or rather ideologies,
past and present, in the light of changes in both Turkish and global policies.
A cautious attempt will then be made to predict the lines of its possible
future development.
PAN-TÜRKİZM: DEĞİŞEN İDEOLOJİLER?
Bu bildiri, hem Türk hem de küresel politikalardaki değişikliklerin
ışığında, Pan-Türkist ideolojiyi, daha doğrusu ideolojileri yeniden
değerlendirmeye çalışacaktır. Gelecekte olanaklı gelişme yollarını öngörmek
için dikkatli bir girişim yapılacaktır.
Lewis, Geoffrey
The
invasion of Turkish by Arabic and Persian. The dissatisfaction it caused. Türki-i basit. The simplification of the
language by 19th-century journalism. Only Atatürk could initiate the modern
reform. How much better the results could have been if his suggestions had been
carried out. Söz derleme seferberliği.
Babel – dil kargaşalığı (“Ulusal” is
half Mongolian and half French.) The
escape of the National Library. Some benign neologisms. Has the reform
liberated the language from the yoke of foreign languages? (Partly.) Has it
closed the gap between the languages of the intellectuals and the people?
(Hardly.) A modern folk-tale. A professor’s embarrassment. The reformers’
mistakes, the dark side. The new technical terms, the bright side. The chairman
of the Linguistics and Etymology Commission’s honest confession. Has the reform
impoverished the language? (Yes.) Nurullah Ataç. “Süre,” a Frankenstein’s
monster. How one can identify a Communist. The hatred roused by the Dil Kurumu,
and its downfall. Why the reformers ignored Atatürk’s wishes. Baysal utkusu. The slight return of
Ottoman. Özgürlük and bağımsızlık. A brief final Eyvah!
DİL
DEVRİMİ HALKI BÖLDÜ MÜ?
Arapça ve
Farsçanın Türkçeyi istilası. Bunun yarattığı tatminsizlik. Türk-i basit. 19. yüzyıl gazeteciliğinde dilin basitleştirilmesi.
Devrimi yalnız Atatürk başlatabilirdi. Onun önerileri gerçekleştirilmiş olsaydı
ne kadar daha iyi sonuçlar alınırdı. Söz derleme seferberliği. Babil – dil kargaşalığı (“Ulusal” yarı Moğolca
yarı Fransızcadır.) Milli Kütüphane’nin kaçışı. Bazı selim yeni sözcükler.
Devrim, dili yabancı dillerin boyunduruğundan kurtardı mı? (Kısmen.) Aydınların
ve halkın dilleri arasındaki ayrılığı kapattı mı? (Güçlükle.) Çağdaş bir masal.
Bir profesörün mahcubiyeti. Reformcuların hataları, karanlık yan. Yeni teknik
terimler, aydınlık yan. Dil Encümeni başkanının samimi itirafı. Devrim, dili
fakirleştirdi mi? (Evet.) Nurullah Ataç. “Süre,” bir Frankenştayn canavarı.
Komünistler nasıl teşhis edilir? Dil Kurumu’nun yarattığı nefret ve onun
çöküşü. Reformcular Atatürk’ün dileklerini neden gözardı etti. Baysal utkusu. Osmanlıcanın hafif
dönüşü. Özgürlük ve bağımsızlık. Kısa bir son Eyvah!
Lüküslü, Demet
GENÇLİK: Biyolojik, toplumsal, siyasal ve kültürel kimlikler arasına
sıkışmış bir kimlik
Birleşmiş Milletler tarafından on altı-yirmi beş yaş arasındaki grubu
belirtmek üzere kullanılan gençlik kategorisi, tanımın içinde varolan yaş
sınırlaması yüzünden gözümüze öncelikli olarak “biyolojik” bir kimlik olarak
çarpıyor. Her ne kadar gençlik, ilk bakışta biyolojik bir kimlik olarak gözükse
de, gençlik tarihi üzerine yapılan çalışmalar gençliğin toplumsal olarak inşa
edildiğini ve anladığımız anlamda çocukluk ile yetişkinlik arasındaki geçiş
dönemini oluşturan gençliğin Aydınlanma Hareketi ve modernite ile sıkı bağları
olduğunu ortaya çıkarıyor.
Türkiye örneğinden yola çıkarak “kimlik” olarak gençliğe baktığımızda ise
19. yüzyıldan itibaren modernleşme hareketleri “modern” okullarda yetişen,
Batılı eğitim almış bir kesimin “genç” kimliğinin oluşmasında rol aldığını ve
Jön Türk hareketi ile bu kimliğin “siyasal” bir kimliğe büründüğünü görüyoruz.
Jön Türkler’le başlayan gençlerin, “ilerleme”yi, “yeni”yi ve “çağdaş” olanı
simgelemesi ve gençliğin “kurtarıcı misyonu” Cumhuriyet’in kurulması ile devam
ediyor. Gençlik, toplumsal sorumluluk sahibi, misyonu Cumhuriyet’i korumak olan
siyasal bir kimlik olarak inşa ediliyor. 60’lı ve 70’li yılların Türkiyesi’nde
her ne kadar gençlik “siyasal otorite”ye karşı çıkan, muhalif bir rol oynasa
da, “siyasi bir kimlik” olarak tanımlanmaya devam etmiştir. Kamusal alanda
gençliğin siyasal bir kimlik olarak algılanmasında kırılma noktasını ise 1980
askeri darbesi temsil eder. Darbe-sonrası Türk toplumunda gençliğe atfedilen
siyasi kimlik, “apolitik” veya “depolitize” bir gençlik kimliğidir, ve gençler
(artık bu “siyasal” kimliklerin dışında olarak), “rocker,” “junky,”
“tinerci” gibi alt-kültürlerle, kültürel kimliklerle tanımlanır—siyasal
kimliklerle değil.
Bu bildiri, günümüz Türk gençliğine, 1980 sonrası dönemde yapılan
kantitatif araştırmalar ve on sekiz-yirmi beş yaş arası gençlerle yapılan
seksen mülakat ışığında bakmayı, ve bu 1980-sonrası genç kuşağın deneyim ve hislerini
anlamayı hedeflemektedir. Hem gençlik kimliğinde tarihsel olarak görülen kimlik
değişimlerine değinilecek, hem de günümüz Türk gençliğinde görülen çoğullaşma
(çoğul kimlikler, çoğul yaşam tarzları, vb.) üzerinde durulacaktır. Bildiride,
gençlikten yola çıkarak Türk toplumundaki önemli kimlik değişimlerini anlamanın
olanaklı olduğu ve gençliğin biyolojik bir kimlik, toplumsal bir kimlik ya da
kültürel bir kategori olarak algılanmasının hem gençlik hem de toplum hakkında
önemli ipuçları verdiği savunulmaktadır.
Mardin, Şerif
KİMLİK VE SÖYLEMLERDE KATMANLAR
Çoğu
zaman toplumbilimcilerimiz kimliği kişinin derununda şekillenen bir özellik
olarak görmüşlerdir. Oysa kimlik bir “şey” değil, aslında dış etkenlerle
içselleştirme arasında interaktif bir süreçtir. Bu sürecin en iptidai bir
şekilde betimlenmesinde bile en az iki katmanın ilişkisini düşünmek gerekir.
Bunlardan biri “fikri önderler” adını verebileceğimiz kişilerin “kimlik yapıcı”
fikirleri, diğeri ise bunlardan görünüşte ayrı (belki gerçekte değil), otonom
olarak gelişen fikri çerçevelerdir. Bu otonom fikri çerçeveler gene önderlerin
ya da “subaltern” araştırmaları tarihçilerinin iddia ettiği gibi halk katında
oluşabilen gelişmelerdir.
Son iki
yüz yıllık Osmanlı tarihinden buna örnek olarak, devlet söyleminden ayrı, bir
yönden kendisi muhtelif şekiller alan ve toplumun ayrışması sürecinde ortaya
çıkan “aydınlar”ın İslami söylemi; diğer yönden de, ayrı bir eksende ve
göreceli olarak toplum katında gelişen “Halidî-Müceddidî” söylemleri gösterebiliriz.
Günümüzde bunların bir “kimlik”le ne gibi ilişkileri olduğunun
araştırılabilmesi için, önce “söylemler”in ciddi bir araştırmaya konu edilmesi
gerekir.
Mignon, Laurent
Osmanlı
özgürlükçülüğünün peşİnde: Baha Tevfİk ve Felsefe-İ
Ferd’İ
Felsefe-i Ferd (1914) adlı eserinin sonunda Baha Tevfik (1884-1914), anarşizmi
insanlığın parlak geleceği olarak vaad etmektedir. Bu esere dayanarak çeşitli araştırmacılar
Baha Tevfik’in anarşist mi, liberter mi yoksa sadece liberal mı olduğu konusunda tartışmışlardır. Ancak Baha Tevfik,
kitapta Eflatun’dan Friedrich Nietzsche’ye, Muhyiddin Arabi’den Ludwig
Feuerbach’a kadar birçok düşünürün adını andığı halde, Pierre-Joseph Proudhon,
Max Stirner veya Prens Kropotkin gibi anarşist ve liberter düşüncenin başlıca
temsilcilerinin hiçbirinden söz etmez. Bu nedenle Baha Tevfik üzerinde duran
araştırmacıların kullandığı ve kökenleri Avrupa fikir tarihinde olan
kavramların, onun felsefe-i ferd’ini
tanımlamak için ne ölçüde uygun oldukları incelenmesi gereken bir konudur. Baha
Tevfik her ne kadar bir Avrupalılaşma taraftarıysa da, kullandığı felsefi
kavramların yerlileştirilemesine çoğu zaman özen göstermiştir. Örneğin, monizm anlamında vahdet-i mevcut kavramını kullanması büyük tartışmalara yol
açmıştır. Milliyetçiliğe karşı olmasına rağmen, halkların tarihsel ve kültürel
kimlik ile birikimlerine önem vermiştir: Örneğin, Felsefe-i Ferd’de evlilik kurumuna karşı çıkmasının nedenlerinden
biri evliliğin Türklerin göçebeliğiyle uyuşmamasıdır.
Bu bildirinin amacı Baha Tevfik’in Felsefe-i Ferd’de tanımladığı birey
merkezli özgürlükçü düşüncenin, Avrupa kökenli anarşist düşüncelerin ne ölçüde
bilinçli bir sahiplenilmesi olduğunu irdeleyerek, özgünlüğünü ortaya koymaktır.
Moreau, Odile
20. yüzyIl baŞInda
yabancI ÜLKElerde yaŞayan OsmanlI subaylarInIN KİŞİLİĞİ ve kültürü
Bildiride
20. yüzyıl başında yabancı ülkelerde yaşayan Osmanlı subaylarının kişiliği,
kültürleri ve kendilerini tanımlama kavramları incelenecektir. Bu amaçla örnek
olarak, Akdeniz’in Müslüman bölümünde, bir Osmanlı eğitmeni olan Arif Tahir
Bey’in izlediği yol ele alınacaktır.
Arnavut
kökenli olan Arif Tahir Bey Osmanlı ordusunda kurmay (Erkan-ı Harb) yüzbaşıydı.
İyi eğitimli, “mektepli” adı verilen Osmanlı subaylarının seçkinlerinden
biriydi. 1908 Jön Türk Devrimi’nden sonra,
Müslüman Akdeniz’in çeşitli bölgelerinde hizmet yaptı. 1909-1910 yıllarında
Fas’taki Osmanlı askeri heyetin başkanlığını yaptıktan sonra Mısır’a geçecek,
birçok kez Fas’a geri dönecek ama sonunda Fransızlar tarafından sınır dışı
edilecektir.
Bildiride,
bu subayın, Osmanlı ülkesiyle birleşme noktasındaki Müslüman topraklarındaki
kişiliği, kültürü ve kendini tanımlaması sorgulanacaktır. Osmanlı Devleti
bağlamında—eski Sultan Abdülhamid rejimi gibi Jön Türkler’inki ve Pan-islamist
adı verilen hareketlerle, Mısır eylemci merkezleri karşısında— çeşitli
bağlılıkları gün ışığına çıkarılacaktır.
Türk Ulusal
Kİmlİğİnİn Mİtİk Temellerİ
I. Dünya Savaşı altı
yüzyıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun sonu oldu. Savaş Osmanlı imparatorluğunu
neredeyse parçalanmanın ve Avrupa devletlerine—İngiltere, Fransa ve
İtalya—sömürge olmanın eşiğine getirdi. I. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’de,
dünya tarihine sömürgeciliğe karşı verilmiş ilk başarılı toplu mücadele olarak
geçecek bir hareket başladı. Bu hareket Atatürk’ün liderliği altında şekillendi
ve ivme kazandı. 1919 yılı ortalarında Osmanlı Devleti’nde Atatürk, siyasal
otoritesini ve gücünü söyleminden aldı. Bu söylem milli mücadeleyi
şekillendirdi ve yüreklendirdi, ülke çapındaki küçük ve dağınık direniş
hareketlerini birleştirdi ve değişik ideolojilere mensup fertleri tek bir amaç
çevresinde topladı.
Atatürk’ün siyasal söyleminin etki ve gücü Türk toplumunca ve kültürünce
içselleştirilmiş binlerce yıllık mitlere dayanmaktaydı. Kemalist söylemde belli
başlı beş siyasal mit kurgulandı. Bu
siyasal mitler, Birinci Vazife, Türk Ecdadı, İç Düşman, Kuşatılmış Millet ve
Modern Batı mitleriydi. Bu siyasal mitler Milli Mücadele sırasında halkı
ayaklandırıp peşinden sürükledi. Savaş
sonunda ise yeni formüle edilmiş Türk ulusal kimliğinin temelleri hâline geldi.
Birinci Vazife, ulusun askeri değerlerini tanımladı; Türk Ecdadı, Anadolu
Türkleri’ni Orta Asya’daki hayali atalarına bağladı; İç Düşman, Osmanlı tarih
ve kültüründen kopuşu; Kuşatılmış Millet Türkiye’nin arada kalmışlığını, dünya
siyasetindeki yalnızlığını; Modern Batı ise Batı’ya yönelişi haklı ve yerinde
göstermek için kullanıldı.
Bu araştırma siyasal söylemin “millet” yaratmadaki rolünü incelemektedir.
Mitik sorgulama yöntemini kullanarak Atatürk’ün Nutuk’unu incelemekte, yeni ulusal kimliğe temel olmuş beş siyasal
mitin nasıl ve hangi ideograflar etrafında kurgulandığını sorgulamakta ve bu
kurgulamanın siyasal ve toplumsal sonuçlarını tartışmaktadır.
THE GEOGRAPHY OF CULTURAL STUDIES: TROUBLED
TERRAINS
This
paper will explore some of the problems surrounding the history and subsequent
development of cultural studies. If the approach had its beginnings (in one
version) in a marginal space in a provincial British university, addressing the
specific cultural problems faced by the UK in the late 1960s, trading explicity
(and as a matter of principle) in “grounded theory,” it now sometimes seems to
have become a universalised (and largely Americanised) “export industry”
producing abstracted Theoretical “templates”—with a very big “T”—which are
assumed to be equally valid for cultural analysis the world over. What is the
proper status of the knowledge produced by cultural studies—should it be
understood simply as an Area Studies of the UK or the USA, of little use beyond
those geographical territories? How applicable are its tenets and methods to
non-Protestant, non-imperial, non-EuroAmerican cultures? Is “local” knowledge
better—and if so, how wide (or narrow) are the boundaries of the “local”—and
how are we to avoid the slide into solipsist forms of epistemological
relativism which usually follow from such “localisms’”? What is the
significance of the European origins of the cultural studies project? Is it
still caught in some Hegelian nightmare in which only the West can Know the
Rest—and never (by definition) vice –versa? What hope is offered by Dipesh
Chakrabarty’s project for “Provincialising Europe”—and its forms of
knowledge—and what would this epistemological shift involve for the future of
cultural studies? What is the status of cultural studies’ initial investment in
interdisciplinarity, at a point where its very theoretical hybridity is held by
some to be an ineradicable weakness, when compared with the high Theoretical
knowledges produced by “proper” disciplines?
KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI SAHASI: SORUNLU ALAN
Bu
bildiri, kültür araştırmalarının tarihi ve gelişmesiyle ilgili bazı sorunları
inceleyecektir. Yaklaşım (bir versiyona göre), bir taşra üniversitesinin
marjinal bir alanında, “verilerden hareketle kuram” oluşturma ilkesiyle, 60’lı
yıllarda İngiltere’ye özgü kültürel sorunları ele alarak başladı ise de; şimdi,
kimi zaman, dünyanın neresinde olursa olsun kültürel çözümleme için geçerli
sayılan, soyutlaşmış—kocaman harfli—Kuram şablonları üreten, evrenselleşmiş ve
büyük ölçüde Amerikalılaşmış bir “ihraç sanayi” haline gelmiş gözükmektedir.
Kültür araştırmalarının ürettiği bilginin tam statüsü nedir? Sadece, A.B.D.’nin
ya da İngiltere’nin, ve de o coğrafyaların dışında işe yaramıyacak, Bölge
Araştırmaları mı? Yöntem ve kurallarının, gayri-Protestan, gayri-emperyalist ve
gayri-AvroAmerikan kültürlere ne yararı olabilir? “Yerel” bilgi daha mı iyi—ve
eğer öyleyse, “yerel”in sınırları ne denli geniş (ya da dar)—ve bu tür
“yerellik”lerden ortaya çıkan epistemolojik göreceliliğin kendi içine dönük
biçimlerine kaymamayı nasıl başaracağız? Kültür araştırmaları projesinin
Avrupalı kaynaklarının anlamı ne? Sadece Batı’nın Batı-olmayan’ı
Öğrenebileceği—ama tersinin (tanım icabı) hiç bir zaman
gerçekleşemiyeceği—Hegelyen bir kâbusa mı takılı kalındı? Dipesh
Chakrabarty’nin “Avrupa’yı Taşralılaştırma” projesi—ve bu projenin bilgi
biçimleri—nasıl bir ümit vaat ediyor—ve böylesine bir epistemolojik değişim
kültür araştırmalarının geleceğini nasıl etkiler? Kültür araştırmalarının, kuramsal
melezliğinin tam da, “doğru dürüst” disiplinler tarafından üretilen yüksek
Kuramsal bilgilerle karşılaştırılınca kimilerine giderilemiyecek zaaf göründüğü
noktada, başlangıçta disiplinlerarası olmaya yaptığı yatırımın statüsü ne?
Mutluer, Nil
Geleneksel,
ulusal ve küresel değerler ve bunların siyasal gelişmelerle zaman içinde
değişen anlamı, kimlik oluşumunu etkileyen en önemli unsurlardandır. Bu üç
değerin ortak paydası, moderniteyle kurdukları ilişkiyle şekilleniyor olmaları
ve bu ilişki sürecinde içindeki kimlikleri bir anlamda melezleştirmeleridir.
Modern Türk kimliği çok-katmanlı melezliğin özelliklerini hem içinde
barındırmaktadır, hem de bu melezliğin bir ürünüdür. Diyasporada bu melezlik
yeni değerlere karşı açıklığı ve direnmeyi aynı anda içinde barındıran
paradoksal bir karakteristiğe bürünürken, melezliğin derinliği ve yapısı içinde
bulunduğu toplumun özelliğine göre değişiyor. Diyasporada ulusaşırı (transnational) pratikle yaşayan modern
Türk kimliği kendi kimliğini yeniden inşa ederken küreselleşme ve
milliyetçiliği referans noktaları olarak alıyor. Bu yapılandırmada modernite,
bu referans noktalarının ortak paydası olarak yeniden karşımıza çıkıyor.
Bu
bağlamda, çalışma modernitenin ulusal ve küresel kimliği küçük ve orta ölçekli
girişimcilerin (petit entrepreneurs)
ulusaşırı pratikler üzerinden, Türkiye ile kurdukları ilişkileri de göz önünde
bulundurarak, Londra diyasporasında nasıl yeniden şekillendirdiklerini anlamayı
hedefliyor. Londra’da kendini “modern,” “Türk,” “laik,” “Atatürk ilke ve
inkılaplarını takip eden” kişiler olarak tanımlayan küçük ve orta ölçekli
girişimcilerin sosyal alanında, dokuz ay boyunca gerçekleştirilen katılımcı
gözlem, derinlemesine görüşmeler ve eleştirel söylem analizi bu çalışmanın
yapısını oluşturuldu. Bu çalışma kapsamında küçük ve orta ölçekli
girişimcilerin sosyal alanının seçilmesinin üç temel nedeni vardı. İlk olarak
bu grup hem geldiği hem de göç ettiği ülkenin orta sınıfını oluşturuyor. Bu
bağlamda bir taraftan Türkiye’deki küçük ve orta ölçekli girişimcilerin ve orta
sınıf burjuvazinin özelliklerini taşırken, diğer taraftan girdikleri ticari
ilişkilerle küreselleşen dünya ekonomik sisteminin oyuncuları arasında yer
alıyorlar. Bu konum onların, hem sınıflar hem de sınırlar arasında geçici (transitional) bir özelliğe sahip
olmalarını sağlıyor. İkinci olarak, geçiciliğe sahip olmanın yanı sıra bu
çalışmada yer alan tüm katılımcılar ulusaşırı bir pratikle kimliklerine şekil
veriyorlar. Katılımcılar geldikleri Türk ve yerleştikleri İngiliz toplumlarının
kültürel değerleri içinde yer alıyorlar. Son olarak; girişimci oldukları için,
toplumun hem toplumsal hem ekonomik dinamiği olma işlevine sahipler. Özellikle
Türkiye’de milli burjuvaziyi yaratmak devlet stratejisi olduğundan, devlet ve
burjuvazi oldukça yakın bir ilişkiye sahiptir. Bütün bu nedenler modern Türk
kimliğinin Londra’da kendini yeniden inşa etme sürecinde etkili rol oynuyor.
Nahya, Nilüfer
TÜRKİYE’DE KİMLİK
SORUNU VE ALTERNATİF KİMLİK OLUŞUMLARI: Ankaralı Protestanlar Örneği
Son
yıllarda dünyada ve Türkiye’de yaşanan kimlik sorunları ve bunları çözme
isteği, karşımıza farklı kulvarlarda oluşturulmuş kimlik tanımlamaları
çıkarmıştır. Bu alternatif kimlik arayışları incelendiğinde etnik ve dini gerekçelerle
örülmüş kimliklerin öne çıktığı görülmektedir.
Ankaralı
Protestanlar arasında gerçekleştirilen sözlü tarih ve alan araştırmasına dayalı
çalışmamda, kimlik arayışının bir izdüşümü olarak önceki
inancını/inançsızlıklarını terk ederek Protestan Hıristiyanlığı tercih eden
kişilerin karar verme süreçlerini farklı kültürel gruplara mensup kişiler
üzerinde araştırdım. Araştırma sonuçları, Türkiye’de ve dünyada sol hareketin
yaşadığı çalkantılardan ve gerilemeden, etnik kimlikleri nedeniyle sıkıntı yaşayanlara
dek geniş bir yelpazedeki kişilerin yaşadıkları kimlik bunalımına, bir
Protestan Hıristiyan üst kimliğiyle çözüm bulma çabası içinde olduklarını
göstermektedir.
Araştırmada,
Türkiye’de Hıristiyanlığın sömürgecilikle ilişkilendirilmesi ve din değiştirmenin
hoş görülmemesi gibi nedenlerle, bu yeni Hıristiyanların inançlarını toplumla
bağlarını koruyarak yaşayabilmek için çeşitli uyum mekanizmaları ürettikleri ve
Türkiye’ye özgü yerli bir
Hıristiyanlık tipinin ortaya çıktığı da gözlemlenmiştir.
Çalışma
sonuçları, birtakım farklı gerekçeler yanında, toplumda kendini ifade etme ve
kimliğini rahatça yaşama kaynaklı sorunların din değiştirme kararında etkili
olduğunu göstermektedir. Bu noktada yaptığımız analizlerde kimlik sıkıntılarına
bir üst kimlikle çözüm aramaya çalışan bu kişilerin, Türkiye’deki kimlik
sorunu, çözüm arayışları ve güncel seçenekler konusunda anlamlı veriler sunduğu
savunulmaktadır.
Odabaş, Sevim
Modern Beden
Kültüründe Güzellİk Salonlarının ve Güzellİk Uzmanlarının Yerİ: Ankara Örneğİ
Modern
toplumda bireylerin bedenlerine yönelik ilgi, tavır ve eylemlerinin çeşitli
söylemler, kurumlar ve pratikler eşliğinde sistematik bir uğraş alanı olarak
örgütlendiğine tanık olmaktayız. Modern beden kültürünün icra edildiği
mikro-kozmoslardan biri güzellik salonlarıdır. Modern toplumda, bir yandan
güzellik endüstrisinin bir kolunu oluşturan, diğer yandan da kadın bedenlerinin
ve dolayısıyla kimliklerinin inşasında merkezi konumda bulunan ve “kadınların
eyvânı” olan güzellik salonları, güzellik uzmanları ve güzellik
teknolojilerinin rehberliğinde takdim ettiği çeşitli siyasa ve stratejilerle
bireylerin özellikle de kadınların bedenlerine yönelik ilgilerini sistematik
olarak örgütlemektedir.
Bu
bildiri, Nisan 2002-Ağustos 2002 tarihleri arasında niteliksel bir araştırma
stratejisine dayalı olarak Ankara’nın farklı semtlerinde hizmet veren güzellik
merkezi ve salonlarında yapılan alan çalışmasının verileri ışığında, modern
toplumda güzellik salonlarının yapısını, işlevlerini bedeni şekillendiren,
disipline eden ve haz kaynağı kılan çeşitli strateji ve pratiklerin icra
edilmesini uzman bilgisiyle yönlendiren ve cinsiyetlendirilmiş beden (gendered body) emeğine dayanan veya
kadınların tekelinde olan güzellik uzmanlarının mesleki kimliklerini tartışmayı
hedeflemektedir.
Oskay, İpek
1930’larda Dİl
ÇalIŞmalarI ve TÜrk Vatandaşının Pedagojİsİ
Yeni
Türkiye Cumhuriyeti Batı’yı referans aldığı “modernleşme serüveni”ne
katılırken, Osmanlılığın göstereni hâline gelmiş “din ve geleneği”
Batılılaşmanın engeli olarak karşısına alıyor, ulusal tarihi kurgularken
Osmanlı geçmişe ait öğeleri marjinalleştiriyordu.
Yeni
rejim kendilerini Türk milletinin üyesi olarak görecek ve bu üyeliğin taşıdığı
değerleri gündelik hayatlarında deneyimleyecek “modern-milli-lâik”
vatandaşların inşasına girişti. Rejim bu yeni “görme biçimi”nin kuruluşunda
kolektif kimliğin dil’ine, ona atfedilen sembolik değerler
bütününe ve bu bütünü meşrulaştıracak tarihsel
benlik’e kritik bir rol atfetmişti. Milli benliği, Türklüğün yükselişini,
bu “arınmış öz”ü “yeni harfler” ve “yeni” söz dağarcığı temsil etmekteydi.
Ulus-devlet konumunun erdemlerini taşıyacak vatandaşlar bu “basit, otantik, medeni” alanda inşa
edilebilecekti. Bu anlamda, Osmanlı Divan şiirinin yorumlanması politik bir
meseleydi. Özellikle 19. yüzyıldan başlayarak, dilin ulusal kimliğin özü olarak
görülmesiyle Osmanlı hanedanlığının politik çöküşü Osmanlı dilinin yozluğunda
cisimleştirildi. Bu nedenle “harf devrimi” ve dil çalışmaları basitçe bir
eğitim-öğretim atılımının teknolojik araçları olmakla kalmayıp yeni rejimin
anlam evrenine uygun yeni hayat tarzı için ve bu tarzın büyük anlatısının
yazılması için köprü oldular.
Bu
çalışma, 1930’ların dil politikasını Türk vatandaşının özne konumunun inşasında
“pedagojik bir teknoloji” olarak görmekte; bu nedenle Türk milliyetçiliği ve
onun Batılılaşma hedefi, Osmanlı edebiyat ve düşüncesine biçilen göstergesel
rolle birlikte incelenmektedir. Bu bağ dönemin dil tezlerine ve müzakere
metinlerine dayanarak kurulmaya çalışılmıştır. Türk milliyetçiliğinin egemen
özne konumunun dayanmaya çalıştığı mutlaklık, otantiklik arzusu
tartışılmaktadır. Osmanlı topraklarının içinde yer alan şimdi “kimileri
devletli kimileri devletsiz milletlerin” konumlarını bilinçdışında “tebaa”
olarak yeniden üreten ve kendi varlığının geçerliliğini, yani medeniliğini, bu
milletlerin geriliği, doğululuğu üzerinde inşa eden egemen özne konumunun
kırılganlığını göstermektir.
Önkal, Güncel
Sarı, Özgür
MUHAFAZAKÂR AHLAKİ
KİMLİKTE BİREYİN KONUMU
Muhafazakâr düşünce yapısı, bireyin değişime, ahlaki kimliğinden ödün
vermeksizin ayak uydurmasının yollarını aramasını dikte eder. Bu durumda ahlaki
kimlik muhafazakâr toplumca verilen bir kimliktir. Bireyden çok toplumun
kimliğinin devamı uğruna verilen bir mücadeleden bahsedebiliriz. Muhafazakâr
düşünceye göre doğası ve yaratılışı gereği sınırlı bir varlık olarak bireysel
insan, ancak bir toplum içinde gerçekliğini kavrayabilir. Bireyin bilinçli
olarak oluşturduğu kavramlar, davranış tarzları, değer ve kuramlar yoktur. Birey
ancak ailesi ve ‘toplumun özgün değerleri’yle anlam kazanır; bireyin mütevazı
akli kapasitesi söz konusudur. Aile bireylere kimlik kazandıran en önemli
kurumdur. Bireye “verili kimlik” onu topluma kazandırır, toplumsal dayanışmanın
bir neferi yapar.
Bu bağlamda, 1990’lar Türkiyesi’nde dönüşüme uğrayan muhafazakâr İslamcı
kimliğin—liberal öğeler de kazanarak, modernite ile muhafazakârlık arasında bir
yol bulmaya çalışan yeni tip İslamcı kimliğe dönüşmesinin—irdelenmesi,
özellikle de Michel de Certeau’nun yaşam politiği tartışmaları ışığında
yapılacaktır. Siyasi görüşünü şekillendiren muhafazakâr düşünce yapısı ile
modernitenin yaşam şartlarından kaçamayan bireysel yaşam biçimi arasında kalan
ve kent kökenli popüler-kültürel olan bir İslamcı pratiği geliştiren bu
bireylerin, ahlaki kimliği ile konumu, bu
çalışmanın ana temasını oluşturmaktadır.
TOPLUMSAL HAREKETLER VE KİMLİK OLUŞUMU:
BERGAMA HAREKETİ
Bu çalışma “toplumsal hareketler”in kimlik oluşumunda oynadıkları rolü
Bergama örnek olayı üzerinden anlamayı amaçlamaktadır. Bergama örnek olayı
çok-uluslu bir maden şirketine karşı yöre halkı, çevreci aktivistler ve yerel
politikacılar tarafından yürütülen bir protesto kampanyasını içermektedir.
Farklı tikel taleplere ve farklı toplumsal konumlara sahip bu “özneler”in
protesto kampanyası ile hangi kimlik etrafında bir araya geldiklerini anlamayı
hedefleyen bu çalışmanın kavramsal çerçevesi Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe
tarafından geliştirilmiş söylem kuramının temel kategorileri etrafında
oluşturulmuştur. Bu çerçevede çalışma protesto kampanyasının oluşturduğu
söylem, bir başka deyişle anlam sistemi, üzerine yoğunlaşarak bu söylemin
kurulması sürecinde öznelerin kimliklerinin hangi yollarla ve ne şekilde
oluştuğunu anlama çabasındadır. Protesto kampanyası yoluyla oluşturulmaya
çalışılan söylemi ve bu söylem içerisinde kimliklerin kuruluşunu anlamak bu
söylemi mümkün kılan koşulları anlamayı gerektirdiğinden, bu çalışma özellikle
protesto söyleminin ve kimliklerin, hangi sınırlar çizilerek olanaklı
kılındığını ve bu sınırların ötesinde kalanların nasıl tanımlandıklarını
incelemektedir. Çalışmada protesto kampanyası ortaya çıkışından bu yana ele
alınmakla birlikte, özellikle ilk yıllardaki anlamlandırma pratikleri üzerinde
durulmuştur. Kampanyanın söylemsel analizinde yalnızca sözel değil aynı zamanda
sözel olmayan materyaller de kullanılmış ve bu materyallerin söylemsel
okunmasında yapıbozumsal bir strateji izlenmiştir.
Özhan Koçak, Dilek
KİMLİK OLUŞTURMADA GÖRÜNTÜNÜN GÜCÜ: MODA
Kentli
insan modayı, başkalarıyla karşılaşma alanlarında kendini ifade edebileceği
iletişim kurma biçimlerinden biri, hatta en dolaysızı olarak görür. Çünkü
birey, kentin hızı ve karmaşası içinde iletişim kurabilme olanakları ve
alanları daraldıkça, kendisini görünüşüyle ifade etmeye yönelmektedir. Bu
nedenle kimlikleri görünüşlerine indirgenmekte ve sonuçta kimliğin görselliği
önem kazanmaktadır. İmaj, kusursuz olarak algılandığından moda, bu kusursuzluğu
oluşturmayı vaat eder. Görünene duyulan sorgusuz inanç, bireyin çevresiyle
kurduğu iletişimde kendini görüntüsüyle ifade etmeye yönelmesine neden
olmaktadır.
Simmel
modayı “biricikliğe gereksinim duyan bireylerin asli faaliyet alanı” olarak
tanımlarken, bireye vurgu yapan modanın aynı zamanda bireyi de onaylayan bir
alan olduğunu belirtir. “Modern hayat tarzı” tarafından kabul görmeyen
bireyler, moda endüstrisinin vaat ettiklerine dahil olarak
onaylanabileceklerini düşünürler. “Biriciklik”e duyulan gereksinim ise bireyin,
moda endüstrisinin kodladığı biçimde “kendi tarzını yaratma”ya yönelmesine
neden olmaktadır. Oysa moda bireyi “özne olma arayışını” karşılama iddiasıyla
kitleselleşmiş endüstri içinde eritir. Bu önerme doğrultusunda, çalışmada
bireyin “sözde öznellik” arayışının modanın vaat ettiği imaj ile kurgulandığı
ve “kendi tarzını yaratma” yanılgısının aslında modanın vaatlerinden biri
olduğu tartışılacaktır.
Özkan, Özgür Dirim
KENT KİMLİĞİNİN
GURBETTE KEŞFİ: İSTANBUL’DAKİ GENÇLERBİRLİĞİ TARAFTARLARI
Yerel
kimliğin kendisini ifade ettiği önemli alanlardan biri “futbol
taraftarlığı”dır. Göç alan kentlerde araç camları, ev, ofis ve dükkan
duvarlarının bu kimliğin sembolik yansıması olan flama tarzı nesnelerle
süslenmesi, gelinen kentin, yörenin futbol takımına sahip çıkılması, bu anlamda
“gurbette,” gelinen yerin kimliğinin ifade edilmesi açısından önemlidir ve bu
tarz sembolik nesnelere göç alan büyük kentlerde günümüzde sıklıkla
rastlanmaktadır. Bir anlamda, gelinen yerdeki futbol takımı vasıtasıyla yerel
kimlikler yeniden üretilmektedir.
Bu
bildiride “futbol taraftarlığı” ile yerel kimliğin gurbette nasıl keşfedilmeye
çalışıldığı, İstanbul’daki Gençlerbirliği taraftarları örneğinde incelenmeye
çalışılacaktır. Ankara takımı olan Gençlerbirliği’nin İstanbul’daki
taraftarları, diğer kentlerden gelen göçmenlere göre farklı özellikler
taşımaktadırlar. “Beyin göçü” olarak da tanımlanacak bir göç hareketiyle
Ankara’dan İstanbul’a göç edenler hem nicelik hem de nitelik olarak İstanbul’a
diğer kentlerden göç eden göçmenlerden farklı özellikler sergilemektedir. Bildiride
bu farklılıklar üzerinde de durulacaktır.
Özmen, Abdurrahim
ETNİK VE KÜLTÜREL KİMLİKLERİN “DIŞLANMA”
ÜZERİNDEN KURULMASI
“Özcü”
kuramcılara göre etnisite insanın
doğuştan ve soy yoluyla elde ettiği asli bir özelliği olarak görülmektedir;
aynı şekilde, insanın kültür’ün
“sahibi” olduğu, yani ona sahip olarak doğduğu ve onu “üretmediği” de dile
getirilmektedir. Oysa, özellikle antropoloji alanında farklı insan grupları
içinde etnisite üzerine yapılan karşılaştırmalı etnografilerin verileri özcü teorinin
tersi sonuçlara işaret etmektedir. Sözkonusu araştırma sonuçlarına göre
etnisite insanın doğuştan sahip olduğu bir “ilksel” özellik değil, süreç
içerisinde toplumsal ilişkiler sonucu “kurulan” bir özelliktir. Bu nedenle de
sosyo-ekonomik değişme ve toplumsal ilişkilere bağlı olarak sürekli değişmeye
meyillidir. Bir başka deyişle etnisite “durumsal”,
bağlama göre değişebilen “kaygan” bir etiketten ötesi değildir. Etnik ve
kültürel kimlikler de, farklı siyasal, dinsel ve kültürel grupların “karşılaşma”ları
sonucunda oluşan sosyo-kültürel ilişkiler sonucu, karşılıklı olarak “kurulan”
ve “kurgulanan” etiketlerdir. Bu etiket ve damgalanmalar “dışlanma” ve “dahil
etme” süreç ve eylemleriyle belirginleşip sorun hâline gelmektedirler.
Bu
çalışmada, yukarıda özetlenen teorik çerçeve doğrultusunda, Turabdin Bölgesi
(Mardin) Süryanileri örneğinde, “dışlanma” yoluyla etno-kültürel ve etno-dinsel
kimliklerin nasıl kurulduğuna odaklanacaktır.
Öztimur, Neşe
SINIFSAL KONUM VE
TOPLUMSAL CİNSİYET KİMLİĞİ: Bursa’da Tekstİl Sektörü
Toplumsal
cinsiyet kimliği gündelik ilişkiler ağı içinde edinilir, yeniden düzenlenir ve
değişir. Kadınların toplumsal konumları—sınıfsal, mesleki, dinsel,
etnik—toplumsal cinsiyet kimliklerini edinme ve bu kimliği ilişkiler ağı içinde
yeniden üretme performanslarında etkilidirler.
Bu
saptamalardan hareketle bu bildiride, mesleki açıdan değişik konumlarda olan,
işçi, yönetici ya da mühendis kadınlar arasında toplumsal cinsiyet kimliğini
algılama ve bu kimliği yaşantılandırma açısından ne gibi farklılıklar ya da
benzerlikler olduğu tartışılacaktır.
Bildiri
boyunca yanıt aranacak temel sorular şunlardır: Kadınların çalışma yaşamındaki
konumları ile toplumsal cinsiyet kimliği ve gündelik yaşamda cinsiyetler arası
ilişkilerde bu kimliğin yeniden üretilip değişmesi arasında ne gibi ilişkiler
vardır? Mesleki konum toplumsal cinsiyet kimliği algısını ve cinsiyetler arası
ilişkilerin düzenlenmesini nasıl ve hangi mekanizmalarla etkilemektedir? Farklı
mesleki konumlara sahip olan kadınlar arasında kültürel alışkanlıklar ve tadlar
açısından ne gibi farklılıklar ya da benzerlikler vardır? Kültürel
alışkanlıklar ve tadlar toplumsal cinsiyet kimliğini nasıl ve hangi
mekanizmalarla etkilemektedirler?
Bursa’da
tekstil sektöründe çalışan işçi, stilist ve mühendis-yönetici kadınlarla Eylül
2003-Nisan 2004 tarihleri arasında gerçekleştirilen derinlemesine mülakat ve
anket çalışmaları araştırmanın temelini oluşturmaktadır. Yukarıdaki soruların
yanıtları bu araştırmadan elde edilen bulguların izinden gidilerek tartışılacaktır.
Perinçek, Doğu
TÜRK ADININ SİYASAL KÖKENİ
Türk adı,
tarihin gündemine devrimlerle gelmiştir. Birinci devrim dalgası, kabile
toplumundan devlete ve uygarlığa geçiştir ve uygarlaşma, devletleşme,
kurumlaşma ve hukuk yaratma süreciyle örtüşmektedir. Türk adı, MÖ 1000
yıllarından MS 1000’lere kadar dalgalar halinde yaşanan bu devrim sürecinde,
Göktürk İmparatorluğu’nun kuruluşunda, siyasal bağı vurgulayan bir içerikle
ortaya çıkmıştır. Başlangıçta Göktürk soyunun adı olan Türük, zamanla Türk (Göktürk) kağanına bağlılığı ifade eden siyasal
bağla tanımlanarak ırksal bir zemine değil, siyasal bir zemine oturmuştur.
Türük veya Törük, sözcüğünün kökenine ilişkin bilimsel tartışmalar da, bizi
siyaset ve hukuk düzleminde çözümler bulmaya yöneltmektedir. Türk sözcüğünün Törük’ten kaynaklandığını ve töreli
anlamına geldiğini öne süren tarihçi ve sosyalbilimciler, kökenbilimsel açıdan
doğru veya yanlış, fakat tarihsel açıdan doğru bir tez ileri sürmüşlerdir. Bu
tez, eğri olsa bile, doğrusuna denk düşmüştür.
Türk adı,
Orta Asya kavimlerinin devletleşme sürecinde, dolayısıyla hukuka ve siyasal
kurumlara kavuştukları aşamada ortaya çıkmıştır. Daha önce Türk adını taşımayan
Türkçe konuşan kavimler, devlet kurduktan ve uygarlığa sıçradıktan sonra Türk
adıyla anılmıştır. Türk, gerçekten de törelidir; hukukla bağlı, devlet halinde
örgütlenen bir kavmin, siyasal bir topluluğun adı olmuştur. Sözcüğün
kökenbilimsel kaynağından daha önemli olan bu tarihsel gerçekliktir. Türk
adının 1500 yıl öncesinden gelen böyle devrimsel ve siyasal bir anlam taşıması,
bugün için çok önemli bir mirastır. Çünkü milleti oluşturan etken, ırk değil,
siyasal bağdır ve kültürdür.
İkinci
büyük devrim, 19. yüzyılın ortalarında başlayan ve hâlâ devam eden milli demokratik
devrimdir. Feodal toplumdan milli ve demokratik bir topluma geçişi ifade eden
bu sürecin en önemli atılımı, Kemalist Devrim’dir. Türk adı, Kemalist Devrim’de
bir kavmin adı olmaktan bir milletin adı olmaya dönüşürken, bir kez
daha siyasal bağı vurgulayan bir içerik kazanmıştır. Atatürk, Medenî Bilgiler kitabında “Türkiye
Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkı” diye tanımladığı Türk milletinin oluşumunu,
Cumhuriyetin kuruluşuna bağlamıştır. Atatürk’ün yukarda belirtilen millet
tanımında, üç unsur göze çarpmaktadır: Türkiye, Türkiye halkı ve Cumhuriyet
Devrimi. “Türkiye Cumhuriyetini kurma” eylemi bir devrimdir. İşte bu Cumhuriyet
kuruculuğu, milletin siyasal
unsurudur.
Türk adı,
toplam olarak baktığımız zaman, tarih içinde devlet, siyaset ve hukukla
bağlantılı bir içerik kazanmıştır.
Popescu, Mariana
Moldova’da
Türkİye’nİn ve TürkleRİn İmajı
Moldova
ile Türkiye arasında 1992 yılından itibaren kurulan dostluk ilişkileri son
yıllarda çok yoğun bir şekilde devam etmektedir. Buna rağmen, Moldova halkının
Türkiye’nin ve Türklerin yeni, çağdaş imajları hakkındaki izlenimlerinin pek
olumlu olduğu söylenemez. Her Moldovalı aile içinde günlük konuşmalarda hâlâ “Yavaş oğlum, Türkler mi kovalıyor?”; “Türk müsün,
anlamıyor musun?”; ya da “Eh, Türk kafalı, ne kadar anlatsam boş!” gibi birçok
söz duyulabilmektedir. Acaba bu önyargı nereden kaynaklanmaktadır?
Moldovalıların
Türklere karşı genelde olumsuz bakış açısı tarih boyunca yaşanan
olumsuzlukların izlenimlerini mi taşır, yoksa kültürel bir sorun mudur?
Moldova’da Türk ve Türkiye imajı, tarihi ve edebi kaynaklarda ve toplumsal
hayatta neyi çağrıştırmaktadır ve nasıl değerlendirilmektedir? Moldovalılar
sıfatlarla Türk kavramını nasıl ifade etmektedirler? Ülkeler “karması” içinde
Türkiye’yi olumlu ve olumsuz sıfatlarla nasıl tanımlamaktadırlar? Pratik
hayatta Moldovalılar Türkiye kaynaklı mal ve hizmetlere nasıl yaklaşıyorlar?
Yaklaşık son on sene içinde Moldova’ya ihraç edilen düşük kaliteli Türk
mallarının Türkiye ve Türk imajı üzerindeki etkisi nedir? Mal ve hizmetlerin
kalitesiyle yaratılan imaj arasında bir ilişki var mıdır? Kısacası, bu
çalışmada “Moldova’da Türkiye ve Türk imajı nasıldır?” sorularına cevap
bulunmaya çalışılmıştır.
Bu
amaçla, araştırmanın birinci kısmını oluşturan teorik bölümde, literatür taraması yapılarak Moldova’daki yazılı kaynaklarda
Türkiye ve Türklerin nasıl değerlendirildiği saptanmaya çalışılmıştır.
Araştırmanın ikinci yani ampirik kısmında
ise, Moldova halkı arasından tesadüfi örneklem yöntemiyle oluşturulan araştırma
örneklemine anket uygulanmıştır. Anket uygulaması sonucunda elde edilen
sonuçlar frekans analizi ve çapraz tablo yöntemi çerçevesinde ayrıntılı bir
şekilde değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, Moldovalıların Türkiye’yi ve
Türkleri yeterli derecede tanımadıkları, dolayısıyla onları çoğu zaman
önyargılı ve kalıp fikirlere dayanarak değerlendirdikleri saptanmış, sorunun
çözümüne ilişkin öneriler sunulmuştur.
Pultar, Gönül
TÜRKİYE KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI GRUBU DENEYİMİ
(1999-2005)
Türkiye
Kültür Araştırmaları Grubu (TKAG) 1999 yılında, Ankara’da, Türkiye’nin ve
Avrupa’nın değişik üniversitelerinde görev yapmakta olan Türk ve Avrupalı on
küsur bilim insanı tarafından kuruldu. Çeşitli sosyal bilim ve insani bilim
dallarından gelen bu öğretim üyelerinin amacı, hem her türlü ezbercilikten
uzak, hem de her türlü siyasal gündemin dışında bilimsel çalışmalar ortaya
çıkarmak; disiplinlerarası bir yaklaşımla, Türk ve Türkiye kültürleri
bağlamında kültür araştırmaları çalışmaları yaparak, özgün kuram ve yöntemler
geliştirmekti.
Bu bildiride, 1999
yılının ülkemizde kültür araştırmaları açısından nasıl bir dönüm noktası
olduğuna değinildikten sonra, TKAG’ın Mart 2005’de İstanbul’da Kültür
Araştırmaları Derneği’ne dönüşmesine kadar tarihçesi eleştirel bir gözle
irdelenecek, geçen süre içinde TKAG’ın gerçekleştirdiği etkinlikler ve
yayınları ile elektronik tartışma grubu değerlendirilecektir.
Bildiride
TKAG’ın etkinlikleri ülkede yapılan diğer kültür araştırmaları—özellikle
üniversitelerde kurulan ilgili bölümlerin—çalışmalarıyla karşılaştırılacaktır.
TKAG’ın kendine özgü paradigması aynı zamanda, ülke dışındaki kültür
araştırmaları bağlamında tartışılacak, İngiliz ve Amerikan kültür araştırmaları
ile karşılaştırılacak ve uluslararası Türk araştırmaları-Türkoloji ile
ilişkileri sorgulanacaktır. Ayrıca TKAG’ın dernekleşmeyi zorunlu kılan yöne
giden yol üzerinde karşılaştığı sorunlar, ve özellikle hiyerarşi ile güç
gösterisine dayanan toplumumuzda yaşadığı deneyimlerden örnekler verilecektir.
Bildiride
Çuvaş kimliğinin tarihçesi ve günümüzdeki durumu irdelenecektir. Rusya
Federasyonu’nun Avrupa bölümünün orta kesiminde bulunan özerk Çuvaşistan
Cumhuriyeti’nin halkı olan Çuvaşlar, bu topraklarda yaşayan ve ilk Müslüman
olmuş olan Türk boyu olan Volga Bulgarları’nın torunlarıdır. Çuvaşlar “Yüksek
Çuvaşlar” (Viryal) ve “Aşağı Çuvaşlar” (Anatri) olmak üzere ikiye ayrılırlar.
Çuvaş Türkleri, 10. yüzyılda ayrı bir Türk boyu olarak ortaya çıkmıştır. 13.
yüzyıldan 15. yüzyıla kadar Altın Ordu (Orda), 1552’de Kazan Hanlığı’nın Ruslar
tarafından yıkılmasına kadar da, bu hanlığın idaresinde yaşamışlardır. Ruslar
16. yüzyılda, yani IV. İvan zamanında Çuvaşlar arasında Hıristiyan dinini
yaymaya başlamışlar. Hatta bu maksatla misyonerler Çuvaş Türkçesi’ni
öğrenmişler, gramer kitabı yazmışlar ve İncil’i
Çuvaş Türkçesi’ne çevirmişlerdir. Bu çalışmalar sonunda 18. yüzyılda
Çuvaşlar’ın bir kısmı Hıristiyanlaşmıştır. İslam dininde olanların bir kısmı
ise Tatarlaşmıştır.
Osmanlı Devletİnde
“Kİmlİk” Sorununda Makedonya Örneğİ
Osmanlı
Devleti’nin Balkan coğrafyasında 19. yüzyıl sonunda artan olaylarda, “kimlik”
özel bir yere sahiptir. Bu dönemde yaşanan paylaşım savaşlarında kullanılan
itici güçlerin başında kimlik farklılıkları geliyordu. Dünyada “kimlikler”in
yeni dinamiklere dayandırıldığı bir dönemde, çok-etnik yapılı ve çok mezhepli
Makedonya bölgesindeki paylaşımın daha keskin özelliklere sahip olması
kaçınılmaz bir durumdu. Osmanlı Devleti’nin, sınırları dahilinde, ortak kimlik
yaratamadığı bir dönemde, kendisini “farklı” tanımlayan grupların sayısı
Makedonya bölgesinde oldukça fazlaydı. Bu durumun destekleyici unsurları sadece
bölge insanlarının kültürel birikimleri, farklılıkları ve gelecek konusundaki
tercihleri değil, aynı zamanda bölge üzerinde politika üreten diğer
devletlerdi. Doğu Sorunu çerçevesinde ele alınacak bir paylaşım savaşında
Makedonya bölgesinde kimlik mücadelesine girenler arasında Yunanlılar,
Bulgarlar ve Sırplar etkin unsurlar iken, Osmanlı Devleti’nde de kimlik
konusunda önemli değişimler bu dönemde yaşanmıştır.
Kimlik
oluşturma veya güçlendirme sürecinde adı geçen etkenlerin uyguladıkları
yöntemler arasında eğitim ve din kurumları öncelikli yere sahiptiler. Bu ikisi
daha çok, uzun vadeli ve daha “ılımlı” yöntemi oluştururken, daha kısa sürede
etkisi görülecek ve şiddet yanlısı yöntem olarak çete, komite, dernek tipi
örgütler bulunmaktaydı. Makedonya bölgesi üzerindeki paylaşım savaşının iç
unsuru eğitim-din veya okul-kiliseler savaşı; dış unsuru ise Osmanlı
Devleti’nin paylaşılma sürecinin Balkanlar aşaması olarak tanımlanabilir.
Saatçi, Mustafa
AMERİKA’DAKİ YENİ GÖÇMEN KÜLTÜRLERİ: TÜRK
KİMLİĞİ VE ASİMİLASYONU
Asimilasyon
olgusu etnik-merkezci olmakla kalmaz; aynı zamanda, çok dar bir bakış açısı
olması nedeniyle tutarlılığı sorgulandığı halde, göç çalışmalarının analizinde
önemli bir rol oynar. Özellikle, tartışmaların çok-yönlülüğüne rağmen,
Amerika’daki göçmenliğin toplumsal dinamiklerinin irdelenmesinde bazı önemli
konuların üzerinde yoğunlaşmak gereklidir. Bu konulardan en önemlileri asimilasyon
ve bu süreçte etnik/sınıf çatışmalarının değerlendirilmesi ile asimilasyonun
önceden ve sonradan gelen göçmen grupları üzerindeki etkilerinin kavramsal
olarak ortaya çıkarılmasıdır.
Bu
çalışmanın amacı saha çalışmaları ve taramalarla elde edilen ampirik veriler
kullanılarak, yukarıdaki belirtilen konuların Amerika’daki Türk göçmenlerinde
nasıl bir etkileşim gösterdiğini ortaya çıkarmaktır. Öncelikle elde edilen
verilerin gelir düzeyi, eğitim, karışık-evlilik ve yerleşim süreci gibi
etkenlerin, asimilasyonu nitelemede yeterli olmadıklarını gösterdiğini
belirtmek gerekmektedir. Yerleşilen ülkedeki sosyal kabulleniş, dinsellik,
öznel etnik ilişkiler ve muamele ile aynı gelir düzeyinde olmak koşuluyla
gelinen ülkeye geri dönme olasılığı, toplumsal ve ekonomik göstergelerle
birleştiriliğinde asimilasyon derecesinin belirlemede çok daha doğru ve tutarlı
sonuçlara varmamızı sağlamaktadır.
Bulguların
makro düzeyde değerlendirilmesi göçmenlerin bireysel olarak kendilerine özgün
şart ve koşulların gözardı edilmesine ve dolayısıyla yanlış sonuçlara
varılmasına yol açmaktadır. Örneğin, mikro düzeyde incelenen veriler dinin,
yani İslam’ın, Türk göçmenlerin birçok toplumsal kategoride asimilasyonunu
önemli bir şekilde etkilediğini gösterirken, makro düzeyde incelenildiğinde
Türk göçmenlerin yüksek derecede asimile olduğunu göstermektedir. İslam’ın
bireysel ve toplumsal davranışlarını belirlemede, alternatif bir toplumsal
kimlik oluşumunun temelini oluşturan, ve etnik ve sınıfsal sınırları aşan
önemli bir etken olduğu gözlenmiştir. Bu durum değişik ülkelerden gelen
Müslümanların zamanla yapısal ve kültürel gelişmelere bağlı olarak asimilasyon
yolunda daha önceden gelen göçmenlere kıyasla değişik bir yol izleme
olasılıklarına işaret etmektedir. Son olarak, gelinen ülkedeki şartların da
asimilasyonun süreç ve düzeyinde önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Göç
öncesi küresel değerlere veya değişik kültürlere aşinalığın asimilasyonu
kolaylaştırmada önemli bir rol oynadığı gözlemlenmiştir.
Türk
göçünün kendine özgü bütünsel bir olgusun ortaya konulmasında ortaya çıkan
sonuç ise şu soruyla özetlenebilir: Türk milliyetçiliği ve İslam ne dereceye
kadar birbiriyle uyuşmaktadır? Bir başka deyişle, bunlar birbirlerinin yerini
mi almakta, yoksa birbirlerini tamamlamakta mıdırlar? Bu soru Türk göçmenlerin
Amerika’daki asimilasyonu çerçevesinde düşünüldüğünde oldukça değişik bir boyut
kazanmakta, cevabı ise Türk göçmenlerin yerleştikleri ülkede yeni oluşan ancak
ana hatları henüz çizilmemiş etnik kimlik haritasında nasıl bir davranış
gösterdiklerini gözlemlemekte yatmaktadır.
Saliji, Sali
Kısaca
armağan dağıtımı töreni olarak tanımlayabileceğimiz potlaç (potlatch) kavramı ne yazık ki çoğunlukla
yalnızca ilkel toplumla özdeş kültürel bir veri olarak algılanmakta ve
sunulmaktadır. Bu bakış bize göre potlaçın yalnızca eskiden var olan bir
uygulama olduğuna dair yanlış bir düşünceye yol açmaktadır. Konuya bu noktadan
yaklaştığımız zaman son derece ilginç ve önemli verilerle karşılaşıyoruz. Çünkü
bu kavramı gündeme getiren Marcel Mauss, Trakya’da, Balkanlar’da, hatta 20.
yüzyıl başına kadar Fransa ve Almanya’da bu kültürün kalıntılarına
rastlandığını söylemektedir. Mauss’un “Bağış Üzerine: Arkaik Toplumlarda Değiş
Tokuşun Anlamı ve Şekilleri” diye çevirilebilecek yapıtı, başlı başına bu
kavramın evrensel niteliklere sahip olduğunu gösterme çabasıdır. Malinowski ve
Benedict gibi antropologlar, Mauss’un ilkel toplumlarda potlaça dair verilerini
doğrulamakta, Bataille, Lévi-Strauss, Leach, Duby gibi yazarların eserlerinde
ise potlaçın evrensel olduğuna dair bilgilere rastlanmaktadır. Buna karşın,
potlaçın evrensel oluşu ve Batı’yla ilişki kurulabiliyor olması, Batı’daki bir
çok bilim adamı için sakıncalı bir duruma yol açmaktadır. Bu durum maalesef en
fazla nesnel bilgiye zarar vermiştir ve Batı bu konuda (azınlıkta olan
istisnalar dışında) üstünlük (özgünlük) kompleksine yenik düşmüştür.
Bu
bildiride sinemadan yola çıkarak potlaçın Mauss’un söylediği gibi evrensel,
dolayısıyla Batı’da da kimi özelliklerinin hâlâ mevcut olduğu gösterilecektir.
Bunun için, çok belirgin olmasa da potlaçla ilgili izler taşıyan, iki film
üzerinde durulacaktır.
Sallan-Gül, Songül
TRAVESTİLER VE TRANSSEKSÜELLERDE CİNSELLİĞİN
CİNSİYETSİZLEŞTİRİLMESİ SÜRECİNDE KİMLİK SORUNSALI
Sosyal
bilimlerde cinsiyet olgusu son birkaç onyıldır toplumsal cinsiyet kavramı ile
ele alınmakta ve eşcinsel kimlikler de politik alana çıkmaktadır. Ülkemizde,
üçüncü cinse ilişkin tartışmalar ise, çoğu kez cinsellik merkezli, cinselliği
metalaştıran bir pazar ilişkisi çerçevesinde, toplumsal bir tehdit olarak
düşünülmektedir. Eşcinsel kimlikler içerisinde travestiler ve transseksüeller,
kadınlık ve erkeklik kategorileri içinde gidip gelen, egemen erkek kimlikleri
karşısında ikincilleştirilen erkek kimliğini temsil etmektedir. Egemen erkek
kimliğinin kırıldığı noktalar ise, en çarpıcı hâliyle eşcinsel kimliklerde
ortaya çıkmakta, homofobi ve transfobiayı körüklemektedir.
Kimlik
inşa sürecinde belirleyici rol oynayan tek alanın neredeyse cinsellik olduğu
travesti ve transseksüellerin, cinselliği merkez alarak kurulan ve aşırı
derecede vurgulanmış kadınsı görünümleri içinde, erkeksi şiddet eğilimlerini
barındıran geçişken özellikler kimlik inşa süreçlerinde ve toplumsal cinsiyet
rollerinin belirleniminden bağımsız olmamaktadır. Travesti ve transseksüeller
üzerine yapılan bir alan çalışmanın kısmi bilgilerini değerlendiren bu çalışma,
2003-2004 yıllarında İstanbul ve Ankara’da yaşayan toplam yirmi travesti ve
transseksüelle yapılan görüşmelere dayanmaktadır. Çalışmada, travesti ve
transseksüellerde kimlik inşa sürecini belirleyen sosyolojik verilerin, üçüncü
cinsin toplumsal içerme ya da dışlama dinamiklerini ataerkil bir toplumsal
süreçte nasıl şekillendirdiğini sorgulamaktadır. Araştırmanın en çarpıcı
bulgusu ise, travesti ve transseksüellerde cinsiyetin ve cinsel kimliğin
yeniden üretilmesi sürecinde toplumda olduğu gibi, travesti ve
transseksüellerde de ataerkil ideolojinin sorgulanmasının yapılmadığıdır.
Saraçoğlu, Cenk
TÜRKİYE’DEKİ KÜRT KİMLİĞİNİN TARİHSEL
ÖZGÜLLÜĞÜ
Bu
bildiri tarihsel-sosyolojik bir bakış açısıyla Irak’taki ve Türkiye’deki Kürt
milliyetçisi hareketlerin ve bu hareketler içerisinde oluşan Kürt kimliklerinin
karşılaştırmalı bir çözümlemesini yapmayı amaçlıyor. Türkiye’deki Kürt
milliyetçi hareketi daha baştan Irak’taki hareketten ideolojik anlamda farklı
bir hat izlemiş olup, tarihsel süreç içinde Türkiye’deki Kürt kimliğinin
tarihsel anlamda özgül bir nitelik kazanmasını sağlamıştır.
Bildiri
bu ideolojik farklılaşmayı Irak ve Türkiye’nin sosyo-ekonomik gelişmesinin
kendine has özellikleriyle ilişkilendirerek temel savını karşılaştırmalı bir
tarihsel analiz üstüne inşa edecektir. Hareketlerin ideolojik
farklılaşmasındaki iki önemli etkene; bu ülkelerdeki Kürt milliyetçiliklerinin
farklı sınıfsal tabanlarına ve bu milliyetçi hareketlerin tarih boyunca
farklılaşan uluslararası ilişkilerine vurgu yapılacaktır.
Saraçoğlu, Gülnaz
KURTLAR
VADİSİ ADLI DİZİ, “MAFYA” VE
POTLAÇ İLİŞKİSİ ÜZERİNE
İnsanoğlu
için, biyolojik varlığın sürdürülmesi kadar, kaotik evren karşısında zihinsel
dengenin sağlanması da aynı önemde bir varoluş ilkesi olmuştur. Bu nedenle
anlamak, tanımlamak, anlam yaratmak ve yeni bir evren tasarımında bulunmak en
büyük tutkumuzdur. Her yeni evren tasarımı girişimi bizi kuşkusuz sağlam bir
dayanak arayışına yani ilkele geri gönderir. Bu nedenle dünyanın ürettiği doğal
bir yaşam biçimi olan “potlaç”ın bugün elimizde olan en sağlam dayanaklardan
biri olduğunu söyleyebiliriz. En temel ilkeleri vermek, almak, fazlasıyla iade
etmek, harcamak, tüketmek, son noktaya kadar yok etmek, tüketerek rakibine
meydan okumak, tüketerek şan ve saygınlık ya da servet sahibi olmak olan
potlaç, bireylerin gönüllü olarak katıldıkları bir karşılıklı yükümlülük
düzenidir. Bu düzen, ayartmanın, oyunun, rekabetin, uzlaşmazlığın, acımasız
irrasyonel kuralları üzerine kuruludur. Aynı zamanda günümüz rasyonel insanının
ve toplumlarının, anlamakta güçlük çektikleri çelişkilere, çatışmalara ve
sorunlara en doğru yanıtı verecek bilgilerin kaynağını oluşturmaktadır.
Yaşadığımız coğrafyanın en büyük ve kusursuz potlacını gerçekleştirdiği iddia
edilen Osmanlı’dan, günümüz Türkiye’sine, içeriği boşaltılarak, değişime
uğrayarak, ya da az sayıda da olsa değişmeden ulaşabilmiş, potlaca özgü,
sayısız biçimle karşılaşmaktayız.
Bugün potlacın ilkelerini olumsuz anlamda dahi olsa yaşatan çağdaş
kurumlardan birisi “mafya”dır. Potlacın karşılıklı yükümlülüğü, dayanışmayı,
grup aidiyetini, korumacılığı ve grup
çıkarlarını kendi çıkarlarının üstünde tutmayı gönüllü olarak kabule
dayalı ilkeleri, mafya örgütlerinin de temel ilkelerini oluşturmaktadır.
Bu nedenle bu bildiride izleyicinin büyük beğeni ve ilgisini kazanan Kurtlar Vadisi adlı televizyon dizisine
potlaç ilkeleri açısından yaklaşarak geçmiş ve günümüz arasındaki kültür ve
zihniyet bağlarını ortaya çıkarmayı hedefliyoruz.
Sarı, Engin
Kentsel Bir Kimlik Olarak Hemşehriliği Nasıl Kavrayabiliriz: Bir Hemşehri
İlişki Ağı Etnografisinin Düşündürdükleri
Hemşehri kentsel kimliği, Türkiye’de modernleşme sürecine bağlı iç göçün en
özgün yanlarından biridir. Konu bu özgünlüğün hakkettiği oranda çalışılmamış
olmakla birlikte mevcut literatür
hemşehriliğe dayalı kültürel örüntüleri anlamamızı sağlayacak yeterli kuramsal
açıklamadan yoksundur.
Bu çalışma, kentsel bir kimlik olarak hemşehriliği nasıl anlayabileceğimize
ilişkin bir öneri ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu öneri mevcut kent
çalışmaları literatüründen faydalanmanın yanı sıra, asıl olarak, Ankara’da
hemşehriliğe dayalı bir ilişki ağı örneği olarak, Artvinliler ilişki ağı
üzerine yapılan etnografik bir araştırmanın sonuçlarından yola çıkılarak
geliştirilmeye çalışılmaktadır.
Yapılan etnografik araştırmanın hemşehrilik ilişkilerinin kavranma biçimine
dair en önemli sonuçlarından biri, hemşehri kentsel kimliğinin, göç etmiş
grupların siyasal, ekonomik ve toplumsal hareketliliklerinin/etkinliklerinin
kültürel zemini olduğudur.
Sarı, Özgür
ÖRTÜNEN KADININ KİMLİĞİ
VE POPÜLER İSLAM’DA TESETTÜR MODASI
Bu çalışma en başta örtünmenin ataerkil ideoloji tarafından kullanılmasını
ele alacaktır. Ataerkil ideoloji sadece radikal ve siyasi İslam’ı değil,
İslam’ın Türkiye’deki popüler ve kültürel pratiklerini de etkisi altına
almıştır. Bu İslami pratikler ve ideolojiler kendi söylemlerini kadınlar
üzerinden kurmada ve yeniden üretmede, ataerkilliğin etkisiyle örtünmeyi
kullanmaktadırlar. İslamcı kadının örtünme üzerinden kurduğu kimliği, özellikle
1990’lar Türkiyesi’nin kentsel İslam’ında tesettür modasının tüketimi üzerinden
dönüşüme uğramıştır. Radikal ve siyasal İslam’ın militan ve aktivist kadınının
kimliğini çarşafla kuran ve “modern” kadını ötekisine alan söylem, artık
nispeten daha “modernleşen” ve kentsel yaşamın modern imkanlarından
faydalanmaya çalışan ve kamusal alanda ötekileştirdiği çağdaş kadınla benzer
ortamları tüketim trendlerini yakalamaya çalışan İslamcı kadınların tesettür
modası yaratarak kimliklerini kurmalarını sağlamıştır. Ayrıca tüketim kimliği
tartışmalarının da bir parçası olan bu konu, kültürel ve modernist olan
tesettür modası üzerinden İslamcı kadının kendi kimliğini nasıl yeniden
kurduğunu irdeleyecektir.
Sarıkaya, Mahmut
ABDALLAR: TARİH, DİL VE
YAŞAYIŞLARI AÇISINDAN ABDAL / TEBER KİMLİĞİ
Dille kimlik arasında güçlü bir bağ vardır. Çünkü dil, insan topluluklarını
birbirinden ayrı kılan ve onları “millet” yapan en belirleyici kültür öğesidir.
Bunun yanısıra aynı milletin içinde yaşayan ve kendi aralarında özel ve ayrı
bir anlaşma aracı olarak “gizli dil”i bulunan daha küçük insan toplulukları
vardır.
Acaba böyle topluluklarda aidiyet duygusu ve kimlik idrakinin boyutları
nelerdir? Bunlarda, kimliği belirleyen unsurlar bakımından “gizli dil” ne kadar
etkili olmaktadır? Kimliği belirleyen başka öğeler var mıdır, varsa nelerdir?
Bu bildiride, genel olarak Abdallar, geçmişleri, Türkiye ve dünyadaki
varlıkları, özel olarak da Kırşehir – Bağbaşı Mahallesi Abdalları, onların
gizli dilleri, kültür ve kimliklerini belirleyen başka kimlik öğeleri üzerinde
durulmaktadır.
Sarıkaya, Yalçın
İRAN’DA AZERBAYCANLI-TÜRK KİMLİĞİNİN GELİŞİMİ
Bu
çalışma, günümüz İran’ındaki Azerbaycanlı-Türk kimliğini, tarihi perspektiften
irdelemekte; kavramsal, politik, stratejik analizlerden faydalanarak mevcut
duruma ilişkin çıkarımda bulunmaktadır. Bu bağlamda “İranlılık” kimliği,
“Azerbaycanlı” kimliği, “Azerbaycan Türkü” kimliği, tarihi-politik gelişim
sürecinde dil, din, mezhep ve benzeri kültür unsurları ile incelenmektedir.
İran’da
“çok etnili” diyeceğimiz bir toplum bulunduğu halde, araştırmacılar genellikle
İran’da Fars olmayan pek çok unsuru kastederek Fars(i) ve İranlı terimlerini
kullanırlar. İran’da Fars olmayan en geniş grubu, nüfusun yaklaşık üçte biri
ile, Azerbaycanlılar oluşturur. İran’ın etnik grupları, özellikle dış
müdahalelere karşı hassastır ve sınırları dışında meydana gelen olaylardan
etkilenmeye oldukça açıktır. Zira Fars-dışı unsurların çoğu sınır bölgelerinde
yoğunlaşmışlardır. Azerbaycan Cumhuriyeti’nde yaklaşık yedi milyon Azerbaycanlı
yaşarken, Azerbaycanlıların ezici çoğunluğu komşu İran’da yaşamaktadır. Birçok
Azerbaycanlı, İran’ın kuzeybatısının çoğu için “Güney Azerbaycan” ifadesini
kullanır. Azerbaycan Cumhuriyeti sınırının karşısındaki üç İran eyaletinin
nüfusunun çoğu Azerbaycanlılardan oluşur.
Azerbaycanlıların
kendilerine atıflarında ve onlara atfen kullanılan terimlerde büyük çeşitlilik
mevcuttur. Kullanılan terimler arasında, Azerbaycanlı, Azeri, Türk ve
Azerbaycanlı Türk bulunmaktadır. “Azerbaycanlı,” Azerbaycanlıların kendilerine
atfen, özellikle yazılı kaynaklarında en çok kullandıkları terimdir. İran’daki
bir çok Azerbaycanlı, kendilerine Türk demekte ancak böyle demekle bu terimin
daha az kullanıldığı Azerbaycan Cumhuriyeti’ndeki Azerbaycanlılardan daha fazla
bir Türk kimliğini ima etmemektedirler.
İran’ın
toplumsal ve siyasal yapısını çözümleyen temel araştırmaların çoğu, etnik
unsuru kenarda tutma eğilimindedir ve çoğunlukla İran’ın en geniş etnik grubu
olan Azerbaycanlıları “iyi entegre edilmiş azınlık” ifadesiyle ve İranlılık
kimliğine asimile edilmiş olarak tarif etmektedirler.
Satılmış, Demet
35,5: Karşıyakalı Olmak
Karşıyakalı
kimliği sadece İzmir’de değil, diğer şehirlerde de iyi bilinen baskın bir
kimliktir. Pek çok Karşıyakalının İzmir dışındayken “Nerelisin?” sorusuna
verdiği “Karşıyakalıyım” cevabıyla paylaştığı bu kimlik İzmirli olmanın çok
ötesine geçmiş, hatta İzmirli olmayı reddeden bir konuma gelmiş ve Karşıyaka’yı
“kutsal topraklar” olarak nitelendirmeye kadar varmıştır. Artık Karşıyaka’da
yaşamayanlarda bile aynı yoğunlukta devam eden, Karşıyaka’ya sonradan başka bir
ilden taşınmış olanlarda da güçlü bir aidiyet duygusu yaratan bu Karşıyakalı olmak durumu araştırmaya
değerdir. Bu çalışmada bu kimliğin nasıl oluştuğunu, yıllar içinde nasıl
geliştiğini ve şu anki durumunu ele alarak bölgesel kimlik konusu ve kimlik ve
aidiyet duygularının günümüz İzmir’inde hangi noktalarda olduğu
sorgulanacaktır. Bildiride cevabı aranacak diğer sorulardan birkaçı şöyledir:
Karşıyakalı kimliği ulus kimliğinin neresindedir? KafSinKaf taraftarı olmakla
Karşıyakalı olmak aynı şey midir? Karşıyaka’yı İzmir’den ayıran 35,5 zihniyetinin
karşısında duran tam 35, yani
Göztepeli olmak Karşıyakalı kimliği ile ne kadar ilintilidir? Karşıyakalı
kimliği Karşıyakalılar ve İzmir’in geri kalanı tarafından nasıl tanımlanır ve
bu bir fanatizm midir? Bu soruların cevabı aranırken Stuart Hall’ın çoklu
kimlik kuramı ve milli kimlik ile ilgili saptamalarına referans verilecektir.
Savaşkan-Durak, Nuran
TÜRKİYE’DE GAYRİ-MÜSLİM
AZINLIK KİMLİĞİ: ELLİ YILDA DEĞİŞENLER VE DEĞİŞMEYENLER
Gayri-müslim azınlıklar Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca kendilerini
doğrudan etkileyen siyasi ve ekonomik uygulamalar karşısında açık bir tepki
vermeyip sessiz kalmışlardır. 1990’lardan sonra gelişen küreselleşme, iletişim
teknolojilerindeki yenileşme ve bu yeniliklerin kimlik tartışmalarını öne
çıkarması sonucunda gayri-Müslim azınlıklar, Agos gazetesi, Aras Yayıncılık, Şalom
gazetesi, Gözlem Yayınevi ve web siteleri gibi çeşitli yayın araçlarıyla
taleplerini kamusal alanda dile getirmeye başlamışlardır. Sessizliğin bir nebze
kırılması olarak tanımlayabileceğimiz bu yenilikler azınlık gruplarının
toplumsal, siyasi ve ekonomik uygulamalar karşısındaki yorumlarını dile
getirmelerine olanak tanımıştır.
Bildiri 2000’li yıllardan bir kesit ve 1930’lu yıllardan bir kesit alarak
azınlıkların kendilerini nasıl tanımladıkları ve uygulamalar karşısında
tepkilerini nasıl dile getir(eme)diklerini inceleyecektir. Avrupa Birliği
süreci demokratikleşme sürecine yönelik uygulamaları beslemekte, ancak azınlık
grupları ve gayri-Müslimler kendilerini doğrudan etkileyen uygulamalarla ilgili
düşüncelerini, denetim mekanizmaları dışında kalan siber (elektronik) ortam
dışında, çok fazla dile getirememektedirler. Bu sessizliğin Cumhuriyetin
kuruluş tarihinden itibaren yaşanan olaylar ve azınlıkların kamusal alanda
kendilerini nasıl tanımladıkları ile bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Bu
nedenle Cumhuriyet tarihinin başlangıç noktası ve son günleri üzerinden iki
tarihsel nokta / olay irdelenecektir.
Öncelikli olarak 1930’lu yıllarda uygulanan “Vatandaş Türkçe Konuş”
kampanyası üzerinde durulacaktır. Bu kampanya 1928’de başlayarak 1937’de en üst
düzeyde uygulama alanı bulmuş, cumhuriyetin farklı tarihlerinde tekrar eden
kampanyalar şeklinde uygulanmış ancak gayri-Müslim azınlıklar bu uygulamalar
karşısında son derece tepkisiz kalmışlardır. Hatta gayri-Müslim olan Avram
Galanti o dönem azınlık okullarındaki dilin Türkçeleştirilmesini destekleyen
bir eser hazırlamıştır. Ulus-devlet kurma ve ulusal birliği sağlamada dil
birliğini hedefleyen bu uygulama azınlık okullarındaki eğitim dilinin Türkçeleştirilmesi
düşüncesine, sokakta Türkçe konuşma uygulamasına kadar genişletilmiştir.
Ulus-devlet olma yolundaki ilk yapı taşlarının kurulduğu bu dönemin, II. Dünya
Savaşı öncesi olması, artan milli duyguların varlığı ve 1930 iktisadi
bunalımının izlerini taşıması nedeniyle özel bir dönem olarak düşünülmektedir.
Sessizliğini koruyan azınlık grupları satır aralarında da olsa edebi eserlerde
dolaylı olarak tepkilerini dile getirmişlerdir. “Vatandaş Türkçe Konuş”
kampanyasının yanısıra, Türkleştirme uygulamaları için Ermeni entelektüeli
Sarkiz Çerkezyan’ın anıları ve benzeri eserlerden yararlanılacaktır.
Türkiye’deki gayri-Müslim azınlıkların kendi kimliklerini konumlayış
tarzlarınının sorgulandığı bir diğer tarihsel süreç ise 2000’li yıllardır.
Küreselleşmenin doğal bir olgu olarak kabul edildiği, yeni siyasi birliklerin
yükselmeye başladığı, makro - mikro milliyetçiliğin nüksettiği ve Türkiye
Cumhuriyeti’nin ulus-devlet olma sürecini çoktan aşarak yeni bir küresel siyasi
yapılanmanın içinde yer almaya çalıştığı bir dönem olarak önem kazanmaktadır.
Bu dönem Türkiye’sinde azınlıkların kendilerini nasıl tanımladığı ve bu tanımın
nasıl değiş(me)diği Yahyaoğlu tarafından azınlık grupları ile yapılan
röportajlar örnek alınarak incelenecektir. Kabaoğlu ve Oran’ın hazırladığı
Azınlık Raporu ise bir nokta / olay olarak sunularak, azınlıkların lehine gibi
gözüken olaylar karşısında gayri-müslimlerin Türk toplumu içinde kendilerini
nasıl konumladıkları ele alınacaktır.
Savcı, İlkay
CEZAEVİ SOSYAL ORTAMINDAN YANSIMALARLA HÜKÜMLÜ
KİMLİĞİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME
Toplumun
insanları kimliklendirme konusundaki becerisi, bu kimliklerin büyük kısmının
klişeleştirilmesindeki değişmez kararlılığından kaynaklanmaktadır. Bu tür
kimliklerden birisi hükümlü kimliğidir. Suçlu kimliği ile bir arada düşünülmesi
gereken bu kimliği, aynı zamanda suçlu kimliğinin “saldırganlık” çağrıştıran
özelliğinden sıyrılmış, “kapatılma” ve “ıslah edilme” sürecinin oluşturduğu
“edilgenlik” kılıfına büründürülmüş bir kimlik olarak ele almak olasıdır. Bu açıdan
bakıldığında, hükümlü kimliğini üreten cezaevi sosyal ortamının genel
özellikleri, dışarıdan getirdikleri kimlikleriyle hükümlüleri ne tür bir
değişime yöneltmektedir? Cezaevi ortamına uyum sağlamanın koşulları, cezaevi
dışındaki toplumun gözünde hükümlü olmanın ne anlam taşıdığı konusunda
hükümlünün edindiği izlenimle birleşmektedir. “Biz” ve “onlar” ayrımı hem
cezaevi hem de toplum içindeki kapatan-kapatılan arasındaki karşıtlıktan
üretilmekte ve hükümlü kimliğini büyük ölçüde şekillendiren sosyalleşmenin
aracı olmaktadır.
Hükümlü
kimliğini aynı zamanda cezaevi koşullarıyla başa çıkmak için bir strateji
olarak kullanmanın hükümlü için pratik faydasını da göz ardı etmeden, açık
cezaevlerinde yapmış olduğumuz bir araştırmanın bazı verilerinden yararlanarak
bu değerlendirmeye katkıda bulunmaya çalışacağız. Bu noktada hükümlü kimliğinin
oluşmasına etki eden suçla ilgili çevrelerde yetişme ve sosyalleşme, cinsiyet,
eğitimsizlik, yoksulluk, istihdama katılamama ve dolayısıyla suç ekonomisinin
çekici etkileri gibi çok sayıda etmen yanında, kişilik özelliklerine bağlı
olarak bu etmenlerin bireylerce farklı yorumlanmalarının da rolü olduğuna
dikkat edilmesi gerekmektedir.
ULUS KAVRAMI VE ORTA
ASYA TÜRK CUMHURİYETLERİNDE KİMLİĞİN (YENİDEN) TASARLANMASI (19.-21. YÜZYILLAR)
Bu
bildiri Rus imparatorluğu, SSCB ve modern devletlerdeki Türk topluluklarının
ulus kavramını ve bu kavramın nasıl değiştiğini 19. ve 20. yüzyıllara bakarak
inceler.
Ulus ve ulusal kimlik çalışması, çeşitli düşünce akımlarından
etkilenmektedir:
·
ezelden beri var oluş (bütün kimliklerin tarihin en eski
çağlarından beri var olduğu inancı);
·
özcülük (insanların ulusal kimliklerinin özlerindeki bazı
özelliklerden kaynaklandığı inancı); ve
·
kurgusallık (kimliklerin modernite ile kurgulanmış olduğu
anlayışı).
Bu çalışma, Orta Asya kimliklerini kurgusallık bakış açısı ile
sorgulamaktadır. Yani, çeşitli Türk kökenli gruplarda, Avrupa kökenli ulus
fikrinin ortaya çıktığını belirtmektedir.
Orta Asyadaki Müslüman Türkler arasındaki ulus kavramı çeşitli etkiler
sonucunda ortaya çıkmıştır. İlk olarak Rus kültürü aracılığı ile Avrupa çıkışlı
fikirlerin etkisi olmuştur. Daha sonra, Sovyetler döneminde kişisel
ulusçuluklar süreci yaşanmıştır. Bu bildiri, ulus ve ulusal kimlik kavramlarının
Rus İmparatorluğu’ndaki Müslüman Türkler arasında ilk olarak Orta Volga
bölgesindeki Tatarlar arasında çıktığını ortaya koymaktadır. Bunu da özellikle
Şehabettin Mercani (1818-1889)’nin, modern Tatar kimliğinin belirmesindeki
katkısını, kendisinin Müstäfad ül-axbar
fi ähval Qazan vä-Bulğar çalışması üzerinden inceler. Avrupalı ve Rus bilim
adamları, Pan-Türkizme ve Pan-İslamizme yoğunlaşmaları nedeni ile, Mercani’nin
düşüncelerini yanlış yorumlamışlardır. Bildiri, ayrıca, İsmail Gaspıralı
tarafından savunulan rakip Türkçülük fikrini de gözden geçirmektedir.
Gaspralı’nn fikirleri ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Osmanlıcılık düşüncesi,
Mercani tarafından savunulan mekânsal kimlik ile keskin bir ayrılığa düşer.
Bildirinin ikinci kısmı, yerel bölgesel kimliklerin gelişimini gözden
geçirir, Rus İmparatorluğu ve SSCB döneminde çeşitli Türk topluluklarındaki
mekânsal ulus fikrini temel alarak inceler. Buna ek olarak, bu sürecin
sonuçlarının, 20. yüzyıl sonu ve erken 21. yüzyıl bağımsız Türk devletleri
üzerindeki etkilerini tartışır.
Sehlikoğlu, Sertaç
Kültürel
Kİmlİğİmİzİn Paketlenİp Sunulduğu Bİr MekÂn Olarak Mİnİatürk: “Bu şanlı mİllet,
modernleşme yolunda”
Bu
araştırma, İstanbul’da yer alan, Türkiye ve dünyadan seçilmiş 200’den fazla
kültürel mekân ve anıtın minyatürize edilmiş formatlarının sergilendiği bir
açık hava müzesi olan Miniatürk ile ilgilidir. Miniatürk dünyadaki diğer
minyatür parklarından farklı olarak, yalnızca görsel bir gezi mekânından ibaret
olmayıp, bununla beraber Türk milliyetçilik ve modernleşme tanımlarını içinde
barındırma ve bunları temsil etme gibi bir misyonla yerli ve yabancı
turistlerin beğenisine sunulmuştur.
Çalışmada,
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin misyonu, minyatür park formatında sergilenen
kültür ve tarih temsilleri üzerinden okunup analiz edilecek; bu amaçla,
antropolojik bir çerçeve kullanılarak kalitatif yöntemlerle bilgi toplama
yoluna gidilecektir.
Somersan, Semra
TÜRKİYE’DEN AVRUPA VE
BİRLİK İMGELERİ
“Doğu” ile “Batı”nın birbiri hakkındaki düşünceleri genellikle tek taraflı
olarak değerlendirildi: Batı'nın Doğu’yu nasıl tahayyül ettiği, Doğu hakkındaki
genel geçer görüşleri, bunların hayattan bağımsız hayal ürünü olduğu üzerinde
duruldu. Ancak Doğu’nun Batı’ya dair imgeleri pek önemsenmedi.
Bu araştırmada, Doğu ile Batı’nın, ayrı kategorilerde çok farklı iki varlık
olup olmadığı sorunsalını bir kenara bırakıp, “Avrupa Türkiye’den nasıl
görünüyor?” sorusuna cevap aramaya çalışacağım. Ancak bir girizgah olabilir bu:
Avrupa Birliği’nin, Türkiye’nin “üye adaylığına alınması” konusundaki kritik
karar tarihinin (17 Aralık 2004) on gün öncesi ve on gün sonrasına ait
Türkiye’deki günlük ulusal gazeteleri, Avrupa ve Avrupa Birliği ile ilgili
başyazı, makale, haber, karikatür ve fotoğraflar açısından tarayıp kodlayacağım.
Çalışma, hem tarihsel yoksayılmışlığın kısır döngüsünü tersine çevirmek,
hem de Birlik’e giriş konusunda Türkiye’deki çeşitli görüşleri yakalayıp
sınıflandırmak açısından önemlidir. Ayrıca, Avrupa Birliği’ndeki eski ve yeni
üyeler arasında bu tür analizlerin yapılması, Türkiye’de de benzer
araştırmalara gereksinim olacağını gösteriyor.
Soysal, Ayşe Asude
MERKEZ ÇEVRE ARASI: MELAMİ TARİKATININ
OSMANLI’DA ÇİFT KİMLİKLİLİĞİ
Tasavvuf düşüncesine göre insan, diğer bütün yaradılmışlar gibi Yaradan’ın
bir tecellisidir, yani asil varlığın gölgesi hükmündedir. Tarikatlarda durum
bireyin cemaat içinde erimesi, aykırı davranmaması şeklinde daha da baskındır.
Bu durumda tasavvufi öğretide, teorik olarak, kimlikten değil de
kimliksizlikten söz etmek belki daha doğrudur. Sufinin amacı Hakk’a ulaşma
yolunda benliğini, varlığını eritmesi, “bir” olanla birleşmesidir. Bu eritme
esnasında tarikat/grup liderinin önemi çok derinlerdedir. Teoride dünya ile
bütün alakalarını kesmeyi ve benliklerinden geçmeyi, hatta “ölmeden evvel
ölmeyi” hedefleyen sufiler buna karşın sosyal varlıklar olarak elbetteki bir
şahsiyet olarak toplum içinde varlıklarını sürdürmek zorundaydılar.
Bu bildiride bu bağlamda, konuyla aşınalığı bulunmayanlarca pek tanınmayan Bayramî Melamileri örnek olarak ele
alınacaktır. Melamiler, panteizme varan görüşleri dolayısıyla Osmanlı
hanedanını dahi gayrimeşru görecek kadar aykırı görüşlere sahiptiler. Bu yüzden
devletin resmi ideolojisinin karşısında bir tehdit olarak duruyorlardı. İlk
başlarda Melamiler kimliklerini açıkça ilan ederken, birer birer liderlerinin
idam edilmeye başlaması ile hareket yeraltına inmiş, temsilcileri başka
kimlikler altında hayatlarını sürdürmeyi ve inançlarını yaymayı ve yaşamayı
tercih etmişlerdir. Bu durum da, sosyolojinin bireyin belli bir şekilde
davranmaya zorlanacağı çatışmacı durumlardan kaçınarak düzenlediği kimlikler
hiyerarşisinde hangi duruma hangi kimliği uygun düşüyorsa onu ön plana
çıkardığı savını doğrulamaktadır. Kimlik toplanması hipotezine göre kimlik
sayısı arttıkça bireyin varlığı daha da önem kazanır. Bu da Melamilerin en
aşırı fikir sergileyenlerinin nasıl ölümden kurtulduklarını açıklar. Bu şekilde
zaten deruni bir tarafı da olan tarikatçı kimliklerine bir de gizli kimlik
boyutu eklenmiştir. Bu nedenle birkaç yüzyıl sonra Sabetayistler ve masonlarca
gerektiği zaman sığınılacak bir ortam olarak görülmüşlerdir.
Sönmezer, Burak
50’Lİ YILLARDA TÜRKİYE’DE MUHALİF OLMAK
Bu
çalışmanın merkezi sorununu, Türkiye’de 50’li yılların başlarında bellibaşlı
muhalif aydınların günlük hayat pratikleri üzerinden muhalif kimliklerini
yeniden üretmeleri oluşturmaktadır. Bu kişiler arasında Nazım Hikmet,
Serteller, Berkesler, Cemgiller, Behice Boran ve Nevzat Hatko, Pertev Nail
Boratav, Mehmet Ali Aybar gibi isimler sayılabilir.
Genel
olarak bakıldığında, 1940’lı yıllarda iki farklı kentte kümelenen bu aydınlar,
aralarında ilişkiler olmakla birlikte, Ankara’da Yurt ve Dünya ile Adımlar
dergilerini, İstanbul’da ise Tan
Gazetesini çıkartmaktaydılar. Özellikle 40’lı yılların ikinci yarısında bu
aydınların üzerinde estirilen terör havası ve matbaa yıkma furyası, 50’li
yıllarda, onların İstanbul’da toplanmasına yol açmıştı. Artık en büyük
sıkıntıları geçim derdi olmuştu. İçinde bulundukları durumu Aybar şöyle
açıklamaktadır: “Bu memleketin aydınları olarak yapacağımız hizmetler vardır;
biliriz, yapamayız. Bir takım kuvvetler zebun etmiştir bizi.”
İktidar
güçleri tarafından güçsüz bırakılan, zavallı duruma düşen solcu aydınları
derinden etkileyen bir başka olay da Sabahattin Ali’nin öldürülmesi olmuştu.
50’li yılların başları, başta Nazım Hikmet olmak üzere, Boran, Berkesler,
Serteller ve diğerleri açısından aynı akıbete uğrama kuşkusu ve korkusuyla
geçmiştir. Maddi zorluklar ve bu korku kimilerini yurt dışında sürgün hayatına
mahkum ettiyse de aralarındaki iletişim sürmüştür.
50’li
yıllarda muhalif kimliğin, hangi mekânlarda ve hangi yollarla korunduğu ve
yeniden üretildiğini araştıran bu çalışmanın ana kaynakları, sözünü ettiğimiz
muhalif aydınlara ait ya da onlarla ilgili anılar, mektuplar ve çeşitli
röportajlar olacaktır.
Sözen, Mustafa
“ORİENT-OKSİDENT” PERSPEKTİFİNDEN FERZAN
ÖZPETEK SİNEMASINDA KÜLTÜREL KİMLİK TASARIMI
Bu
çalışmanın amacı, Batı’da yaşayan, Batı’da üreten Doğulu bir sanatçının
kurguladığı toplum tasarımının kültürel “arka-yüzü”nü irdelemektir. Üzerinde
önemle durulan nokta, kültürel kimliği oluşturan parametrelerin, nasıl ve kimin
kavramlarıyla anlamlandırıldığı sorunsalıdır. Çünkü olguların anlamı, farklı
bakış açılarına göre değişebilmekte, yeni ve farklı anlamlar
yüklenebilmektedir. Sözgelimi iki ana kültür dairesinin (orient- occident) kendi ve ötekisi için ürettiği kimlik imgeleri
bize bu anlamda hayli ilginç veriler sunmaktadır.
Batı
kendi imgesini, Hıristiyan, özgürlükçü, uygar, bilim, teknoloji ve sanat üreten Avrupa parametreleriyle
oluştururken, Doğu’yu kusurlarıyla algılama yoluna gitmekte ve böylece kendi
kültürel tarihini daha erişilmez bir hâle getirmektedir. Batı’nın gözünde Doğu
imgeleri ise Müslüman-Arap insanlar, irrasyonel hayat
anlayışı, egzotik kentler ile köylü zihniyetli kentlilerden
oluşmaktadır. Buna karşılık, Doğu’nun Batı için
ürettiği imgelerden söz etmek pek de mümkün değildir. Doğu kültür dairesi,
kendisi ve karşıtı için imgeler geliştirememenin verdiği eziklik içinde
yeni arayışlara girmiş ve İngilizce söylenişiyle occidentalism (oksidantalizm) adlı yeni bir kavramı üretme
çabalarına girişmiştir.
Her sanatsal anlatının öznesi yaratıcısıdır.
Batı’da yaşayan Doğulu bir özne olarak, kimliğini Batı’da yeniden kurmaya
çalışan yönetmen Ferzan Özpetek, filmlerinde nesne olarak ele aldığı Doğu’yu
“dışarıdan” bakış açısıyla, yani Batı’nın Doğu için ürettiği oryantalist
imgelerle ele almaktadır. Hayatın hangi ve kimin kavramlarıyla
anlamlandırıldığı önemlidir. Çünkü, bir tarafta Doğu’da yetişkinlik dönemine
kadar yaşamanın getirdiği bir kültürel kimlik, diğer taraftan yetişkinlik
döneminde istekle benimsenen Batı’ya ait ikinci bir ben, ikinci bir kimlik,
ikinci bir kültür vardır. Böylesi bir durumda kültürel kimlik açısından
patolojik bir durum söz konusu olmakta; parçalanmışlık duygusu, şizofrenik bir
algıyı öne çıkarmaktadır.
Hamam (1997) filminde Doğu’yu ve onun modernleşmemiş
ilişkilerini Batı’ya aktaran Özpetek, Harem
Suare (1999) adlı filminde de aynı yöntemi izleyerek Osmanlı’ya dair otantik
bir iktidar, aşk ve modernleşme öyküsü sunmaktadır. Öznenin parçalanmış
kültürel kimliğinin birer uzantısı olarak, her iki
filmde de örtük şekilde, Batı’nın ürettiği modernleşmiş hayata eleştiriler
görülmesine ve modern kapitalist Batı’nın yarattığı insan ilişkileri ile
yabancılaşan bireylerin eleştirel bir gözle ele alınmasına rağmen, bu filmler,
son tahlilde, esas öykülerini Batı’nın Doğu konusunda yarattığı egzotizm ve
gizem üzerine kurararak anlatmaktadırlar.
Yönetmen,
Cahil Periler (2001) ve Karşı Pencere (2003) adlı son iki
filminde, bu kez Doğu’yu değil, Batı’yı nesne olarak ele almakta ve her iki
filmde “tarih” ve “mistisizm” gibi Özpetek sinemasına
ait unsurlara yine rastlanmaktadır. Cahil
Periler’de “aşkın, ailenin ve arkadaşlığın bütünleşmesinden doğan yeni
anlamların öyküsü” olarak tanımlanan duygusal bir yolculuk boyunca gerçekleşen
değişimler anlatılmakta; Karşı Pencere’de ise
Batı’ya ait olan faşistlerin Yahudilere yönelik
kıyımı, işçi sınıfı ve göçmen dayanışması, aşk olgusunun sorgulanması gibi
unsurlar film temasının kültürel arka planını oluşturmaktadır. Konuları
Batı’da geçen ve Batı kültürünü arka plan olarak anlatan bu filmlerde Hamam ve Harem Suare’de karşılaştığımız bir özne-nesne karşıtlığına
rastlanmamaktadır. Yönetmen, deyim yerindeyse, Batı’yı, mesafeli bir bakışla,
nesne olarak ele almamakta, tam aksine onu benimsemekten de öte içselleştirmiş
bir kavram ve bakış açısıyla bizlere sunmaktadır.
Subaşı, Necdet
Bu
bildiride Ağustos 2004’den beri Fransa’da sürdürdüğüm “Euro-İslam -Fransa’da Türk Göçmenler: Din, Kimlik ve Entegrasyon
Sorunları” başlıklı çalışmam etrafında ulaştığım kimi verileri Batı’nın yeni
kimlik tasarımları ekseninde ele alacağım.
Aslında
Avrupa İslamı kavramıyla iki yönelime gönderme yapılır. Birincisi, Avrupa
kaynaklı Müslümanların kendi kültürel aidiyetlerinden beslenen yönelimlerini,
siyasal ve entelektüel çıkarımlarını gözetir. İkincisi ise daha belirleyicidir
ve ağırlığını Müslümanların oluşturduğu bir göçmen dünyasında, Batılı bir
müdahaleyi öngörür. Müdahalenin temel parametreleri geleneksel bir referans ve
aidiyeti içselleştiren “İslamlık”ı Batılı kavramsal sermayeyle ilişkilendirmeyi
tasarlar. Dahası Avrupa İslamı’yla öngörülen kültürel envanterinden yalıtılmış yeni
bir formatta, Batılı bir din önermektir. Hiç kuşkusuz bütün bu öneriler
Doğu-Batı gerginliği, radikal İslam, “fundamentalizm” gibi korkular etrafında
oluşan kaygıların politik dışavurumunu içselleştirmektedir.
Bu
bağlamda, örneğin Fransa’da, Müslüman Türk göçmenlerini, bu proje etrafında
nasıl bir stratejinin beklediği ise ayrı bir tartışma konusudur. Tartışma,
kimlik tasarımına fiili bir müdahale olarak değerlendirilebilecek Euro-İslam arayışlarını, Türkiye
perspektifleri içinde okumayı ve anlamlandırmayı hedeflemektedir.
Sunar, Şebnem
TÜRK’ÜN BAKIŞINA YERLEŞEN BATI: ROMANTİK
AYNADA KEMALİST SURET
Kuruluşundan
1950’li yıllara kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin
kimlik oluşturma çerçevesindeki kültür politikaları, “olduğu gibi olmak” ile
“Batı gibi olmak” arasındaki gerilimli ilişkiden beslenmiştir. Zira Kemalizm’in
tüm arzu ve iradesi, Batı’yı önce kendi bakışının içine yerleştirerek
içselleştirmek, ardından da aslen Batı’ya ait olan bu bakışın ötesinde bir
yerde konum edinmek şeklinde dışa vurulan bir perspektife yöneliktir. Türk
ülküsü olarak tarif edilen bakış açısı aslen bunu öngörür.
Bu
bağlamda Güneş Dil Teorisi veya hümanist çalışmalar (örneğin çeviri gayretleri)
Batı’yı hedef alarak kendine bakmanın özel bir biçimini oluşturmaktadır. Bu,
evrensellik ile özgüllüğün arasından kolayca geçmesi beklenen bir yoldur ve bu
şekilde ele alınca, Alman Romantikleri’nin düşündükleri türden organik ve
çatışmasız bir senteze varılabilir.
Oysa bu,
tersten kurgulanmış bir bakıştır ve bir Türk kimliği söz konusu olduğunda
Batılı düşünceye dikişsizce eklemlenemez. Yalnızca, kırmak istediği aşkın
perspektifi ona öykünerek tescil ve teslim etmiş olur. Zira bu her halü kârda
Batı’ya havale edilmiş bir milliyetçiliği gerektirir. Özne konumuna yükselmeyi
ve hep orada kalmayı arzulayan bakış, kendi özne-merkezciliği içinde ancak
Batı’ya özgü olabilir.
Böyle
bakınca Batı, Kemalizmin gözlerinde her zaman bir arzu nesnesi olarak kalmaya
mahkum görünür. Çünkü bu bakış ayna-suret ilişkisinden yansır ve kısaca aynada
aslına rücu eden bir suretin olanaksızlığından dem vurur.
YENİ POPÜLER TÜRK SİNEMASINDA ÇOCUKLUK/
ÇOCUKSULUK
Yeni Türk
sinemasının popüler kanadında sık rastlanan temalardan biri “çocukluğa geri
dönüş”tür. Burada “çocukluk”u tanımlayan, bir masumiyet ve saflık çağı
olmasıdır. Bu anlamda, “çocukluğa geri dönüş” filmleri, çocuk kahramanlar
etrafında gelişen öyküler anlatmak yerine, “toplumun çocukluğu” olarak tasavvur
edilen bir geçmiş dönemin hatırlanması etrafında kurulan öyküler anlatır. “Masumiyet
çağı”nı tanımlayan, zamansal olarak bir eşiğin, bir dönüm noktasının öncesinde
yaşanmış olmasıdır. Bu filmlerde, “önce” ve “sonra”yı ayıran eşik, bir kopuş
noktası, dışsal bir müdahale sonucu “çocukluğun” bittiği an olarak belirlenir.
1990’ların ikinci yarısından itibaren popüler sinemada bu türden, geçmişin
“çocuksulaştırılarak” yeniden kurulduğu filmlere sıkça rastlıyoruz. Bu bildiri,
sözkonusu filmleri Türkiye’de geçtiğimiz iki onyıldır yaşanmakta olan toplumsal
süreçlerle ilişkilendirerek, “aidiyet” sorunsalı ve onun tamamlayıcı unsurları
olan “kimlik” ve “toplumsal hafıza” kavramları çerçevesinde okumayı
amaçlamaktadır.
Susar, Filiz
KENTİN KÜLTÜREL KİMLİĞİ
VE BEYOĞLU’NDA KÜLTÜREL YAPI
“İçinde aşk öyküleri, yemek tarifleri, cinayetler, kocakarı ilaçları
bulunan bir semt” diye tanımlanan Beyoğlu, Osmanlı döneminin son zamanlarına
kadar “Pera” adıyla biliniyordu. Bir hanım olarak hayal edilen Pera’nın adı
1800’lerde değişti ve Beyoğlu adı kullanılır oldu. “Sokaklarında kravatsız
erkek, şapkasız kadın görülmezdi” denen Beyoğlu çeşitli kültürlerin bir arada,
hoşgörü ve uyum içinde yaşadığı bir semtti.
Yok olan (eski) tramvay(ın)a, kapanan lokantalara ve tiyatrolara duyulan
özlemin ardında, aslında, yıllar içinde süzülerek oluşan bir yaşam biçiminin ve
asaletinin kaybolması yatıyordu. Birçok ilkin―ilk atlı tramvay, ilk
tünel, ilk liman, aydınlatılan ilk cadde (cadde-i kebir), ilk belediye
vb.―gerçekleştiği yer olan Beyoğlu, en modern dönemini 18. ve 19.
yüzyılda sürdürmüştü. 20. yüzyılın ilk kırk yılı içinde birçok savaş ile ağır
ekonomik ve toplumsal koşullara rağmen eski niteliklerinin önemli bir kısmını
koruyabilmişti. Beyoğlu’ndaki görünüm ve davranışlarda ciddi değişikliklerin
1950’lerden sonra başladığı iddia edilebilir. Bu dönemden itibaren Beyoğlu’nun
kültürel çeşitliliğinin temsilcilerinin Beyoğlu’nun yaşam alanlarından
çekilmeye başladıkları görülür.
Tüm bunların ardından, bugün yine de Beyoğlu dendiğinde bir kültür ve
eğlence merkezi akla gelir: tiyatroları, sinemaları, sanat galerileri,
sahafları, farklı türde ibadet yerleri, sivil mimari yapıları, çeşitli dünya
mutfaklarını temsil eden lokantaları, eğlence mekânları, diplomatik
temsilcilikler ve konsoloslukları ile prestijli mağazaları, Beyoğlu’nu dünyanın
benzer birçok kent merkezi gibi cazip kılar.
Beyoğlu için sıralanmış olan bu nitelikler aslında, bir kentin kültürel
kimliğine dair sayılacak ilk unsurlardır. Bu bildiride, bir ülkenin cazibe
merkezine örnek olarak kendine özgü bir kültürel kimliği barındıran Beyoğlu’nun
toplumsal yapısı, özellikle son onyılda değişen görünümüyle paralel olarak ele
alınacaktır.
Süleymanov, Ebulfez
Bağımsızlık sonrası
Azerbaycan’ın Kİmlİk Meselesİ
Çağdaş
Azerbaycan’da kimlik meselesi toplumu kendini tanımlama meselesi, kendisini
dünyada bir yer biçme meselesi olarak gündeme gelmiştir. Azerbaycan insanı
bağımsızlıktan sonra kendini tanımlama ihtiyacını hissetmiş, başka bir deyişle
bu dünya içerisinde kendini tanımlamasının gerekliliğinin farkına varmıştır.
Zira Sovyet ideolojisiyle birlikte sistem de çökünce, sistemin ve ideolojinin
getirdiği bütün fiziki imkanlarla birlikte Azerbaycan insanı bir anda ortada
kalmış, siyasi ve kültürel anlamda kendini tanımsız görmeye başlamıştır. Bunun
yanısıra, karşısında milliyetçilik esasına dayalı bir tecavüz bulunmaktaydı ve Azerbaycan’ın milliyetçilik esası
içinde bir toplum olarak durması, kendini savunması gerekiyordu. Milliyetçilik
esası bu şekilde ortaya çıkınca milliyetçiliğin sınırlarının tayin edilmesi de
bir zorunluluk olarak ortaya çıktı.
Toplumun
her kesiminde hissedilen bu zorunluluk bir süre sonra milliyetçiliğin hangi
versiyonu üzerinde oturacağı ile ilgili bir tartışmaya dönüştü: Bir yurt, vatan
esasına dayalı bir milliyetçilik mi, vatan esasına dayalı bir milli kimlik mi,
yoksa bir soy ve kültür esasına dayalı bir milliyetçilik mi? Bunlardan ilkinin
savunduğu kimlik türü Azerbaycanlı veya Azerbaycancılık olurken ikincisinde öne
çıkan kimlik tanımlaması “Türk” olmaktadır. Azerbaycan’da bazıları son dönemde
yapılan bu tartışmalara dış olaylardan dolayı
ilgi duyarken, bazılarının bu konudaki arayışları esasen kendi iç dünyasındaki
sorunlarla ilgiliydi: örneğin, bir ebeveyni farklı milletten olan gençler, “Ben
hangi milletin evladıyım?” diye soruyor; ya da fiziki olarak bir millete ait
iken, başka milletin kültürel ortamında büyüyen insanlar kimliklerini
sorguluyorlardı.
TÜRK ULUSAL KİMLİĞİNE ELEŞTİREL VE SÖYLEMSEL
BİR YAKLAŞIM: NAZIM HİKMET’İN YENİDEN TANIMLANMASI
Ulusal kimlik, diğer bireysel ve toplu kimlikler gibi, kesin çizgilerle
tanımlanamaz. Ulus modern bir olgudur ve yaratma, yapılandırma ve dolayısıyla
tanımlama süreci hâlâ devam etmektedir. Bu sürecin en önemli belirleyicileri de
ulusun “ötekileri”dir. Ötekiler ulusun bütünlüğünü tehdit eden farklı etnik
gruplar olabileceği gibi, devlet tarafından tanımlanan ulusal çıkarlarla
çelişen ya da çatışan, ulusa mensup bireyler de olabilir. Nazım Hikmet yazıları
ve yaşamıyla, tam da bu kategoriye girer. Kendisi Türk olmasına rağmen devlet
düşmanı ilan edilmiş, kitapları toplatılmış, vatandaşlıktan ihraç edilmişti.
Başka bir deyişle, Türk ulusal kimliğinin “ötekileri”nden biri olarak
görülmekteydi. Bugün ise devlet politikasında önemli bir değişlik ve yaklaşım
farkı gözlemlenebilir. Özellikle Turizm ve Kültür Bakanlığı’nın çabalarıyla
2002 yılının UNESCO tarafından Nazım Hikmet Yılı olarak kutlanması en dikkat
çekici örnektir. Nazım Hikmet devlet eliyle, vatan haini, komünist bir şair
olarak değil, “Türkçe’yi en iyi kullanan” şair olarak tanıtılmaktadır. Bu
durumda şu soruyu sormak gerekir: Nazım Hikmet gibi ulusal kimliğin sınırları
dışında ve ona tehdit oluşturan bir ideolojinin en önemli sembollerinden biri,
kimliğin kendi tanımı içine girebiliyorsa, bu, ulusal kimliğin sınırlarının
muğlaklığını, değişkenliğini ve üretme sürecinin devamlılığının bir göstergesi
değil midir?
KİMLİKLER VE MEDYA: 1980 SONRASINDA
TÜRKİYE’NİN DEĞİŞEN ÇEHRESİ
Bu
çalışma, Türkiye’de 1980 sonrası dönemde etnik ve dinsel kimliklerin kamusal
alanda ortaya çıkışını ve etnisite ve din konularının aynı dönemde kurulan ve
hızla çoğalan özel televizyon kanallarında işlenişini inceliyor.
Çalışma,
ilk olarak 1990 yılında devlet tekelinden çıkan ve özerklik kazanan özel
kanalların Türkiye’de etnisite ve din
konularının işlenmesinde devletin ideolojisi ve söyleminden uzaklaşarak yeni,
daha açık ve özgür bir söylem oluşturup oluşturmadığı sorusunu soruyor. Siyaset Meydanı gibi dönemin çeşitli
popüler programlarındaki söylem incelenerek, bu söylemin devletin baskıcı resmi
ideolojisinden ne kadar uzaklaştığı değerlendiriliyor. Bu bağlamda, özel
kanalların Türkiye’de kamusal alanın özgürleşmesine yol açıp açmadığı
tartışılıyor. Önemli sorular şunlar: Özel kanallar, Türkiye’de alternatif
kimliklerin ortaya çıkışı konusunu nasıl işliyor? Onlara göre köktendincilik,
Alevilik, Kürtlük vb. dışlanması gereken kimlikler mi, yoksa bu kimliklerin
varlığının demokratik bir çerçevede tartışılması ve değerlendirilmesi mi
gerekiyor? Bu kimliklerin özel medya kanallarında görünmeleri sadece “reyting”e
yönelik bir yöntem mi, yoksa bu kimlikleri özgürleştiren, onlara seslerini
duyurma hakkı veren bir boyutu var mı? Sosyal bilim teorileri arasında Jürgen
Habermas’ın kamusal alan teorisi, Stuart Hall’un azınlıkların medyada temsili
çerçevesindeki çalışmaları ve Reisigl ve Wodak’ın söylem analizi konusundaki
metodolojik çalışmaları kullanılıyor. Çalışmanın genel amacı, Türkiye’nin resmi
ideoloji kalıplarına sığmayan bu alternatif kimliklere cumhuriyetin kuruluş
ilkelerinden vazgeçmeden kamusal alanında yer vermesinin demokrasinin bir
gereği olarak tartışılmasıdır.
Şimşek, Leyla
Günümüz
anlatıları içinde en popüler olarak niteleyebileceğimiz televizyon dizilerinde
yer alan hikayelerin hemen hemen hepsi, merkezinde kahramanlık temasına yer
vermektedir. Kahraman, hikayenin içinde yer alan diğer erkekler ve kadınların
kimlik kurgularında da merkezi bir rol işgal etmektedir. Kadınlık ve erkeklik
kurguları hakkında pek çok ifadeye yer verilen bu popüler anlatılarda kahraman,
erkekler için yerinde olunması, ulaşılması arzulanan bir model, kadınlar için
ise elde edilmek istenen bir arzu nesnesidir. Bu bildiride, televizyonda yer
alan çeşitli dizilerden örnekler de verilerek, bir yandan kahramanlığın bugün
bizler için taşıdığı anlam üzerinde durulacak, bir yandan da kahramanlık
temasıyla bağlantılı olarak erk, erkeklik, kadınlık ve şiddet kavramları
tartışılacaktır.
Tansuğ, Feza
KAZAKİSTAN VE
KIRGIZİSTAN’DA UYGUR DİYASPORASI: TOPLUMSAL DEĞİŞİM, KİMLİK VE MÜZİK YAPIMI
Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Doğu Avrupa’nın temelden yeniden inşası,
küresel siyasi düzeni değiştirirken nüfus ve fikir hareketlerine yeni bir hız
kazandırdı. Göçmen (muhacir) ve sığınmacıların (mültecilerin) incelenmesi,
hızla değişen dünyada giderek önem kazanan toplum bilimlerin soruşturmasının
göreceli olarak yeni bir cephesidir. Yurtlarının yer değiştirdiğini anlayan
göçmen ve sığınmacıların oluşturduğu kültürel çevreye ilişkin antropolojik
irdelemeler, bu inceleme alanına önemli bir katkıda bulunabilir. Özellikle toplumsal
kimliğin kişisel dışavurumu ile paylaşılan deneyimin ve ortaklaşa etkinliğin
anlamlı bir alanı olarak müzik yapımı, göçmenlerin ve sığınmacıların kültürel
yaşamlarını hem yansıtır, hem de sorunları araştıracak incelemelere uygun bir
odak sağlar.
Bu bildiride eski Sovyetler Birliği’ndeki Uygur diyasporasını ele alarak
toplumsal değişimi, kimliği ve müzik üretimini birbirine bağlayan ilişkilerin
dinamiklerini tanımlayacağım. Özellikle Kazakistan ve Kırgızistan’daki Uygur
göçmenler üzerinde yoğunlaşacağım. Bu süreçler karmaşık oldukları için,
bildirime Uygur diyasporasının yerleşmesine yol açan tarihsel olayların bir
özetinin ardından, ikinci olarak, Sovyet Uygur toplulukları içinde müzik
yapımını, ayrıca müzik değişimini biçimlendiren başlıca güçleri irdeleyeceğim.
Üçüncü olarak, kimliğin bu değişimlerle, yeni kültürel ilişkilerle ve müziksel
yaratıcılığın bileşkesiyle bağlantılı olan sorunlarını tartışacağım. Son
olarak, kimlik ve müzikte modern toplumsal karmaşıklıklarının, giderek
çok-kültürlü hâle gelen bağlamının, ve kayda değer bir süreklilikten yoksun
olmasının ne anlama geldiklerini irdelerken, kimlik ve müziği, değişken olarak,
ve belirsiz bir geleceğin, politik ve ekonomik güçlerinin etkisi altında bulunduğunu öne süreceğim.
Taranç, Berrak
İZMİR KENT KÜLTÜRÜNDE ÖTEKİNİN MÜZİKAL KİMLİK
TARTIŞMASI: TÜRKÜ BARLAR
İzmir
kenti her yüzyılda “öteki”nin kültürel kimliğine saygı duymuş ve bu bağlamda
sanatsal dışavurumlara olanak sağlamıştır. 19. yüzyıl sonucunda,
post-Greko-Romen dönemde, İzmir’de Rum, Türk ve Musevi müziğinin sentezi
Rembetikolar müzikal bir kimlik olarak ortaya çıkmıştır. Bu müziğin doğuş
mekânları café aman’lar olmuştur.
Dönemin politik çalkantılarına Akdeniz
kültüründen kaynaklanan bir yapı ile karşı duruş sergileyen bu mekânlar
ve onların müziği dönemin arabesk yapısını oluşturmuşlardır denilebilir. Bu
pasifist tavır, 1922 göçü sonrasında Anadolu’dan giden Rumların Yunanistan’daki
kültürel kimliklerinin göstergesi olmuştur. Öte yandan, İzmir’in üst kültürünü
Levantenler belirlemiştir. Kentte bulunan kültürlerarası iletişim ve etkileşim
sentezi, İzmir’in günümüze kadar “gâvur” kimliğini taşımasına neden olmuştur.
Günümüzde
ise iç göç olgusunun sonucunda varoşların uzun yıllar arabesk kimliğine karşı
tavır olarak geleneksel müziğin dinsel, politik başkaldırısını yaşattığı
mekânlar olarak “türkü barlar” ortaya çıkmıştır. Kültürel kimlikleri ile café aman’larla farklılıkları, günümüz
koşullarına göre ters bir duruş sergilemektedir. Mezopotamya kültürünün,
Akdeniz kültürü içinde yeniden varolduğu bu müzikal mekânlar geleneksel müziği
korumaları ile alternatif oluşturmaktadırlar. İç göçle ortaya çıkmış, saf sanat
üretme mücadelesi veren bu mekânlardaki canlı performanslar ile müzik grupları
ve repertuarları kültürel kimlik açısından kayda değer bir inceleme konusudur.
”Gâvurlaşmış” bu kentte, öze dönmek isteyen ve özü kültürel olarak müzikte
arayanlar, müziğin tükendiği bir dönemde pop kültüre karşı bir duruş
sergilemektedirler.
Bildiride,
“türkü barlar”ın 2000’li yıllarda varoşlarca kendi öz kültürlerinin ve
kimliklerinin asimilasyonu durdurmak amacıyla ortaya çıkarmış oldukları
tartışılacaktır. Bu bağlamda, İzmir kent kültürü içinde kimlik sorununun her
zaman “öteki”nin müziğini koruyan ve geliştiren bir yapıya sahip olduğu savunulabilir.
Taştan, Zeki
OSMAN CEMAL KAYGILI’NIN ÇİNGENELER’İ
Türk
edebiyatında roman ve öyküleriyle tanınan yazarımız Osman Cemal Kaygılı
(1890-1945), roman ve öykülerinde, yakından gözlemleme şansına sahip olduğu
“kenar mahalle insanları”nı yansıtır. Servet-i Fünun, Fecr-i Âti ve Cumhuriyet
dönemlerinde yoğunlaşan Batı edebiyatı ve zevki yerine Türk halk sanatına ve
folkloruna yönelen yazar, çağdaşlarından ayrı bir yol tutar. Kaygılı, dünya
üzerinde geniş bir coğrafyada yaşadıklarına inanılan ve ülkemizde de “Çingene”
kimliği ile bilinen Türk vatandaşlarını Türk edebiyatında ilk defa bağımsız
olarak bir romana dahil eder: Çingeneler.
İlk
olarak 1939’da yayımlanan bu romanıyla Kaygılı 1942’de Cumhuriyet Halk Partisi
roman yarışmasından derece alır. Eserde İstanbul çevresindeki Çingeneler’in
yaşayışları konu edilir. Bir Çingene kadınına âşık olan İrfan, iki yılı aşan
bir zaman diliminde Çingeneler arasında bulunur. Bu süre zarfında Çingenelerin
hayatı; çalgıları, dilenmeleri, gelenek ve görenekleri, düğünleri, vb. renkli
bir atmosfer içinde anlatılır. Bu bildiride Kaygılı’nın Çingeneler romanında Çingene kimliği; Çingene hayatı, gelenek ve
görenekleri, vb. çerçevesinde incelenecektir.
Tekelioğlu, Orhan
POPÜLER KÜLTÜRÜ NE YAPACAĞIZ? YENİ TOPLUMSAL
HAREKETLİLİKLER, TOPLUMSAL BEĞENİLER VE TV KÜLTÜRÜ
Son
yıllarda Türkiye’deki televizyon programlarının yapılanmasını etkileyen en
önemli gelişme, televizyon kanallarıın tamamıyla izleyici-odaklı bir program
formatını benimsemesidir. İlk bakışta izleyici oranları (rating) etrafında biçimlenen bu yaklaşımın popüler kültürle
ilişkilendirilmesi, yeni ve şehirli bir kültürel beğeni (new urban cultural taste) oluşumunun yükselmekte olduğunun önemli
bir göstergesidir. Bu saptamadan yola çıkarak, Türkiye’deki kültürel çalışmaların
yeni araştırma ekseninin popüler kültür ve bu kültürün en önemli yayılım aracı
olan televizyon kültürü olacağı düşünülebilir. Yeni televizyon kültürünün
yapılandırdığı kültürel beğeniler, öne çıkan kişilikler ve kimlikler, açık ya
da örtük siyasal mesajlar, muhafazakârlık ve aile ekseninde biçimlenen reality show’ların, bu olguyu
çerçeveleyen toplumsal hareketlilik (social
mobility) ile ilişkili kavramlar dinamiğinde değerlendirilmesi Türkiye
kültürel çalışmalarına çok önemli katkılar sağlayabilir.
Tezokur, Hadi
ANADOLU’DA YOK OLMAYA YÜZ TUTMUŞ ESKİ BİR
KİMLİĞİN İZLERİNİ SÜRMEK AMACIYLA SÜRYANİ KİMLİĞİ
Bu
bildiri, Anadolu’da yok olmaya yüz tutmuş eski bir kimliğin izlerini sürmek
amacıyla Süryani kimliğini ele alacak, kısaca tarihçesine yer verdikten sonra
din, dil, coğrafya ve ekonomi açısından inceleyecektir. Tarihçesinde Süryani kelimesinin etimolojik
kritiği; Süryani halkının ilişkili olduğu Arami, Asur, Babil, Keldani ve Maruni
halklarıyla birlikteliği; ve Hıristiyanlığı ilk kabul eden topluluk olması ele
alınacaktır.
Süryani
kilisesinde dört merkez bulunmaktadır: Türkiye’deki Süryanilerin bağlı olduğu,
Şam’daki Süryani-Ortodoks Antakya Kilisesi-Patriklik merkezi; Beyrut’taki
Süryani- Katolik Antakya Kilisesi-Patriklik merkezi; Bağdat’taki
Keldani-Katolik Babil kilisesi-Patriklik merkezi; ve Tahran’da bulunan Nesturi
(Doğu Asur Kilisesi)-Patriklik merkezi. Türkiye’de Süryanilerin dini, dini
liderlikler üzerinden incelenebilir: Turabdin Bölgesi’nde 1975-1980 arasında
İgnatyus Zakka Ivaz ve 1980-sonrası liderlik; Süryani kadim cemaati ruhani
lideri ve patrik vekili olan Mor Filiksinos Yusuf Çetin; Midyat Deyrul Umur
Metropolü Horiepiskopos Samuel Akdemir; Deyruz Zaferan Manastırı Metropolü
Saliba Özmen; ve Mardin Süryani Ortodoks Cemiyeti Ruhani Lideri Kırklar
Kilisesinde görev yapan Horiepiskopos Gabriel Akyüz. Bu toplumdaki tek belirgin
sınıf dinsel sınıftır. Dini otorite çok büyük bir güçtür. Evlenme çağına gelen
her genç Süryani, papazdan onay alır ya da papazın onayının dışında bir evlilik
yapamaz. Müslüman biriyle evlenmek gibi “aksi” hareket eden Süryaniler
cemaatten ve aileden dışlanır.
Türkiye’deki
Süryaniler arasındaki dini ve politik ayrılmalar sonucunda Batı Süryanileri
(Yakubiler) Bizans etkisinde kalmışlar ve Batı Süryani dili olarak
kullandıkları Aramice’yi geliştirmişlerdir. Batı’daki Süryaniler bu dili
kullanıp yazarlarken, Doğu’daki Süryaniler (Nesturiler) Doğu Süryanice’yi
geliştirmiştir. Süryanice ölü bir dil olup günümüzde Ortadoğu’da dini
törenlerde kullanılmaktadır. Türkiye’deki Süryaniler günlük hayatlarında Türkçe
konuşsalar da kendi aralarında Arapça, Kürtçe ve Süryanice konuşurlar.
Günümüzde
Süryaniler Türkiye’de yoğun olarak Mardin il merkezi, ilçelerinde ve köylerinde
yaşamaktalar. Bunun yanısıra Diyarbakır, Hatay, Elazığ ve Adıyaman’da
kiliseleri bulunmaktadır ve buralarda halen birkaç aile yaşamaktadır. Dört bine
yakın Süryani’nin bulunduğu Güneydoğu Anadolu bölgesinden göç edenlerin büyük
bir bölümü, yaklaşık otuz bini İstanbul’dadır. Türkiye genelindeki nüfus otuz
beş bin kadardır. Türkiye’de kolaylıkla Güneydoğu’da rastlanabilecek Süryani
asıllı Türkler için özellikle Turabdin bölgesi, dinsel ve etnik temelli
değerlerinin evsahibidir.
Asbenurlular
yıllarca ticaretle uğraşmışlardır. Geçmiş tarihlerinde binlerce yıl el
zanaatlarıyla uğraştıkları, en çok da gümüş işçiliğinde usta oldukları bilinir.
Türkiye’de altın piyasasının yüzde seksen civarını ellerinde tutarlar.
Mimarlık, altın ve gümüş işleme, demircilik gibi alanlarda çok başarılıdırlar.
Şaraplarını kendileri yaparlar. Midyat’taki ticaretin büyük bölümünü ellerinde
tutarlar.
“ÖTEKİ”NE
BAKIŞ: BATILI VE “ÖTEKİ” TÜRK KİMLİKLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİNİN AMERİKAN
SİNEMASINDA İMGELENMESİ
Batılı
olmayan “öteki”ler, özellikle Müslümanların betimlemeleri, Amerikan popüler
söyleminde günümüzde ideolojik bir önem taşır. Bu çalışma, Amerikan sinemasının
“Öteki” Türk kimliğini imgeleme tekniklerini inceleyecektir. Bildiri, Midnight Express (Geceyarısı Ekspresi)
adlı filmin semiyotik analizini sunarak, Anglo-merkezli bir bakışın varlığını
sorgulayacaktır. Bu Anglo-merkezli imgeleme, Batı dünyasının kültürel tarih
süreci içinde konumlanacak ve Rönesans Batı edebiyatından günümüze “Öteki” Türk
kimliği betimlemelerini desteklemesi ve sabitlemesi irdelenecektir. Filmin
incelenmesinde E. Ann Kaplan’ın “emperyalist bakış” teorisi uygulanarak,
popüler kültür ürünlerinin Batılı ve “Öteki” Türk kimlikleri arasındaki
ilişkiyi nasıl “hayal” ettiği ve bu karşıtlaştırmayı nasıl koşullandırdığı
üzerinde durulacaktır.
İSRAİL’DEKİ TÜRKİYE
KÖKENLİ YAHUDİ GÖÇMENLERİN KİMLİK İNŞASI
Türkiye bünyesinde barındırdığı gayri-Müslim nüfus açısından genel olarak
göç veren bir ülke konumunda olagelmiştir. Gayri-Müslim azınlık cemaatleri
arasında (Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler) devletlerarası imzalanan mübadele
antlaşmalarının dışında kendi doğal dinamikleri doğrultusunda gelişen en büyük
göç hareketi Yahudilerin göçüdür. İsrail’in 1948’deki kuruluşunun ardından
gelişen kitlesel göç, sonraki yıllarda azalan rakamlarla da olsa devam etmiş ve
yaklaşık altmış beş bin göçmen İsrail’e yerleşmiştir. Bu bildiri günümüzde
İsrail’de yaşayan birinci nesil göçmenler üzerine yapılmış alan çalışmasının
sonuçlarını kısmi olarak değerlendirecektir. Alan çalışması sırasında göçmenler
ve göçmen dernekleri ile derinlemesine mülakatlar yapılmıştır. Türkiye kökenli
Yahudi olmanın gerek İsrail’de gerekse “anavatan”da yarattığı kimlik ikilemleri
ve çözümlemeleri bu bildirinin konusunu oluşturacaktır.
AVRUPA’DA IMAGO
TURCI VE TARİHSEL PENCEREDEN GÜNCEL SORUNLARI
Stereotipik kimlik, “öteki”ne dair önceden belirlenmiş her türlü yargıyı
tanımlar. Bir topluma özgü, onun karakteristiği olan unsurlar, sosyal hayattaki
olaylar ile birbirinden değişik, karşıt, kültürlerin birbiriyle
karşılaştırılmaları sonucunda “verilir.” Ortaya çıkan imaj, yüzyıllar boyunca
bir taraftan korunurken, diğer taraftan düzeltilmeye çalışılır. Ancak
stereotiple sınırları iç içe geçmiş olan “önyargı” değişebilse de, stereotipin
kendisini değiştirmek çok zordur. Bu iki unsurun her ikisinin temelinde yatan,
ötekine dair olumsuz tablo belirleyicidir.
Yüzyıllardır
süren yoğun Avrupalı-Türk ilişkileri, başta, ikisinin birbirinden ayrılan
özellikleri dolayısıyla, karşılıklı kimlik oluşumunu getirmiş, AB-Türkiye
ilişkileri ile de doruk noktasına ulaşmıştır. Bildiri, Türk imajını,
Avusturya perspektifi ağırlıklı olarak, tarihi gelişimi ile değerlendirecek;
özellikle Avusturya toplumunun son dönem Türkiye yaklaşımını sergileyecektir.
AB/Avusturya kimlikleri II. Dünya Savaşı’nın ardından değişse de, Türklere ait
stereotip kimliğin korunması, Avrupa-Türkiye bütünleşmesine karşı en büyük
tehlikeyi arzetmektedir.
Tunalı, Dilek
ZÜBÜK,
ZÜĞÜRT AĞA VE MUHSİN BEY FİLMLERİNDE KÜLTÜR VE ZİHNİYET ANALİZİ
Yapılagelmiş
tanımlamalara bakıldığında kültür ve zihniyet olgularının birbirinden
ayrılmadığını ve bir bütün hâlinde toplumsal ilerleme ya da gerilemeye bu sıkı
kenetlenme ile katkıda bulunduğunu görürüz. Burada doğal olarak ‘ilerleme’ ve
‘gerileme’ tanımları da görecelidir. Çeşitli araştırmacılar, zihniyeti,
tabakalardan oluşan bir yapı olarak ele alırlar. Yüzeye yakın tabakanın,
değişime daha elverişli olduğundan; içte kalan tabakanın ise, statikliğini uzun
müddet koruyabildiğinden söz ederler. Ruth Benedict bu durumu “yinelemeler”
tanımıyla karşılar.
Toplumsal,
kültürel ve zihniyet ile ilgili “imge”nin dışavurulduğu önemli araçlardan
birisinin sanat olduğu gerçeğinden hareketle, sanat kategorisine alıp almamakta
tereddüt ettiğim ancak, önemli ipuçlarının verildiği, toplumun geniş bir
kesiminin “seyirlik” ihtiyacını karşıladığı Türk sinemasından bazı örnekler,
kültür ve zihniyet bütünlüğünü gerek kalın çizgilerle, gerekse ironik
değinmelerle ortaya koymaya çalışmıştır. Aziz Nesin’in güncelliğini her daim koruyan
romanı Zübük’ün, sinemaya uyarlanmış
filmi her ne kadar başarısız bir uyarlama olsa da, Anadolu insanının değişmeyen
zihniyetine ve kültürel kimliğine dair bilgiler verir. Nesli Çölgeçen’in Züğürt Ağa filmi, ağalık sisteminin
yıkılmasına ilişkin “olası” bir öngörüyü ironik biçimde sunarken, aslında
farklı kanallardan zihniyet edimlerinin statikliğini vurgulamaktadır. Yavuz
Turgul’un Muhsin Bey’i ise, benzer
bir şekilde iki kültürel unsuru çakıştırarak, geleneksel/popüler çatışmasıyla,
özne ve nesnenin, modernist değil, ancak alaturka bir süreç içinde, yer
değiştirdiğini anlatmaya çalışır.
Bu
bildiride sözkonusu üç filmden yola çıkılarak bugün hâlâ izlerini
görebildiğimiz, yaşama ve düşünme tarzını belirleyen kültürel özellikler
bağlamında bir zihniyet çözümlemesi yapılacaktır.
İslamcı
hareketin seküler kamusal alanın tanımı ile hesaplaşmasının önemli bir unsuru,
kimliğin temelindeki cinslerarası ayrıma dayalı mekân kurgusudur. İslamcı
“aktörler” tarafından siyasallaştırılan “mahrem” kavramı, hareketin eylem
alanını güçlendireceği bir odak olmaya yıllardır devam etmektedir. İslamcı
kadının hareket içindeki öznelleşmesinin temel ekseninin mahrem kavramından
geçtiği, daha önce yapılan sosyolojik araştırmalarda tespit edilmişti.
“Mahrem”in siyasallaştırılarak hareketin eylem alanının güçlenmesi için temel
araç hâline gelmesi, bu sürecin sonuçlarından biridir. Bu kavram, bir taraftan
aktörlerin kimlik oluşum süreçlerinde önemli bir rol oynarken, bir taraftan da
kamusal alan ve modernlik sorgulamalarının temeli olarak işlev görür. Ancak
aynı kavram, Türk toplumunda gitgide liberalleşen cinsel ilişkiler karşısında,
özellikle de genç aktörler açısından hareketin en zayıf ve hassas noktasını
işaret etmeye başlamıştır. Evlilik öncesi flört, islamcı gençlerin gündelik
hayatlarında gitgide daha önemli hâle gelmektedir. Bu durum, hareketin
liderleri arasında islami flört kavramının tartışılmasına sebep olurken, diğer
taraftan tesettür sınırlarını yeniden tanımlayan kadın “aktörler”in gündelik
ilişkilerini öznel çerçevede kurma çabalarıyla sonuçlanmaktadır. Hareket
içerisindeki bu sorgulamalar, tesettürlü kadın aktörlerin öznelleşme
süreçlerinde ve kimliğin yeniden inşasında etkili olduğu kadar, modernlik ile gerilim
içindeki mahrem kavramının da yeniden tanımlanmasını getirmektedir.
KİMLİKLERİN ÇATIŞTIĞI MEKÂN: KİRALIK KONAK VE EVİNİ/EVRENİNİ ARAYAN
NESİLLER
İnsanların
yaşadıkları mekânları ve kimlikleri arasında sıkı sıkıya bir bağ vardır. Çünkü
bu “mekân”dan/“ev”den dünyaya bakar ve etraflarında olup biten herşeye bu
“mekân”daki donanımları nispetinde anlam vermeye çalışırlar. Bachelard’ın
dediği gibi “insanların evi dünyaya açılır.” İnsanın eviyle olan bağlantısı
aslında onun dünya ile olan bağlantısı kadardır.
Hayatı
farkındalık sürecinde yaşayarak, varoluşsal kimliğine ilişkin sorumluluklarını
sorgulamaya başlayan kişinin evi de değişmeye başlar ve evi “evren”i hâline
gelir. Bu noktadan sonra kişi kimliğiyle bütünleşir ve evreninin merkezine
doğru bir yola koyulur. Maddi anlamda bir büyümenin/genişlemenin söz konusu
olmadığı, kişinin kendine yürüdüğü bu yolculukta insan, Heidegger’in ifadesiyle
“var olmayı unutma” durumundan “var olmayı düşünme” durumuna geçer. Mekânları
tüketerek yaşayan ve evine/evrenine/kimliğine dair herhangi bir endişe
taşımayan insan ise, hayatındaki tıkanıkların üstesinden kendi kimliğiyle,
“kendiliğiyle” gelemez.
Yakup
Kadri Karaosmanoğlu Kiralık Konak
adlı romanında, girilen yeni medeniyet dairesinin nesiller üzerinde meydana
getirdiği etkiye dikkat çeker. Eserde kimliklerini “kiralık (bir) konak”ta
oluşturmaya çalışan üç farklı kuşak söz konusu edilir. Bu bildiride, sözü
edilen nesillerin mekâna, yani kiralık konağa bağlı kalarak çatışan kimlikleri,
bu çatışmanın huzursuzluğuyla kendi evine/evrenine yönelen insanların durumu
fenomenolojik bir dikkatle incelenecektir.
Umunç, Himmet
DOĞU İLE ÖTEKİLİĞİN BİLEŞİMİ: LADY MONTAGU VE
RICHARD CHANDLER’DA TÜRK KİMLİĞİ
İngiltere
büyükelçisi Edward Wortley Montagu’nun eşi olarak 1716 yılında İstanbul’a
gelmiş olan Lady Mary Wortley Montagu’nun İngiltere’de çeşitli kişilere yazmış
olduğu mektupları ile 1764-65 yıllarında Ege bölgesinde gezi ve incelemeler
yapmış olan Richard Chandler’in Travels
in Asia Minor adlı seyahatnamesi, olumsuzluk içeren ötekilik kavramı ile
romantize edilmiş Doğu kavramının bileşiminde, Batılı gözüyle Türk kimliğinin
farklı algılanması ve betimlenmesi bakımlarından eleştirel bir yaklaşımla
irdelenmeye açık metinlerdir. Türk kimliğine ilişkin olarak Lady Montagu ve
Chandler arasındaki karşıtlığın temelinde, Doğu’ya yönelik çapraşık
düşlemelerin ve bu düşlemeler çerçevesinde Türkiye’ye bakış farklılığının
bulunduğu söylenebilir. Her ne kadar Edward Said, Doğu’nun Batılılarca keşfini
18. yüzyıldan başlatsa da tarihsel olarak bakıldığında Doğu, Batı’da yaşayan
topluluklar içın eski çağlardan beri romantik hülyaların ve kültürel
karşıtlığın simgesi olmuştur. Ancak, Türklerin Anadolu’ya yerleşmesinden sonra
ve özellikle en çarpıcı olarak Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türkiye, bu
simgeselliğin öncelikli somut bir mekânı olmuştur. Bu bakımdan, Said’in Doğu’ya
ilişkin yaptığı değerlendirmeler ve yorumlamalar, Türkiye’nin bu simgesel
niteliğini gözardı ettiği içın eksik, çarpıtılmış ve yüzeysel olarak
görülebilir. İşte bu bildirinin amacı, Said’in Doğu yorumlamasının kısa bir
eleştirel değerlendirmesini yaparak ve Doğu kavramını tarih içindeki temel
nitelikleriyle belirterek, Lady Montagu ve Chandler’da betimlenen Türk
kimliğini ötekilik ve Doğu paradigmaları çerçevesinde irdelemektir.
ÜNİVERSİTE GENÇLERİNİN “ÖTEKİ” KİMLİKLERE
İLİŞKİN BAZI ÖNYARGILARI
Kimlik
tanımlamaları söz konusu olduğunda genelde “etnik kimlik” öne çıkmaktadır.
Araştırmamızda etnik kimlik, soy, dil, köken gibi etmenlere, biyolojik,
genetik, antropolojik, ırksal temele değil, kültür temeline dayalı bir grubun
kendi tanımı ve ifadesidir. Kültür temeline dayalı tanım, hiçbir şekilde
kökenin ya da kökenlerin inkârı anlamına gelmez. Kültürel kimliklerin
tanımlanmasında çoğu zaman kültürel bir görecelik söz konusudur. İnsanların
diğer kültürlerin uygulamalarına ve inançlarına değer biçerken kullandıkları
tüm ölçütler, içinde bulundukları kültürün dünya görüşü ve kültürel öncüllerine
göre şekillenmektedir. Onun için genelde farklı kültürel kimlikler
betimlenirken “ben” ve “öteki” mantığı ile hareket edilir. Ben-merkezli
kişiliğimiz, ötekini genelde önyargılarla betimleme eğilimi içerisindedir.
Önyargılar, önceden oluşturulmuş, gerçeklik karşısında sınanmamış ve daha çok kişinin
kendi duygu ve tutumlarına bağlı “stereotipleşmiş” inançlarla karakterize
edilen bir kanaat ya da yanlılığı gösterir. Önyargılarda aşırı genelleştirme,
peşin hüküm, klişeleşmiş düşünceler söz konusudur.
Üniversite
gençliği dinamik bir gençliktir. Bu gençlik türünde kimlikler genelde
belirginleşmiştir. Yurdun değişik bölgelerinden gelen üniversite gençlerinin
farklı kültürel kimlikler hakkındaki “önyargıları” araştırmacı için merak
konusudur. Çünkü araştırmacıda, üniversite içindeki arkadaş gruplarının ya da
bazı hizipleşmelerin oluşmasında, kültürel kimliklerden kaynaklanan
önyargıların etkili olduğu varsayımı güçlüdür.
Bu
araştırma, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi ile sınırlı olup nitel bir
çalışmadır. Üniversitenin Anafartalar ve Terzioğlu kampüslerinde rastgele
seçilen 150-200 civarında kız ve erkek öğrenci, araştırmanın örneklemini
oluşturmaktadır. Kampüs içerisinde kendilerine ulaşılan gönüllü öznelerle
birebir yapılan görüşmelerde geliştirilen “kültürel kimlik olarak kendinizi
nasıl tanımlarsınız ve “öteki kimlikler” hakkında neler söylemek istersiniz?”
içerikli açık uçlu sorularla öğrencilerin bazı “önyargıları” betimlenmeye
çalışılmıştır. Bu gençler için ben ve öteki kimlikleri şunlardır: Türk, Kürt,
Çerkes, Pomak, Yörük, Türkmen, Roman (Abdal, Çingene), göçmen, Laz, azınlık,
Alevî, Sünnî. Bu kültürel kimlik türleri daha da arttırılabilir. Araştırmamız,
öznel olarak belirlediğimiz bu kimlik türleri ile sınırlıdır. Belirlediğimiz
kimlikler içinde “Türk” kimliği bir üst kimliği, yani ulusal kimliği temsil
etmektedir. “Ulusal kimlik” ve “alt kimlik” kavramları farklı algılamalara
neden olduğundan ikinci derecede bir kimliği kabul edenler ayrıca
sınıflandırılmıştır.
Bu
araştırma ile üniversite gençleri arasında “ben” ve “öteki” kimlik türleri ve
bu kimliklerin önyargıları betimlenmeye çalışılmıştır. Böylece araştırmanın
sonuçları, üniversite gençliğinde çatışmalara neden olabilecek önyargıları en
aza indirgemeye ve ulusal kimlik etrafında bütünleşmeyi sağlamaya yönelik
yapılacak yerel ve kapsamlı araştırmalara yeni veriler sağlayacaktır.
TOPLUMLARIN YENİDEN YAPILANMASINDA EDEBİYAT
ADAMLARININ ROLÜ VE SOVYETLER BİRLİĞİ DÖNEMİNDE AZERBAYCAN ÖRNEĞİ
Toplumların doğal bir süreçte gelişim göstermesi ve belirli bir kültürel ve
siyasal çerçevede yapılanması olağan bir durumdur. Ancak, bu sürece savaşlar,
ihtilaller ve devrimler gibi toplumu doğrudan etkileyen müdahaleler olduğunda
toplumun yeniden yapılanmasına yönelik mühendislik çalışmalarına ihtiyaç doğar.
Müdahalelerin getirdiği yeni yönetim biçimlerini ve yeni insan tipini topluma
benimsetmek ve kabul ettirmek için idareciler bir dizi zorlayıcı ve yaptırımcı
önlemlerin yanı sıra basın yayın organlarının ve aydın kesimin desteğine de
başvururlar. Bu bağlamda gazeteciler, sanatçılar, bilim adamları ve
edebiyatçıların öncül bir rol üstlenmeleri amaçlanır. Bu çerçevede edebiyat
adamları kendilerine düşen görevi çeşitli biçimlerde yerine getirirler. Kaleme
aldıkları şiir, öykü, piyes ve roman gibi edebi türlerle devrim-rejim, devlet-toplum
ilişkilerinin düzenlenmesine katkıda bulunmaya çalışırlar. Bildirimizde, bu
uygulamalara örnek ülke olarak inceleyeceğimiz Azerbaycan’ın Sovyetler
Birliği’ne dahil edilmesinin ardından yeni rejimi topluma benimsetme ve yeni
kimliğin oluşturulması çalışmalarında edebiyat adamları önemli görevler
üstlenmişler; toplumsal sorunları ve bunların çözüm yollarını sosyalist
realizm, ihtilalci realizm gibi dönemin yeni edebi akımlarına uygun eserlerle
ortaya koyarak, bir bakıma toplum mühendisliği görevini yerine getirmişlerdir.
Bildiride, toplumların yapısını ve kültür anlayışını değiştirmeye yönelik
olarak idarecilerin edebiyat adamlarından beklentileri ve Azerbaycan’daki yeni
ulusal kimlik inşa uygulamalarının boyutları tarihsel süreç gözetilerek
ayrıntılı bir şekilde incelenecek ve edebiyat adamlarının toplum üzerindeki nüfuzu tartışılacaktır.
Uysal, Ahmet
Durkheim’ın toplumsal hayatın oluşturulmasında ve yeniden üretilmesinde
önemli bir rol atfettiği ve Victor Turner ile Mary Douglas’ın karşılaştırmalı
olarak uyguladıkları ritüelin rolü ve hangi toplumların daha ritüalist olduğu
analizleri çoktan beri bilinmektedir. Ancak nedense, hayatın her alanında var
olmaya devam etmesine rağmen, belki de modern-öncesi toplumlarda yaygın olduğu
düşünülerek, modern toplumlarda ritüelin rolüne pek eğilen olmamıştır. Bu
çalışma, din-temelli Osmanlı kimliğinden ulus-temelli modern Türk kimliğinin
ritüel olarak inşası sürecini incelemektedir. Ritüellerin bazılarının terk
edilerek bazılarının da yeniden kurularak nasıl devam ettirildikleri, ve bu
durumun toplumun yeni kimliğini tanımlamada oynadığı rol ele alınmıştır.
Atatürk heykelleri önünde saygı duruşu olayından, 19 Mayıs törenlerine,
milletvekili yeminlerinden resmi geçit törenlerinde bu kimliğin öğelerine
büyüteç tutulmuştur. Bildiri, kültürel ve tarihsel bir perspektif ile görsel
sosyoloji destekli bir disiplinlerarası çalışmadır.
Uysal, Devrim
GÜZEL BEYOĞLU PROJESİ:
KURAMDAN UYGULAMAYA, UYGULAMADAN KURAMA
“Güzel Beyoğlu Projesi”nin yaratım ve uygulama sürecinde yaşanan
deneyimler; mimarlık eğitimi ve uygulamalarına katkı sağlayabilecek bazı
önerileri ortaya çıkarmıştır. Beyoğlu Belediyesi’nin öncelikle mimari olarak
başlayan “çevre koruma ve düzenleme” çalışmaları (Güzel Beyoğlu Projesi), zaman
içinde daha geniş bir fikre dönüşerek, bu türden çalışmaların kentin görsel
kimliğinin yerel ölçekte tasarlanmasına doğru bir seyir izleyip izleyemeyeceği
konusunu, kurumun kendi içinde tartışılır hâle getirmiştir. Beyoğlu kapsamında
başlayan bu uygulamaların bugün İstanbul ölçeğinde planlanması amacıyla ön
çalışmaları yürüten bir çalışma grubu büyükşehir belediyesi bünyesinde
kurulmuştur.
Güzel Beyoğlu Projesi, temel olarak Çevre Koruma Müdürlüğü bünyesinde
oluşturulan bir ekip ve ekibin bağlı bulunduğu danışman tarafından mimari
temelli bir proje olarak yürütülmüştür. Projenin akademik yönünün de bulunması
amacıyla başlangıçta bir üniversitenin restorasyon bölümü ile anlaşma
imzalanmış ve ilgili ekip üniversite tarafından oluşturulmuştur.
Daha sonraları belediyenin kendi bünyesindeki bir ekip tarafından yürütülen
bu projede, kimi zaman pratikteki gerçekler ve koşulların zorladığı durumlarla
karşılaşılmıştır. Bu proje, bir ilçe belediyesi için büyük bir proje olmanın
ötesinde, İstanbul için de önemli deneyimlerin sağlandığı büyük bir proje
olarak ele alınabilir. Bildiride, bu projenin yürütülmesi sırasında
karşılaşılan sorunlar özellikle mimarlık kuramları ve eğitimine sağlayacağı
katkılar açısından açıklanacaktır.
Varlı, Demet
BİR 13. YÜZYIL MİNYATÜRLÜ SÜRYANİ EL YAZMASI
ÖRNEĞİNDE SANATÇI KİMLİĞİN DİNSEL-ETNİK KİMLİK İÇİNDE SORGULAMALARI
Mezopotamya
bölgesi ve çevresinde 13. yüzyılda İslam çatısı altında, Ermeni, Süryani ve
Nasturi Hıristiyan kimlikleri ile Bizans ve Haçlı Hıristiyan kimlikleri, daha
birçok farklı politik, dinsel, dilsel ve kültürel çeşitlilik içinde
yaşamışlardır. Bu kültürlerarası etkileşimin sınırlarını, sosyo-kültürel
çevrenin artıştık seçimlere etkisini ve üretim grupları ile kullanıcı
arasındaki ilişkileri günümüze dek ulaşan arkeolojik veriler ve sanat eserleri
aracılığı ile sorgulamak mümkündür.
El
yazmaları bilimi araştırmalarında, kodikolojik verilerin özellikle dinsel
içerikli el yazmalarında, minyatürler söz konusu olduğunda, liturjik, dinsel,
sosyolojik ve tarihsel yönleri taşıyan bir bütünün parçaları olduğu varsayılır.
Anadolu’da Malatya, Urfa, Mardin, Diyarbakır gibi kimi merkezlerdeki Süryani
manastırlarında minyatürleri resmeden nakkaş ile içinde yaşadığı geniş
toplumsal-tarihsel yapının karşılıklı ilişkileri, çalışmamızın temel
sorularındandır. Burada toplumsal-tarihsel yapıdan kasıt, birlikte adeta sonsuz
bir hareket ve etkileşim dünyası oluşturan, ortak bir coğrafyada yaşayan farklı
etnik yapılardaki toplulukların ve onların sahip oldukları farklı kültürel
kimliklerin oluşturduğu yaşam alanıdır.
Bu
bildiride, 13. yüzyıldan kalma bir minyatürlü Süryani el yazması araştırmaları
sırasında karşılaşılan sorunlara değinerek dönemin sanatçı kimliğine bu
sorgulamalar aracılığıyla ışık tutmaya çalışılacaktır.
Yalman, Nur
KİMLİK DENİLEN ŞEY ELLE TUTULUR MU?
İNSANBİLİM NE DİYOR?
Kimlik
Sosyoloji, Antropoloji, ve Psikoloji - toplumbilim, İnsanbilim ve Ruhbilim
çalışmalarının en hassas konusu. Son zamanların etnik temizlik işleri de bu
konu üzerine odaklaşıyor. Kimsin? Nesin? Hep öyle miydin? Annen, baban, soyun,
sopun v.b.?
Bu
konulara siyaset, tarih, mitoloji, arkeoloji, kan, DNA, genler, ırkçılık,
yabancı devletler ve merakları, casuslar, ajanlar, kuyruklu yalanlar,
uyduranlar, inananlar, inanmıyanlar, v.b., hepsi karışıyor.
Kimlik
bulaşıcı bir hastalık gibi bir şey mi acaba? Nereden geliyor? Nereye gidiyor?
Yoksa?
Kimliğin
ilmi bir tarifi var mı? Elimizde olan tarif epey kaypak. Osmanlılar’dan
başlarsak “devşirmeler,” Polonya’dan, Avusturya’dan, Fransa’dan, İtalya’dan
gelen ve Müslümanlık’ı kabul ederek Osmanlı tabiyetine girenler, sonra
çıkanlar, yeniden dönenler, tarih sayfalarını dolduruyor.
Osmanlıların
seksen türlü milleti iyi idare etmek gibi—yani bir nevi Yeni Roma
İmparatorluğu’nu yürütmek gibi—bir mecburiyetleri var. Bu ağır ve asil bir
vazife. Devlet-i Âli’ye tâbi değişik insan tipleri saymakla bitmiyor.
Türkçülük
cereyanı (19. yüzyıl), Rus zulmünden kaçıp gelen Tatarlar, Kafkaslılar’la
canlanıyor. Orhon anıtlarının keşfi ve eski runik harflerin bir Danimarkalı
tarafından çözülüşü, Macar alimlerin, etraflarındaki Slavlara karşı Türk Orta
Asya tarihini işlemeleri, Yusuf Akçura ile Ziya Gökalp’lerin yazıları bir
Türkçülük fikrini canlandırıyor. Hakikaten Bosna’dan Çin’e, İsfahan’dan Kuzey
Kutbu’na kadar, (Kuzey Afganistan da dahil) Türk lehçeleri konuşanlar var. Üst
üste koyarsak, yetmiş milyon Türkiye, otuz beş–elli milyon Azeriler, yirmi beş
milyon Özbekler, on–on beş milyon
Kazaklar, beş-on beş milyon Türkmen, Kırgız ve Tatarlar, bir-iki milyon
Balkanlar’dakiler, Kıbrıs, Irak ve Suriye’de Türkçe konuşanlar, iki-üç milyon “Almanyalı”lar, v.b., rakamlar
büyüyor.
Ama ruh
ve tarih birliği olmadıktan sonra aynı dili bülbül gibi konuşmak bile ne yazar?
İrlanda-İngiltere-İskoçya hikayesi nasıl oldu? İspanyolca konuşan milyonlar
birbirlerine ne kadar yakın? Ya Slavlar? Anlaşabilen fakat ayrı yaşıyan
İskandinavlar? Aynı dili konuşup hiç anlaşamayan Araplar? Aynı dili konuşmayıp,
2000 değişik dil konuşup, bir milyar insan ile çok takdire şayan bir demokrasi
yürüten becerikli Hintliler? Bunlara ne demeli?
Alman
düşünürleri Fichte ve Herder’den dersler çıkarabilmek mümkün mü? Dili beraber
yaşamak, “Ruh” birliği (Geist)
yaratıyor mu? 20. yüzyılda Hitler’e
kadar gelmek Almanlara ne getirdi? İngiltere’de başlayıp, Amerika, Almanya ve
İskandinavya’yı saran meşhur eugenics
hikayesi, şu “beyaz” ırkın “genetik üstünlüğü” meselesi, ilmi bir konu muydu?
Rasse und Blut hikayesi kanlı bitti. Irk ne demek? Kan ne
demek? Bunlara Claude Lévi-Strauss ve Buddha ne demiş? Bu mitolojiler nereye
gider ve kime yarar getirir?
Acaba
doğru olan yol iyi, düzgün, insana, bireye kıymet veren bir idare, “ruh”
birliği ve tarih bilinci olan, yani “yüksek” bir devlet değil mi? Yol,
aydınlık, insaniyet, medeniyet, bütün dinlerin ve felsefelerin öngördüğü
akılcılık ve yüksek manevi kıymetler yolu değil mi?
Yanık, Lerna
“AVRUPA PROJESİ”: TÜRK SEÇKİNLERİ, “AVRUPA” VE “AVRUPALILIK”
Türkiye’nin
Avrupa Birliği ile olan ilişkisinde kritik bir sürece girildiği şu dönemde
“Avrupalı”nın Türkleri ve Türkiye’yi
nasıl
gördüğü gündemdeki en önemli tartışmalardan birini oluşturmaktadır. Bildiri, bu
bilindik analiz açısını tersine çevirerek
sivil,
askeri ve entelektüel Türk seçkinlerinin “Avrupa”dan ve “Avrupalı” olmaktan ne anlam çıkardıklarını
incelemeyi amaçlamaktadır. Bu konuyu incelerken özellikle hem Türkiye’nin ve Türk kimliğinin hem de “Avrupa” ve
“Avrupalı” kimliğinin çok hızlı bir
değişim sürecinden geçtiği 80’li, 90’lı ve 2000’li yıllara odaklanmayı planlıyorum. 80’li yıllarda Türk-İslam sentezinin yaratıcısı olan
yönetici seçkinler 90’lı yıllarda Türk
kimliğinin daha sıklıkla sorgulandığı bir ortamda Türkiye’yi zaman zaman Avrupa Birliği’nin ve Avrupa’nın parçası yapmaya, zaman zaman da Avrupa’dan geri
çekmeye çalıştılar. Bu bağlamda,
seçkinlerin
“Avrupa”dan ve
“Avrupalı”dan ne anladıklarını inceleyebilmek
için 80’ler, 90’lar
ve 2000’lerde verdikleri röportajlardan, yaptıkları konuşmalardan ve hazırladıkları
hükümet ve parti programları gibi kaynaklardan yararlanacağım.
Yapıcı, Asım
SÜREKLİLİK VE DEĞİŞİM AÇISINDAN MÜSLÜMAN
KİMLİĞİ VE DİNDARLIK: SOSYAL PSİKOLOJİK BİR ÇÖZÜMLEME
Dinler
ilk ortaya çıktıkları dönemlerde bir yandan yeni bir toplumsal hareket
görüntüsü içerisinde gelişimlerini sürdürürlerken bir yandan da iç grup
organizasyonlarını tamamlayarak kendilerini “öteki” inanç gruplarından
farklılaştıran söylemleriyle mensuplarına hem bir toplumsal kimlik hem de buna
bağlı olarak bir dünya görüşü sunarlar. Böylece dini grubun varlığı ve
devamlılığı teminat altına alınmaya çalışılır. Bu sebeple hemen hemen her dini
grup kendisini diğerinden farklılaştıran çeşitli iddialarla ortaya çıkar. Bir
dini gruba kendine özgü bir nitelik kazandıran unsurlar ise, özellikle o dini
inancın Tanrı ve insan tasavvuruna bağlı olarak ifade edilen iman esasları,
ibadet biçimleri ve ahlak anlayışıdır. Bunlar başka etkenlerin de devreye
girmesiyle dinin dünyaya bakışını oluşturur. Bu sebeple grup içindeki davranış
normlarından diğer gruplarla ilişkilere kadar günlük hayatı ilgilendiren pek
çok uygulamada özellikle ötekinden farklılıklar vurgulanarak dinsel kimliğin
oluşumu desteklenir. Bu süreçte öncelikle iç grup üyelerinin kendilerine ve
birbirlerine yönelik algıları oluşmaya başlar. Bununla birlikte, kimlik-imaj
ilişkisi açısından, dış grupların Müslüman kategorisine yönelik toplumsal
algıları da, Müslüman kimliğin tanımlanmasında önemli bir etken olarak
karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca bir toplumsal gruba yönelik imajlar ve buradan
hareketle geliştirilen iç grup algılarında da zaman içerisinde değişiklikler
olabilmektedir. İşte değişen dünyada “Müslüman kimliği nasıl algılanmaktadır?”
sorusu bu çalışmanın temelini oluşturmaktadır.
Bildiride
öncelikle teorik olarak kimlik, din ve kimlik ilişkisi, üst (Müslüman) ve alt
dini (mezhepsel) kimliklerin oluşumu kısaca değerlendirilecek, daha sonra
Çukurova Üniversitesi’nin farklı bölümlerinde öğrenim gören 350 öğrenci
üzerinde gerçekleştirilen bir anket çalışmasından elde edilen bulgulara
dayanarak “günümüzdeki Müslüman” imajı tartışılacaktır. Bu çerçevede farklı dindarlık
tiplerinin ve dini yaşayış biçimlerinin iç ve dış grup algıları açısından
Müslüman imgesinin oluşmasına nasıl bir destek sağladığı sorgulanacaktır.
Yorumlamalar ve değerlendirmelerde ise “toplumsal kimlik teorisinin” temel
öngörülerinden hareket edilecektir.
Yılancıoğlu, Seza
KÜLTÜREL KİMLİK – OTOBİYOGRAFİ - DİLSEL
KİMLİK
Bu
bildiride, cumhuriyet dönemi aydın kadın kimliği ve İslamiyet’in bu kimlik
üzerindeki etkileri bir başka İslam ülkesi Cezayir’deki aydın kadın kimliğiyle
karşılaştırılarak irdelenecektir. Karşılaştırmalı çalışmada her iki yazarın
otobiyografik yapıtlarındaki ben-imgesi
“Otobiyografi ve Dil,” “Otobiyografi ve Yazı,” ve “Otobiyografi ve Bedenin
Dili” olarak üç ana bölümde incelenecektir.
Tarih
yazılarında 1320’den 1920’lere “altı yüzyıllık Osmanlı Devleti”nden söz edilir.
Bu dönem imparatorluğun kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme ve çöküş
dönemlerini içermektedir. Kurtuluş Savaşı’nın (1918-1922) ardından kurulan
Türkiye Cumhuriyeti’nde bir seri devrimler yapılır. Osmanlı Devleti’ndeki Türk
kimliğine yeni bir tanım getiren bu devrimlerin en önemlisi yüzyıllarca Osmanlı
İmparatorluğu’nun elinde bulunan hilafetin kaldırılarak lâik Türkiye
Cumhuriyeti’nde “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olmuştur. Bu ve
bunu takip eden devrimlerle yeni kurulan cumhuriyet artık yüzyıllardır
süregelen Osmanlı kimliğinden koparak Batılı bir kimlik arayışına girer.
İmparatorluk yıllarında Tanzimat Dönemi’nde başlayan Batılılaşma hareketlerinin
ivmesi böylelikle iyice hızlanmıştır. Batı’ya açılan devrimlerle Türk kadını
kimliği de, Osmanlı Müslüman kadın kimliğinden kurtulur.
Çalışmada,
bu geçiş dönemindeki kimlik arayışı ve Türk aydın kadın kimliği, Halide Edib
Adıvar’ın anılarından yola çıkarak tanımlanacaktır. Müslüman bir ülkede Batı
kültürünü özümlemiş, ötekinin dili’ne―bir
Batı diline―tümüyle hakim aydın kadın Halide Edib Adıvar’da “ben-imgesi,”
yine Batı kültürünün benimsendiği (benimsetildiği) bir İslam ülkesi olan
Cezayir’in aydın, bilim kadını ve yazar Assia Djebbar’daki “ben-imgesi”yle
karşılaştırılarak sorgulanacaktır. Halide Edib ve Assia Djebbar’ın ortak
noktaları, Akdeniz İslam ülkesi kökenli olup “ötekinin dili”ne tümüyle hakim
aydın kadın yazar olmalarıdır. Çalışmaya Halide Edib Adıvar’ın Mor Salkımlı Ev, Türk’ün Ateşle
İmtihanı ve Ateşten Gömlek adlı yapıtları ile Assia Djebbar’ın Les Femmes d’Alger dans leur Appartement
(Cezayirli Kadınlar Dairelerinde), L’Amour,
La Fantasia (Aşk, Fantezi), Vaste est
la Prison (Uçsuz Bucaksızdır Cezaevi) adlı yapıtları yön vermiştir.
Yıldırım, Ergün
Türk Ulusal
Kİmlİğİnİn Sİmgesel Kuruluşu
Modern
toplumlarda çoğul kimliklerle yaşamımızı sürdürmekteyiz. Ancak hem politik hem
toplumsal hem de bireysel olarak bizleri kuşatan belli bir kimliğin baskınlığı
her zaman önemini korumaktadır. Modern politik paradigmayla birlikte ortaya
çıkan ulus-devletler, ulus kimliklerine dayalı bir toplumsal ve siyasal kimlik
inşasına yönelmişlerdir. Bu nedenle ulusal kimlik, ulus-devletin dayandığı en
temel meşruiyet kaynağı olmuştur.
Türkiye’de
de ulusalcı kimlik, kurulan ulus-devlet anlayışına paralel olarak inşa
edilmiştir. Ulusalcı kimlik, Türk ulus imgesini yaratmak amacıyla ulusalcılığı
belli bir simgesellik içinde kurgulamaya çalışmıştır. Çeşitli tarihsel ve
dinsel mitselliklere gidilerek Türk kimliği belli bir dil içinde yapılanmıştır.
Simgelerle örülen ulusallık, ortak bir aidiyet tahayyülünü temsil etmektedir.
Şiirler, öyküler, romanlar ve sosyoloji çalışmalarında vatan, ülke, ulusal
karizma vb. temalar etrafında bu tahayyül inşası gerçekleşmektedir. N. Kemal,
M. Emin, Z. Gökalp, Y. Akçura, A. Ağaoğlu, Ş. Süreyya Aydemir gibi edebiyatçı,
tarihçi ve sosyolog aydınlar mesleki birikimleri çerçevesinde bu yorumu
kurgulamaktadırlar. Ergenekon ve Kızıl Elma ütopyaları bu açıdan önemli
malzemeler olarak işlevselleşmektedir.
Yıldız, Hülya
Türkçe’de ilk romanlar 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yazılmaya
başlanmıştır. Bu ilk romanlar, yazıldıkları dönemin de etkisiyle, siyasal,
toplumsal ve kültürel konularda bir manifesto işlevi görmüşlerdir. Öyle ki
Namık Kemal, Sami Paşazade Sezai, Ahmed Mithad gibi dönemin ünlü aydınları
inandıkları fikirleri sadece gazete ve dergilerde savunmakla kalmamış, yeni bir
edebiyat türü olan romanı da yeni fikirlerini yaymak amacıyla denemişlerdir.
Avrupalılaşma ya da Batılılaşmanın toplumumuza etkileri ya da “Osmanlılık” ve
“Türklük” kimliklerinin içeriği gibi dönemin en hararetli tartışma konularını
romanın verdiği yeni olanaklarla okuyucularına iletme fırsatı bulmuşlardır.
Çalışmamda dönemin roman ve diğer yazı türlerinden yola çıkarak Türkiye’de o
dönemde yeni yeni denenmeye başlanan roman türünün dönemin tartışmalarına nasıl
bir zemin oluşturduğuna ve bu tartışmaları ne yönde etkilediğine değineceğim.
GÖÇMEN KİMLİĞİNİN YOKSUNLUK VE YALITIM
ÜZERİNDEN KURGULANMASI
Küresellik
tartışmalarının bir boyutu olarak değerlendirebileceğimiz yoksulluk ve kimlik
ilişkisi, yoksulluğa ve göçmenliğe üst bakış söyleminin üretilmesi üzerinden
ilerletilmektedir. Yoksunluk üzerinden kurulacak yeni kentli kimliklerinin
toplumsal içeriklerinin sorgulanması, toplumsal ilişkilerin göçle şekillenen
macerasının farklı boyutlarını zenginleştirmektedir. Günümüzde toplumsal
bilimlerde, düşünme şemalarımızı oluşturan kavramsal karşıtlıkların her
zamankinden daha fazla sorgulanmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenle bir
kimlik oluşturma sürecinin canlı tanıklıklarıyla şekillenen mekân okumalarının
anlamı, bir şekilde birlikte olma hâlininin de zengin içeriğini
belirlemektedir. Bu anlamda bildiri, İzmir özelinde yeni yerleşilmiş bir
mahallede, içerisi/ dışarısı, güvenli/güvensiz, biz/öteki, yerleşik/doğulu gibi kavramsal karşıtlıkların,
derinlemesine yapılan görüşmelerden elde edilen verilerinin metaforik ve
metonimik kategorilerle analizinden oluşmaktadır. Analizler nitel bir teknik
olan “kategorik içerik (categorical
content)” perspektifi aracılığıyla yapılmıştır. Çalışmada bu tekniğin
kullanılmasının epistemolojik gerekliliği,
kuram ve yöntem arasında yeni bir ilişkisel bağın kurulması olanağının
sorgulanması temelinde şekillenmiştir.
Yılmaz, Hale
YENİ TÜRK ULUSUNUN İNŞASINDA KADIN, KIYAFET
VE KİMLİK
Yeni
Türkiye Cumhuriyeti hükümeti için kıyafet, çoğu Cumhuriyet tarihi kitabında yer
alan 1925 Şapka Devrimi anlatısından çok daha fazla öneme sahipti. Geç
modernleşen pek çok ülkede olduğu gibi, yeni Türk devleti de modernitenin ve
ulusal kimliğin dışsal ve görünür yönlerine vurgu yapmıştır. Kıyafete,
modernitenin ve çağdaşlığın önemli bir simgesi olmanın ötesinde, vatandaşları
eşzamanlı çağdaşlaştırma ve millileştirme misyonu yüklenmişti. Kıyafet, lâik,
çağdaş ve Avrupalı görünümlü ve aynı zamanda birbirine benzer Türk vatandaşları
yaratmanın araçlarından biriydi. Tekil görünüm vatandaşların aşiret, yerel,
bölgesel ve dinsel aidiyetlerinin üstünde ulusal bir cemaate ait olduklarını
tahayyül etmelerini mümkün kılacaktı.
Bu
çalışma, kadın kıyafetinin ve kimliğinin en az erkek kıyafeti ve kimliği kadar
yeni Cumhuriyet rejiminin bir meselesi olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bildiri,
Cumhuriyet Arşivi belgeleri, polis raporları, dilekçeler, anı ve mülakatlar
gibi birincil kaynaklara dayanarak, erken Cumhuriyet döneminde devletin kadın
kıyafetlerini niçin ve nasıl düzenlemeye çalıştığını, bu düzenlemelerin yerel
bazda kimler aracılığıyla ve nasıl uygulandığını ve vatandaşların bu düzenlemeleri nasıl
karşıladığını araştırmaktadır. Kadın kıyafetinin devlet eliyle düzenlenmesi
sürecinin anlaşılması, erken Cumhuriyet döneminde yeni bir Türk kimliği ve Türk
ulusu inşası sürecinin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacaktır.
Yılmaz, Okan
GÜZEL BEYOĞLU PROJESİ –
UYGULAMA SÜRECİ
Beyoğlu/Pera olarak bilinen bölgede, İstiklal Caddesi’nde, 2001 yılında
yürütülen “Güzel Beyoğlu Projesi” birkaç etap olarak düşünülmüş ve ilk etapta
İstiklal Caddesi üzerindeki binaların mimari kimliklerini gösterebilmelerini
sağlayacak düzenlemeler ile işe başlanmıştır. Bu düzenlemeler, ilçe belediyesi
tarafından resmi bir talep olarak bina sahiplerine ve kullanıcılarına yazılı
olarak iletilmiştir. Düzenlemeden kastedilen, dış cephelerin binanın mimari
kimliğine uygun olarak temizletilmesi, klimaların bina dışındaki ünitelerinin
kaldırılması ve işyeri tabelalarının görüntü kirliliği yaratan
olumsuzluklarının giderilmesidir. Bu talepler, belediye kanununun verdiği
yetkiye dayanarak “çevre koruma programı” çerçevesinde ileri sürülmüştü. Özetle
binaların ve işyerlerinin yarattığı görüntü kirliliğinin giderilmesi talep
edilmişti.
Projenin yürütülmesi sırasında işyerleri ve bina sahipleri ile bina
kullanıcılarının sorularını yanıtlayıp teknik danışmanlık hizmeti vermek üzere
bir ekip oluşturulmuştu. Bu bildiride, bina ve işyerlerinin sahipleri ve
kullanıcılarının mimari ve tasarım açısından yönelttikleri sorular ve
karşılaşılan sorunların nasıl yönetildiği ile ilgili bilgiler paylaşılacaktır.