BİLDİRİ ÖZETLERİ
Abanazır, Can
TÜRK ÇİZGİ ROMAN
KAHRAMANLARINDA KİMLİK SORUNU
Her genç Türk erkeği çocukluğunda ve erken gençlik yıllarında mutlaka
Türkiye’de üretilmiş, eski Türk kahramanlarının başından geçen maceraları
anlatan çizgi romanlardan bir veya birkaçını okumuştur. Bu eserler Batı’daki
örneklerinin benzerleri olmakla birlikte yerel, kültürel ve tarihsel
farklılıklar göstermektedir. Bu farklılıkların en dikkat çekeni çizerlerin
tarihi yorumlamaları ve kendi çıkarlarına göre değiştirmeleridir.
Bu kahramanlar klişeleşmiş Türk erkeği kavramını daha da ileriye götürerek,
yenilmez, kadınların dayanamadığı, ağır, kendinden emin, çok konuşmayan, hiç
gülmeyen karakterler yaratmışlardır. Bu kahramanların günümüzde televizyon
kanallarında gördüğümüz mafya tiplemelerinden temelde bir farkı yoktur ve
okuyucu kitlesi de bu dizileri takip eden kitleyle benzerlik göstermektedir.
Bu kahramanların karşısında yer alan düşman unsurlar—ki bunlar çoğunlukla
Çinliler, barbarlar ve Bizanslılardır—korkak, dayanıksız, bir vuruşta devrilen,
genelde kişilik ve benlikten yoksun, askeri olarak ise bir hiç olan halklar
olarak resmedilmektedir. Ancak resmi tarihin dışındaki gerçekler çok farklıdır.
Örneğin, Bizans orduları Bizans yıkıldığında bile çok güçlüydü; Alparslan
Anadolu’nun kapılarını açıp hemen yerleşmedi, Orta Asya’ya gidip 1076'da geri
döndü.
Bu tarihi çarpıtma yöntemleri popüler kültürün araçları olan sinema (Cüneyt
Arkın’ın tarihi filmleri), çizgi roman ve tarihi romanlarda görülmekte ve
kendine özgü bir kahraman türü yaratmaktadır. Bu çalışma, bu Türkiye’ye özgü
gibi görülen yöntemi yukarıda bahsedilen açılardan inceleyecektir.
Abdulhadi, Rabab
GENDER, RACE, AND DIASPORA: 9/11 AND THE
POLITICS OF SURVIVAL AND RESISTANCE
This
paper examines the ways in which gendered and sexualized Arab and Muslim diasporas
are constructed and experienced in the U.S. by focusing on the pre- and post
9/11 experiences of recent and undocumented immigrants from Middle Eastern,
North African, and Central Asian communities. Historically-grounding processes
of inclusion and exclusion, I locate the roots of diasporic identifications in
the multi-layered social and political spaces that lie at and intersect with
the ambiguities of what constitutes “home” and “homeland.” Engaging key debates
in postcolonial and critical cultural studies, this paper argues that survival
repertoires, such as passing, and collective strategies, such as forging
alliances between diasporic Arab and Muslim women, on one hand, and other
feminist and queer activists of color, on the other, inform a distinct politics
of resistance to the status quo that is particularly mediated by multiple
structures of inequality, such as race, ethnicity, nationality, citizenship,
class, gender, and sexuality.
TOPLUMSAL
CİNSİYET, IRK VE DİYASPORA: 9/11 VE HAYATTA KALMA VE DİRENME POLİTİKASI
Bu
bildiri, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya topluluklarından göçmenlerin, son
zamanlarda yaşadıklarıyla “9/11” öncesi ve sonrasındaki belgelenmemiş
deneyimlerine odaklanarak, Amerika Birleşik Devletleri’nde toplumsal
cinsiyetleri ve cinsiyet rolleri belirlenmiş Arap ve Müslüman diyasporaların
yapılandırılması ve deneyimlenmesi incelenmektedir. Bildiri, dışlama ve dahil
etme süreçlerini tarihsel süreçlerin üzerine kurarak, diyasporada kimlik
oluşturmaların kökeni olarak “ev”i ve “ana vatan”ı oluşturan belirsizliklerde
yatan ve kesişen çok-katmanlı toplumsal ve siyasal mekânları saptamaktadır.
Sömürgecilik-sonrası araştırmalar ile eleştirel kültür araştırmalarının ana tartışmalarından
yola çıkan bildiri, bu göçmenlerin ırk, etnisite, ulusal kimlik, vatandaşlık,
sınıf, toplumsal cinsiyet ve cinsellik gibi alanlardaki eşitsizlikleri üreten
statükoya karşı belirgin bir direnme politikası geliştirildiklerini
savunmaktadır. Bu direnme, toplumdaki (Hıristiyan beyazlardan) biriymiş gibi
davranma benzeri hayatta kalma repertuarları şeklinde kendini gösterebileceği
gibi, bir taraftan diyasporadaki Arap ve Müslüman kadınlarla, diğer taraftan
başka feminist ve renkli eşcinsel eylemcilerle ittifak oluşturmak gibi kolektif
stratejiler şeklinde de hayata geçebilmektedir.
Acehan, Işıl
AMERİKA'YA GÖÇ
Bir
ülkeden bir diğerine göç
Cumhuriyetin
kuruluşundan önce Amerika’ya doğru yola çıkan bir Türk gemiye adım attığında
acaba kim olduğunu düşünüyordu? Ellis Adası’na vardığında bir Türk müydü yoksa
bir Müslüman mı? Buraya gelmeden önce kendini bir Türk olarak mı tanımlıyordu,
yoksa padişahın Müslüman tebaasından biri olarak mı? Amerika’da nüfus sayım
memurlarının kayıtlara yanlış geçirdiği veya ülkeye girişini kolaylaştırmak
için kendi değiştirdiği ismi, kimliğini ne ölçüde değiştiriyordu? Bir soyadına
sahip olamaması, kimliğinin belirlenmesinde ne derece rol oynuyordu? O,
ötekilerin inandığının aksine bir Türkiyeli değil de, kendi inandığı gibi bir
Harputlu veya bir İstanbullu muydu? Dinsel temellere dayalı bir dünyadan
ayrılıp, dünyevi bir ülkeye geldiğinde kimliği ve kültürü nasıl bir değişime
uğramıştı? Cumhuriyetin ilanından sonra memlekete döndüğünde kimdi ve hangi
kültüre aitti? Bildirinin amacı, Amerika Birleşik Devletleri'ne göç
Adanır, Oğuz
KÜLTÜR İLE ZİHNİYET
Kültür,
görünüşe göre evrensel bir tanıma sahip olmayan bir terimken—belirgin bir
belirsizliğe sahip, net olmayan bir “kavram” da denebilir!—zihniyet üzerinde az
çok uzlaşma sağlanmışa benziyor. Anlaşıldığı kadarıyla 200’e yakın kültür
tanımı ya da açıklaması mevcut. Sosyolojik, antropolojik, psikolojik, tarihsel
vb. kültür tanım ve açıklamaları yapılmış. Bildiri, kültür ve zihniyetin
birbirinden ayrılmaz bağlarla birbirlerine kenetlenmiş olduklarını, birinden
söz etmenin zorunlu olarak diğerinden söz etmek anlamına geldiğini ve birini
anlamadan diğerini anlayabilmenin mümkün olmadığını; kimi durumlarda birinin,
başka durumlardaysa diğerinin öne çıkabileceğini göstermeyi amaçlamaktadır.
Akbulut, Neslihan
Kaplan, Hilal
Mağdur ama Suçlu / Muhalif
ama Yetersiz: "İslamcı" Kadının Sınırlandırılması Üzerine
Türkiye tarihinde belirgin
yeri olan ve İslamcı Hareket(ler) diye
nitelenen oluşum(lar) Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar gelen dönemde,
sosyal, politik ve ekonomik etkenlerin de katkısıyla, zaman zaman kırılmalar ve
değişimlere uğramıştır. Hiçbir sosyal oluşumun sabit ve değişmez olmadığı
gerçeğini göz önünde bulundurarak, İslamcı Hareket(ler)in geçirmiş olduğu değişim
yakın tarihle karşılaştırarak görülebilmektedir. Sunumumuzun temel çıkış
noktası yaşanan bu değişim odaklı süreçtir.
“İslamcı kimlik” terimi başlı başına bir
sorunsalken, buna ilaveten kullanılan “İslamcı kadın” ya da “İslamcı Kadın
Hareketi” kavramları mevcut çelişkiler ve karışıklıklar içinde tartışma konusu
olan temel meselelerden biridir. Çalışmamızda da özellikle 1980-1990-2000
yıllarını temel alıp, on yıllık dönemlerde “İslamcı Hareket”i ve bu
hareket içinde (ya da bir yerlerinde) duran “İslamcı Kadın Hareketi”ni farklı
yönleriyle anlamaya çalışacağız. Amacımız, “İslamcı Hareket”i ve özelde
“İslamcı Kadın Hareketi”ni sosyolojik olarak anlamlandırmak için parçalara
bölüp operasyonel olarak tanımlamak değil, geçtiğimiz yirmi yıl ve sonrası içinde
“İslamcı Hareket”le kendilerini ilişkilendiren insanların öznel deneyimlerinden
yola çıkarak kimlik oluşum süreçlerinde bu İslamcı etiketinin nasıl yansıdığını
anlamaktır. Çalışma yöntemi olarak, 1980’li ve 1990’lı yıllarda kendi
alanlarındaki çalışmalarıyla ses getirmiş, “İslamcı” diye nitelenen kitleyi bir
şekilde etkilemiş düşünce insanlarıyla sözlü tarih çalışması yapılacaktır.
Geçmiş kuşakların kimlik oluşum süreçlerini çözümlemeye çabalarken kendi
kimliğini İslam ile ilişkilendiren genç kesimin de “İslamcı Hareket” içinde
kendilerini nasıl konumlandırdıklarını ve kendi kimliklerinin oluşumuna bunun
nasıl yansıdığını anlamlandırma çabalarını dikkate alacağız. Bu amaçla da bir
odak grup çalışması yapılacaktır.
KIBRIS TÜRK KİMLİĞİ
Kıbrıs’ın
yakın tarihi, adanın Türk ve Rum halkları arasında gelişen üzücü olaylarla
doludur. Özellikle son elli yıllık süreçte, Türk ve Rum sağının tutumları,
adadaki halklar arasındaki kültürel ayrılıkları abartarak ayrılık arayışı
hâline gelmiş, iki toplum arasında
Alayoğlu, Sevilen Toprak
RAĞBET GÖREN KİMLİKLER
Medya
sunumunda süregiden “öncesiz,” “biricik” ve “sahici” kimlik arayışı, toplumsal
kriz anlarında ne denli farklılıklar gösteriyor? Bugün melez bir “karizma”dan
bahsedilebilir mi? Yaradılıştan gelen özellikler olarak varsayılan karizma
kimliğinin vaatkâr söylemi “misyoner faaliyet” olmaktan öte değerlendirilebilir
mi?
Bu
sorulardan hareketle, bildiride, dünden bugüne karizmatik kimliklerin etkileşim
ve değişim gösterdikleri, ve de sözkonusu etkileşim ve değişim sırasında
özellikle politik ve ideolojik sürecin başatlığı vurgulanacaktır. Bildiride,
genel olarak merkezi ve marjinal iktidar alan sahiplerinin (örneğin,
sanatçıların, gangsterlerin, teröristlerin, siyasi liderlerin) medyada yer alış
hâlleri, kendi söylemleri ile medyanın onlar hakkındaki söylemi ve bunların
sonucunda oluşan şaibeli bir konsensüsten söz edilecektir. Medyatik figürlerin
cazibesinin, rağbet gören kimliklere dönüşmesi süreci göz önüne alınarak farklı
zeminlerdeki çeşitli ilişki biçimleri incelenecektir. (Çalışmada sıkça, Weber,
Adorno, Laclau, Habermas, Mouffe, de Koninck, Bayart, Tomlinson, Shohat ve
Stam, Morley ve Robins ve Zizek’in incelemelerine başvurulacaktır.)
Algan, Ece
ŞANLIURFA'DA YEREL RADYONUN ÖZEL VE KAMUSAL
ALANI DÖNÜŞTÜRMESİ: GENÇLİK VE KİMLİK
Bu
çalışma, Şanlıurfa’daki yerel radyo kanallarının, gençlerin, hem gençlik hem de
cinsel kimliklerini ifade etmede oynadıkları rolü araştırmaktadır. Özel ve
ticari özelliklerine rağmen Şanlıurfa’daki yerel radyo kanalları, dinleyici
katılımına açık olan programlarla gençlerin çeşitli kültürel üretimlerine yer
vermekte, ayrıca birbirlerine mesajlar göndermelerine izin vermektedir. Böylece
yerel radyo kanalları, töre, din ve aşiret baskısı altında kendini ifade etmek
ve kız-erkek arkadaşlığı yaşamak isteğinde olan bu gençlere alternatif bir alan
sunmaktadır. Medya aracılığıyla kamusal alanda gerçekleştirilen bu kişilerarası
iletişim, özel alan-kamusal alan ayrımını dönüştürmekte ve kamusal alanın,
gençlerin karşı cinsle şarkı ve mesajlarla iletişim kurması itibariyle özel
alan hâlinde işlev görmesine yol açmaktadır. Bu bildiri, yerel radyo kanalları
aracılığıyla kurulan bu alanın gençlerin cinsel ve gençlik kimliklerini
yaşaması için nasıl bir alternatif oluşturduğunu araştırmaktadır. Bu çalışma
için etnografik alan araştırması gerçekleştirilmiştir. Bu bildiride o
araştırmanın ve özel alanın kamusal alana dönüştürülmesinin sonuçları, Nancy
Fraser’in subaltern counterpublic space olarak
adlandırdığı “karşı ya da alternatif kamusal alan” kavramı bağlamında
incelenmektedir.
TÜRK BASININDA TÜRK KİMLİĞİNİN TASARLANMASI
Ötekinin
konumundan anlatılan kimlik, bir süreç, bir anlatı, bir söylem olarak, sürekli
bir oluşum halindedir. İletişim süreçlerinin bir sonucu olarak sosyal kurumlar
ve sosyal gruplar arasındaki sınırlar, kimlikleri oluşturmaktadır. Kimlik, bir
yandan tüm yeni kuramsal söylem dizisinin kesiştiği, öte yandan tüm yeni
kültürel pratikler dizisinin ortaya çıktığı bir nokta olarak görülebilir.
Ulusal kimliğin sosyal tasarımı, sembolik sınır çekmeyi, kültür ve doğa, ait
olmak ve olmamak arasındaki ilişkiyi (farkı) ve bir grubun sürekliliğini ve
tanınmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Ulusal kimlik tasarımı, içerme ve dışlama
dinamiğini içermekte, evrensel olma iddiası, sistematik sınırlandırma ile
meşruiyet kazanmaktadır. Bu çalışma, farklı yayın kimliklerine ve yayın
politikalarına sahip olan Cumhuriyet,
Hürriyet, Sabah ve Zaman
gazetelerinde, 1 Ocak 2004 ila 31 Ocak 2004 tarihleri arasında on iki aylık bir
dönemde yer alan köşe yazılarında Türk kimliğinin nasıl tasarlandığını
belirlemeyi amaçlamaktadır. Gazete yazı türlerinden yalnızca köşe yazılarının
analiz edileceği çalışmada, bir metnin açık içeriksel karakteristiklerinden yararlanarak,
açık olmayan karakteristiklerinin ve bağlamının araştırılıp, sosyal gerçekliğin
ortaya çıkarılmasını amaçlayan içerik analizi yöntemi kullanılacaktır.
Andrews,
Peter-Alford
GÖRÜNEN KÖY KILAVUZ İSTEMEZ: TÜRKİYE’DE
ETNİSİTE VE ÇÖZÜMLEMESİ
Etnik grupların sayısı ya da doğası konusunda son zamanlarda ortaya çıkan
tartışma, “etnik grup”un ne olduğu konusunda eskimiş, miadını doldurmuş
fikirlere itibar edilmesinden; ve, etnik grubun bir milletin içinde var olması hasebiyle, temelde
milliyetten farklı olduğunun farkına varılmamasından doğdu. Köln
Üniversitesi’nde Tübinger Atlas des Vorderen Orients (Tübingen Yakın Doğu
Atlası) için yapılan çalışmada, tanımlar başından, en son etnolojik söyleme
uygun olarak özenle yapıldı, ve bu tanımlar etnik grupların yayımlanan kitapta ele alınışını yönlendirdi.
Türkiye konusunda, ortaya çıkan bir sorun, azınlık’ın
1923 Lozan Anlaşmasına göre yapılan yasal tanımı oldu. Gerçekte sözkonusu
azınlık, Osmanlı millet sisteminden
kaynaklanan özel bir milli konudur; azınlıkların kabul gören milletlerarası
tanımıyla da karıştırılmamalıdır. Türkiye’de durumu daha da karıştıran, ülke
adının (Atatürk’ün ikazına rağmen) bir etnik grubun ismiyle anılması oldu—bunun
yarattığı sorunlar ta 1924-1925’te öngörülmeye başlanmıştı.
Hükümetin kendisi önyargısız ve gözünü yummaksızın Türkiye’de etnik
grupların varlığı üzerine tarama yapmadığı sürece, bu varlığın nasıl bir temele
oturduğu, tartışma konusu olarak kalacaktır. Köy Envanter Etüdleri 1963 yılında
bir denemeye girişti, doğu vilayetlerindeki köylerin dil ve din açısından
sayımını yaptı. Ancak, ilk iki sayı çıktıktan sonra veriler yayımlanmadı; artık
bu bilgilere sadece o zaman Prof. L. Nestmann’ın arşivlerden kopya
ettiklerinden erişilebilir. Sayım maalesef tümüyle güvenilmez bir rehber oldu
çıktı, zira din ibaresinin altında Müslümanlar arasında ne ülkenin ikinci en
büyük din grubunu, Alevileri, kaydetmiş; ne de Şafileri Hanefilerden
ayırmış—oysa bu Sünni Kürtlerin kendilerini tanımlamak için sürekli
kullandıkları bir ayrımdır. Dil ibaresinin altındaki veriler de güvenilir
değil, zira sayım memurlarının uyguladıkları politika, onların Türkçe
konuşamayanları sadece başka dil konuşanlar olarak kaydetmelerine yol açmış. Bu
da, bir Sayım Müdürü’nün kendisinin de kabul ettiği gibi, sayıların gerçekte
olduklarından çok daha düşük çıkmalarını getirmiş.
Dolayısıyla, etnik gruplarla ilgili kanıtları, her hangi bir yazar ya da
bilgi verenin kişisel amaçlarla bilgiyi saptırma eğilimleri olabileceği de
akılda tutularak, yayımlanmış ya da yayımlanmamış gayri-resmi kaynaklardan elde
etmek gerekli. Anadolu kırsal kesim nüfusunun 1960-1970 zaman dilimi, yani
kente yaygın göç ülke çapında köyleri boşaltmadan önceki dönemi hakkında
çeşitli veriler toplama olanağı bulundu. Elde edilmiş olan kanıtlar etic, yani dışarıdan gözlemcinin
gördüklerine dayanıyor, zira çok az grubun kendisi kayıt tutmuş. Bu kanıtlardan
bir seçki sunulacak. Son onyıl içerisinde ise, gittikçe artan sayıda emic gözlem raporu, yani grup üyelerinin
kendileri tarafından toplanan veriler yayımlanmaya başlayalı, erişilebilir
kaynakların doğası değişti. Bunlardan da örnekler sunulacak.
Arık, Sabire
POLONYA’DA YAŞAYAN TATAR TÜRKLERİNİN KÜLTÜREL
KİMLİĞİ
Bugünkü
Polonya Cumhuriyeti topraklarında yaşayan Tatar Türkleri, Müslüman kimlikleri
ve gelenekleriyle, daha baskın olan Slav kültürleri arasındaki varlıklarını
ısrarla sürdürmeye çalışmaktadırlar. Polonya-Litvanya Tatarları olarak da
adlandırılan, günümüzde artık sadece birkaç köy kadar kalmış olan Tatar
Türkleri, 14. yüzyıldan 17. yüzyılın sonlarına kadar çeşitli nedenlerle bu
topraklara göç etmişlerdi. İlk zamanlar krallık emriyle ya da kendi
istekleriyle, fakat daha çok Kırım Hanlığı ile Polonya arasında yaşanan
savaşlar sırasında esir düşerek, Eski Litvanya-Polonya Birleşik Cumhuriyeti
topraklarına yerleştirilmişlerdi. Tatar Türkleri, önceleri Altın Ordu (Altın
Orda) devletinde, daha sonrasında kurulan Kırım Hanlığı’nda konuştukları ve
yazdıkları dillerini, adetlerini, inançlarını burada yaşatmaya devam
etmişlerdi. Kıpçak grubuna dahil olan dillerini 17. yüzyıla kadar güçlü Slav
etkisi altında ısrarla yaşatmaya çalışmışlar, fakat bir süre sonra
koruyamayarak, yerel dillere yenik düşmüşlerdir. Edebi alanda Arap harfleriyle
Slav dillerinde yazarak ilginç bir sentez oluşturmuşlardır. Tarihi süreç
içerisinde dillerini bir süre sonra unutmalarına rağmen, Müslüman kimliklerini
ve buna bağlı geleneklerini günümüze kadar koruyabilmişlerdir. Hatta
Polonya-Litvanya topraklarında çok dağınık olarak yerleşmiş olmalarına rağmen
Müslüman kültürel kimlikleri onları birbirine bağlayan çok güçlü bir bağ olarak
kalmıştır. Bu bildiride günümüzde hâlâ varlıklarını sürdürmeye çalışan bu
Polonya-Litvanya Tatar Türklerinin tarihsel süreç içerisinde kültürel
kimliklerinin ne kadarını koruyabildiklerini, ne yönde değişime uğradıklarını
ve nasıl bir kültürel sentez oluşturduklarını ortaya koymak amaçlanmaktadır.
Aslan, Pelin
TANZİMAT’TA AYKIRI BİR KİMLİK: BEŞİR FUAD
Osmanlı
İmparatorluğu için Tanzimat dönemi kültür ve medeniyet alanında resmen ve hızla
Batılılaşmayı gerektiren bir dönem olmuştur. Tanzimat aydınları Batılılaşmayı,
yani uygar Avrupa düzeyine ulaşmayı başlıca iki araçla gerçekleştirmeye
çalışmışlardır: roman ve gazete. Bu iki araçla halkı eğitmeyi hedefleyen
Tanzimat aydınlarının, yazılarıyla halka vermek istedikleri ve Batılılaşmadan
ne anladıkları birbirlerinden farklı olsa da her bir aydının amacının halka
“faydalı” ürünler ortaya koymak olduğu söylenebilir. Ancak Beşir Fuad dışındaki
tüm aydınlar “faydalı” olanı romantik bir bakış açısıyla vermeye çalışırlar. O
ise, pozitivizmi, natüralizmi/realizmi Türk edebiyatına tanıtarak Tanzimat
yazarlarından farklı bir tavır sergiler. Namık Kemal, Abdülhak Hamit Tarhan,
Recaizade Mahmut Ekrem gibi dönemin en önemli ve en çok takdir edilen isimlerini
romantizm-realizm/natüralizm tartışması üzerinden eleştirerek edebiyata hakim
olan bakış açısını, hayalci bir dünya görüşünü yıkmaya çalışır, bilimselliği
savunur. Bu bildiride, Beşir Fuad’ın pek çoğu o günün gazetelerinde yayımlanmış
olan mektupları incelenerek döneminde büyük tartışmalara neden olan fikirleri
irdelenecek, Tanzimat aydınları arasındaki farklı ve aykırı kimliği ortaya
koymaya çalışılacaktır.
Ata, Aysu
DİL KİMLİĞİNE BİÇİM VEREN: DİN
Bugün hem
akademik hem de sanatsal bir sıfat taşıyan çeviri, başlangıç amacı olarak bilgi
aktarımını sağlar ve bütün çağlarda karşımıza çıkar. Kutsal Kitap çevirileri,
bu etkinliğin başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Erasmus’un eski Yunanca
olarak yayımladığı İncil’i 1516
yılında Almanca’ya çeviren Martin Luther kısa zamanda tüm Avrupa’ya yayılacak
dinsel başkaldırının ideolojik temelini hazırlamış, böylece çeviri reform
hareketini desteklemiştir. Luther bu çevirisiyle Alman dilinin yeni bir kimlik
kazanmasını da sağlamıştır.
Siyasi ve
askeri teşkilatlanma bakımından ileri derecede olmayan Uygurlar, çeviri yoluyla
kazandıkları kültürel gelişmişlik sayesinde diğer Türk ve Moğol boylarından
ayrı bir yer edinmiş, Cengiz Han zamanına kadar bu milletlerin öğretmenliğini
yapmışlardır. Din konusunda çok hoşgörülü olan ve kabul ettikleri dini yaymak
için çok çalışan Uygurlar, kabul ettikleri bu dinleri—ya da inanç
sistemlerini—öğrenmek amacıyla örneğin Farsça’dan birçok maniyi, Sanskritçe
veya Çince’den birtakım Budist metinleri kendi dillerine çevirmişlerdir.
Kur’an’ın Türkçeye çevirisi, nisbeten erken
sayılacak tarihte yani İslam dininin resmi din olarak kabul edildiği yüzyılda
ve kolaylıkla yapılmıştır—ki bu oldukça düşündürücüdür. Kolaylıkla yapılmasının
sebebi, bu kutsal kitabın içerdiği kavramların çeviride, büyük ölçüde
Türkçe’nin kendi dinamiği ile karşılanmış olmasıdır. Türkçe’nin o döneme göre
bu zenginliği, şüphesiz Türkçe konuşanların İslam’dan önceki dinlerinin,
dillerine kazandırdığı kavram zenginliğinden kaynaklanmaktadır. İlk Kur’an
çevirisinin elimizde olan kısmında—ki yarısı kadardır—Türkçe, Arapça ve Farsça
olduklarını tespit ettiğimiz toplam 1602 sözcük bulunmaktadır. Bunların 1228’i
(%76,5) Türkçe, 252’si (%15,5) Arapça ve 122’si (%7,5) Farsça’dır. Bunun
dışında Sogdça, Sanskritçe, Çince, Tacikçe olduklarını tespit ettiğimiz on
kadar sözcük bulunmaktadır. Ayrıca, Arapça sözcüklerle Türkçe eklerin ulandığı
kırk, Farsça sözcüklere Türkçe eklerin ulandığı otuz bir olmak üzere toplam
yetmiş bir yapıya rastlanmaktadır.
Atalar, Mehmed Kürşad
DÖRT ANALİTİK TERİM ÖLÇEĞİNDE “İSLAMCI”
KİMLİK
Bildirinin
amacı, analitik bir “İslamcı” tanımına ulaşmaktır. Öncelikle “İslamcılık”
olgusu tahlil edilmekte ve dört analitik terim ölçeğinde bir İslamcı tanımının
yapılabileceği savunulmaktadır. Bu terimler hem Müslüman grupların tipolojisini
çıkarırken işlevseldir, hem de bizatihi “analitik” bir “İslamcı” tanımına
ulaşabilmek için kullanışlıdır: İdeoloji (ya da din-siyaset ilişkisi),
modernizm, gelenek ve yöntem. İslamcılık olgusu, literatürde çoğunlukla modernizm/gelenek
ve modernizm/ideoloji bağlamlarında çözümlenmeye çalışılmıştır. Ancak yöntem
ölçütü kullanılarak gösterilen ayrıştırma çabalarının da operasyonel sonuçlar
ürettiği görülmektedir. Böylece, gelenek/modernizm ikilemine sıkıştırılmış
tanımlama çabalarında ihmal edilen boyuta ilişkin farklı bir yaklaşım
sergilenebilir. Analitik terimler bazında yürütülen çalışma, “İslamcı”
kimliğinin, nevi şahsına münhasır bir mahiyeti olduğunu ve hem modernist hem de
gelenekçi yaklaşımların içine hapsolmuş tanımların dışında yeni yaklaşımlara
meşru bir temel oluşturabileceğini göstermektedir.
Ataman, Oya
CODA is
the abbreviation for children of deaf adults and it applies to hearing persons
whose parents are deaf. In the U.S. more recently, and at the moment in Europe
this identity is in the process of being established. The process of finding
their identity reflects on Deaf Culture and Identity which is a minority with
regard to both, language and handicap. Focusing on handicapped people bringing
forth their own culture, this paper will offer a glimpse into the thrilling identity dynamics of multicultural people
caught between the handicapped and healthy, between at least two very different
languages: with regard to both, social ideologies toward body and language, one
culture is severely discriminating on the other. Themselves completely
“healthy,” they grew up like deaf with their parents, sharing the
discrimination they experience. Much like children of immigrants interpreting
for their parents CODAs are also negotiating cultural difference that goes with
the heritage of a very "exotic" language.
Born both
immigrant and child of deaf parents, I reflect on overlaps and differences of
both strands of cultures from inside. From both the perspective of my own
biography and the analytic stance of a scholar, this paper will map CODA
culture against existing Deaf and “Hearing” identities. Deaf culture formed as
a handicapped subgroup and a distinguished language minority dealing with both
a history and present of severe discrimination by the "hearing"
logocentric majority, which systematically shuts them up and forces upon them
the ideal of a perfectly functioning body. Whereas the situation in the U.S.
and in Scandinavia is relatively easy, in countries such as Germany children
are still taught in spoken language, sign language being banned from class.
While the older generation is still suffering from consequences of the Nazi
persecution, the next generation is being abused by neuroimplant industry,
operating on the brains of children at an irresponsible risk and against the
will of their parents. I will be encouraging you to find out about the
situation in Turkey. An analogy (very stupid but just to give an idea) to the
relation between Deaf and CODA would be if Jews would have children with Nazis,
never having slept with one, or albino children looking into their black
parents’ faces’ dissimilitude. CODAs are born into the social role of the
mediator and become masters of passing. Simultaneously they become estranged
from both cultures because they never really fully belong to one. Many of them
try to unite them via artistic work.
CODA
culture is turning out to be one of cultural mediation, highly aware of
language as a medium of power, both produced by and aimed at bodies, the art
codas are producing is grounded in a belief in the possibility of cultural
translatability, totally going against essentialist concepts of identity. Coda
storytelling assumes a distinctly hybrid form of performance: signed, spoken and
written language. The autobiographies hesitantly being written will prove to be
crucial in the discussion of identity construction and negotiation. I will show
and briefly analyze three examples.
CODA:
SAĞIR ANNE BABALARIN ÇOCUKLARININ KİMLİĞİ
CODA,
sağır anne babaların çocukları için kullanılan İngilizce bir kısaltmadır (Children of Deaf Adults) ve hem annesi
hem de babası sağır olup da kendisi duyabilen kişileri ifade eder. Son
zamanlarda A.B.D.’de ve hâlen Avrupa’da, bu kimlik kurulma aşamasındadır. Kendi
kimliklerini bulma süreci, aslında hem dil açısından hem de özürlülük açısından
bir azınlık olan sağırların kültürünü ve kimliğine yansır. Bu bildiri, bu
çok-kültürlü insanların ilginç kimlik dinamikleri hakkında bir fikir
verecektir: özürlü ve sağlıklı insanların arasında ya da en azından iki çok
farklı dil arasında sıkışıp kalmışlardır. Hem bedene dair toplumsal ideolojiler
açısından hem de dil açısından bir kültür diğerine karşı inanılmaz ayrımcıdır.
Kendileri tamamen “sağlıklı” oldukları hâlde, anne babaları ile sağırmış gibi
büyüyüp, onların maruz kaldıkları ayrımcılığı paylaşırlar. Anne babaları için
çeviri yapan göçmen çocukları gibi, CODA’lar da çok “egzotik” bir dilin miras
olarak getirdiği kültürel farkın müzakeresini yaparlar.
Bildiride,
kendi yaşamöykümden ve bilim insanı analitik duruşundan yola çıkarak, sağır ve
“duyan” kimlikler karşısında CODA kimliğinin haritasını çıkaracağım. Sağır
kültürü, hem bir özürlü grubu hem de bir dil azınlığı olarak şekillendi:
geçmişte ve günümüzde “duyan,” söz-merkezli çoğunluk ciddi anlamda ayrımcılık
yaparak, sağırları sürekli bir yerlere kapattılar ve mükemmel işleyen beden
idealini benimsemeye zorladılar. A.B.D. ve İskandinav ülkelerinde durum nispeten
daha kolayken, Almanya gibi ülkelerde, sağır çocuklara hâlâ konuşma dili
öğretilmekte, işaret dili yasaklanmaktadır. Yaşlı nesil hâlâ Nazi zulmünün
etkilerinden kurtulmamışken, neuroimplant
endüstrisi anne babaların rızasını almadan, sorumsuzca risk alarak
çocuklara beyin ameliyatı yapmakta, gelecek nesli suistimal etmektedir.
Bildirinin, Türkiye’deki durumu araştırmayı teşvik edeceğini umuyorum. Sağır ve
CODA’lar arasındaki ilişki için bir benzetme (aptalca da olsa, fikir
verecektir) yapmak gerekse, örnek olarak Yahudilerin, hiçbiriyle yatmadan
Nazilerle çocuk yapmasını, veya albino bir çocuğun, siyahi anne babasının
yüzündeki benzersizliğe bakmasını verebilirim. CODA’lar toplumsal rol olarak
arabulucu olarak doğarlar ve “gibiymiş yapma” konusunda uzmanlaşırlar. Aynı
zamanda, her iki kültüre yabancılaşırlar çünkü hiçbir zaman tam olarak ait
olmazlar. Birçoğu ikisini sanat aracılığıyla bir araya getirmeye çalışır.
CODA
kültürü, dilin, bedenlerin ürettiği ve bedenlere yönelik bir güç aracı
olduğunun gayet farkında olan bir kültürel arabuluculuk hâline gelmektedir.
CODA’ların ürettiği sanat, kültürel çeviri olasılığına olan inanca dayanır ve
kimliğin özcü kavramlarına tamamen karşı gelir. CODA hikaye anlatımı çok
belirgin olarak işaret dilini, sözlü dili ve yazılı dili bir arada kullanan
melez bir performans şekline sahiptir. Bildiride, bir tereddüt hissiyle yazılan
ve kimlik inşası ve müzakeresine dair tartışmalarda önemli rol oynayacak olan
CODA özyaşamöykülerine üç örnek verecek ve kısaca tartışacağım.
Atılgan, İnanç
BİRBİRİNE PARALEL ÜÇ KİMLİĞİN TARİHİ
GELİŞİMİ: AVUSTURYA-TÜRK EKSENİ ÖRNEĞİNDE AVRUPA “ÜST” KİMLİĞİ
Gündelik hayat, “gerçeği” kayıtsız şartsız kabul edilmesi zorunlu bir
kategori olarak anlar. Fakat bilim, bu önceden belirlenmiş ve tamamen
tanımlanabilir “gerçek”i her zaman sorgular. Bu sorgulamayı, özellikle tarih
bilimi yapmış ve “gerçek”i, inşa edilmiş bir oluşum olarak kabul etmiştir. Bu
durumda “gerçek,” taraflı bilgi malzemesinin sunumunun algılanması mıdır?
“Avrupa kimliği” ya da “Türk kimliği” tanımlamaları, “gerçek”in tarih biliminin
sunduğu malzemenin sosyolojik yöntemlerle şekillendirilmiş bir teşhisi midir?
Bilimsel çalışmanın elde olan malzemeyi incelemesi yöntemi, “gerçek”in” ne
olacağını belirleyebilir mi?
Hem Avusturya’da hem de Türkiye’de cumhuriyet
kurulmasından itibaren durmadan değişime tâbi olan Avusturya ve Türk
kimlikleri, 1980’lerden bu yana yoğun bir şekilde inşa edilen yapay Avrupa
“üst” kimliği çerçevesinde nasıl gelişebilirler? Bildiride, Avusturya ile Türk kimlikleri
arasında kalan bir “Austro-Türk” yaklaşımıyla ve her iki kültürü sadece kendi
özelliklerine göre değil aynı zamanda birbirine bakış açısıyla irdeleyerek
konumunu belirleyen bir kişinin, bilimsel tarih yaklaşımıyla Avrupa
Birliği-Türkiye-Avusturya üçgenini nasıl irdeleyebileceği sorgulanacaktır. Türk “milli projesi,” Avusturya
“milleti” ve Avrupa/AB yapay “milletlerüstü kimliği” arasındaki ilişkiler,
tarih ve bilim teorisi yöntemleri ile incelenecektir.
Atilla, Aylin
LATİFE TEKİN’İN UNUTMA BAHÇESİ ADLI ROMANINDA UNUTMA - BELLEK - KİMLİK BAĞLANTISI
Çağdaş
Türk romancılarından Latife Tekin’in en son yayımlanan romanı Unutma Bahçesi (2004) geçmişlerini
“unutmak amacıyla bir araya toplanmış insanların” romanıdır. Roman
karakterleri, belleklerini gerçek dünyada bırakmak istercesine, kendilerine
“olmayan bir yerde,” uzak bir mekânda, geçmişsiz bir ütopya kurmak isterler.
Aslında bu kurguladıkları dünya “denizler içinde durmuş zaman ülkesi” dir:
anılardan kurtulma endişeleri, anı yaşamalarına engel teşkil eder.
Bu
bildirinin amacı, yazarın romanda tartışmak istediği hatırlama, unutma, bellek
ve kimlik oluşumu konularını irdelemektir. Tekin, romanıyla, geçmişi inkar
etmenin ya da belleği silmenin bir bakıma kimliği inkar etmek olduğunu gösterir
bizlere. Geçmişin onlara kazandırdığı kimlik(leri) yadsımak, hiçbir zaman
özgürleştirmez Unutma Bahçesi’ndekileri.
Unuttukları tek şey vardır, o da kimliklerini ancak anılarını paylaştıkları
zaman gerçeğe dönüştürebildikleridir. Alegorik bir roman olan Unutma Bahçesi, kuralları,
başkaldırıları, güç savaşları ve kadın-erkek ilişkileriyle geçmişten kopuk
küçük bir dünya modeli yaratır. Öte yandan, roman karakterleri, unutma ya da
buna direnme, belleği tazeleme ya da silme, kimliği yadsıma ya da kabul görme,
düzene uyma ya da başkaldırma gibi çelişkileriyle, kimlik oluşturma sancıları
içindeki modern insanın “varoluşun kesintisiz bir olmuşluktan başka bir şey
olmadığı” gerçeğiyle karşı karşıya olduğuna işaret eder.
Avcı, Artun
BİR KARŞI KİMLİK FORMU OLARAK “BOHEMLİK”
Modern
zamanlarda çalışma ahlakı tarafından kuşatılan “kimlik,” üretken, verimli ve
normalleştirilmiş bir “öznellik” olarak kodlanırken modern toplum tarafından
üstesinden gelemeyeceği kadar akıl, görev ve beklentilerle donatıldı.
Kendisine, geleceğe ilişkin sınırsız umut ve zenginlik vaadi verildi. Modern
dünyanın bu “kimlik politikası,” kimliklerin sabitlenmesine ve toplumsal
eylemin giderek yadsınmasına neden oldu. Bu anlamda, modern dünya tarihindeki
öznelliğin, kurucu ve yaratıcı bir bilinç olarak değil, kimlik politikalarıyla
kurulan ve standartlaştırılan bir niteliği içerdiği söylenebilir.
Üretim
biçiminin dayattığı varoluş tarzı olarak birey olmaktan çıkan insanlar, işgücü
ve meta hâline geldi. Modern yaşamın tümünü etkisi altına alan “şeyleşmiş”
ilişkiler, yalnızca karşı-kültür formlarına nüfuz edemedi. Çalışmanın konusunu
oluşturan ve 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren modern toplumun kimlik
politikalarının sürekliliğine karşı öncelikle
kültürel bir tepki olarak ortaya çıkan, bohème
ve flâneur gibi karşı-kültürün
ifadesi kimlikler ise, farklı bir insani varoluşun modernist farkındalığını
oluşturdu. Paraya karşı horgörüsü, burjuva hayat tarzına olan nefreti, çalışma
ahlakını olumsuzlaması, alkol, keyif verici maddeler ve “özgür aşk”taki
aşırılıklarıyla bohemlik ya da aylaklık, özgürlüğe ve sanata tutkuyla tapınan
bir cemaat olarak ortaya çıktı. “Bohem” yaşam ve düşünüş biçimi, kimi
düşünürlere göre modernitenin yadsıdığı otantik değerlerin korunup sığındığı
“geleceğin özgür cemaati”nin küçük bir modeli olarak kabul edildi. Çalışma,
günümüz medya ortamında “kaçış” olarak önerilen “aylaklık” biçimlerinden yola
çıkarak, bu biçimlerin mevcut dünyanın rasyonalitesinin dışında farklı bir
varoluşa imkan vermediğini tartışacaktır.
Avcı, Özlem
MEDYATİK ORTAMDA MODERN İSLAMİ KİMLİKLERİN
OLUŞUMU
Geleneksel
toplum yapıları içinde insanlarla ilişkilerini her zaman canlı ve hissedilir
bir şekilde yaşayan birey, kendisini kuşatan toplumsal kurumları,
formasyonları, üretim ilişkilerini etkileyecek veya bunlara katılımı sağlayacak
araçlara ihtiyaç duymamıştır. Geleneksel toplumlarda birey, her bağlamda
varlığını somut ilişkilerde hissettiği cemaat organizması içinde yer alır.
Cemaat, kitle ve yığın kavramlarından farklı olarak kültürel üretimin (değerler,
normlar, ilişkiler, kurumlar vb.) sebep-sonuç ilişkisinin gözlemlenebildiği bir
ortamdır. Bireyin rol ve davranışlarını belirleyen kalıtsal mekanizmalar
vardır. Bu kalıtsal mekanizma içinde birey kendisini olduğundan farklı
algılamaz. Cemaatin katı, buyurgan, değişmez birtakım kuralları vardır.
Modernizm ise herşeyden önce eski olanın terk edilmesidir. Yani en genel
anlamıyla, modern kurumlar ile geleneksel kurumlar, birbirleriyle uzlaşmaz iki
yön, iki taraftır. Birçok bilim adamı, geleneksel tüm kurum ve ilişkilerin
ortadan kalkmasını, modernizmin bir dayatması olarak değerlendirmektedir. Bu
noktada geleneksel yapıyı zayıflatan modernliğin araçlarının başında medya
araçlarının geldiğini söyleyebiliriz.
Medya
araçları öncelikle herkesin yapmakta olduğunu telkin ederek bireyi herkes gibi
davranmaya yönlendirir. Özellikle bireyin bilincindeki herkes olgusunu
şekillendirir. Birey herkes gibi medyayla baş başa kalmayı ve onun dünyasına
girmeyi kabul eder. Enformasyon sürecinde bireyin zihnindeki herkes daha da
somut bir şekilde öne çıkar ve bireyin bu anonim ortama uyumunu kolaylaştırır.
Birey enformasyonla başlayan kanaat değişiminde önerilen davranış kalıbını
herkes adına benimser. Bundan sonra birey için herkes gibi düşünmek, herkes
gibi davranmak ve herkesten biri olmak adına ne gerekiyorsa yapılacaktır. Kitle
toplumunun atomize bireyi için asıl gerçekçi olan, medyanın imgesel dünyasıdır.
Dolayısıyla
geleneksel yapısıyla din ile modernliğin en önemli araçları olarak medya
araçları yapısal olarak birbirlerinin karşısında duran kurumlardır. Dinin medya
araçlarını kullanması, geleneksel yapısının değişimi anlamına gelmektedir. Yani
din, medya araçlarıyla birlikte kamusal alanda daha fazla görünmeye ve modern
bir yapıya dönüşmeye başlamıştır. Ayrıca medya ortamında farklı alanlardaki
modern görünümlerini de sergilemektedir. Böylece kamusal alanda yeniden
yapılanmaya ve kurumsallaşmaya başlamıştır. Sonuç olarak bu durum, modern ve
geleneksel arasında bir sentez oluşturarak yeni kimliklerin oluşmasına neden olmaktadır.
Aviv, Efrat
JEWISH WOMEN IDENTITY WITHIN THE İZMİR
COMMUNITY IN THE 20TH CENTURY
The
processes the Jewish community of İzmir experienced in the transition from a
traditional to a modern, Western-oriented society is most clearly reflected by
the term “feminism.” The universal ideas of women’s liberty and general
enlightenment led to the community’s acceptance of revolutionary feminist
doctrines. However, in concrete terms, it was merely a “cultural feminism”—a
concept that prevailed only amongst the elite of Jewish society. Within the
other social classes, feminism was in its infancy and was an “incidental
feminism”; i.e., actions carried out not for the sake of feminism, but for
other reasons and defined only post
factum as feminism. This paper examines the various cultural processes
which the Jewish women went through in the end of the 19th century
and the beginning of the 20th.
The
paper’s main source is based on the press in Ladino in İzmir, the leading city
of journal publication (in Ladino) in the Ottoman Empire. The focus will be
given to El Komersial [The
Commercial] newspaper, which was the journal of the cultural elite of Izmir and
in which progressive notions gained maximum expression.
20. YÜZYIL
İZMİR CEMAATİNDE YAHUDİ KADIN KİMLİĞİ
Geleneksel
bir toplumdan, modern, Batı’ya dönük bir topluma geçişte, İzmir’de Yahudi
cemaatinin yaşadığı süreçleri en iyi yansıtan terim “feminizm”dir. Evrensel
fikirler olan kadın özgürlüğü ve genel aydınlanması, cemaatin devrim
niteliğindeki feminist öğretileri kabul etmesine yol açtı. Somut terimlerle
açıklamak gerekirse, bu süreç—Yahudi cemaatinin sadece elit kesiminde yaygın
bir kavram olan—“kültürel feminizm”den ibaretti. Diğer toplumsal sınıflarda,
feminizm daha başlangıç aşamasındaydı ve farklı nedenlere dayanan olgular daha
sonradan, geriye dönük olarak feminizm şeklinde tanımlandığı için aslında
“tesadüfi bir feminizm”di. Bu bildiride, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında
İzmir’deki Yahudi kadınların yaşadığı çeşitli kültürel süreçler incelenecektir.
Bildirinin
ana kaynağını, Osmanlı İmparatorluğu’nda Ladino dilinde yayımlanan gazeteler
açısından başı çeken İzmir şehrindeki Ladino basını oluşturmaktadır. İzmir’deki
kültürel elitin gazetesi olan ve ilerici fikirlerin en çok ses bulduğu El Komersial gazetesine
odaklanılacaktır.
Aymaz, Göksel
19. YÜZYIL ROMANLARINDA ETİK VE KİMLİK
“ALTERNATİF BİYOGRAFİ” ARAYIŞI
Modern
diye adlandırdığımız dünya, insanların toplumsal ilişkilerinde belli bir etiğin
en temelde düzenleyici olmasını ister. Bu etik, sınırlı refah ama buna karşılık
sınırsız rekabetin yürürlükte olduğu bir sistem için vazgeçilmez olan
“yarışmacı etik”tir, yükselme hırsıdır. Bu etik ve hırsa heves duymanın ya da
reddetmenin modern bireyin olası “kimlik”leri üzerinde ne türden etkilerde
bulunduğu, yirminci yüzyılda enine boyuna yaşadığımız sorunların belirgin
biçimde ortaya çıkmaya başladığı 19. yüzyılın edebiyatında açıkça yansır:
özellikle Balzac’ın Goriot Baba’sındaki
Eugène de Rastignac, Stendhal’in Kızıl ve
Kara’sındaki Julien Sorel ve Dostoyevski’nin Budala’sı Prens Mişkin karakterlerinde. İnsanlarla her türlü kirli
alışverişten arınmış, özü sözü bir “budala” olan Mişkin, kendi dünyasında
“budalaca” yaşamaya devam ederken, Paris denen “ışıltılı küre”nin dışında
kalmak istemeyen, kibar çevrelerde tutunma ve yükselme ümidi taşıyan Sorel ve
Rastignac, tarihin ve talihin kendilerine verdiği biyografiye rıza göstermeyip
kendileri için “alternatif” biyografi oluşturma çabasına girişirler. Bu uğurda,
“çağın hoşlandığı üniforma”yı sırtlarına geçiriverirler.
Ayyıldız, Esengül
TÜRKİYELİ STK KİMLİĞİNİN SUNUMU
Türkiye’de demokrasi, insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları
gibi toplumsal konuları çalışma alanı olarak bir arada barındıran ve
kendilerini bu sorunlar üzerine çözüm, hizmet üretme ve toplumsal fayda
çerçevesinde örgütlenmeye yeterli gören birçok sivil toplum kuruluşu
bulunmaktadır. Sözkonusu kuruluşların, kendilerini belirli bir konu
çerçevesinde faaliyet gösteren, hedef ve amaçları net olarak tanımlanmış birer
sivil toplum kuruluşu olarak anlatmak yerine, kimliklerini bir sorunlar ve
konular yumağıyla düğümledikleri gözlemlenmektedir. Bu durumun ise, asıl hedef
kitlelerini oluşturan ve örgütlülüğün temel unsuru olan toplumun, bu
kuruluşları yanlış ya da eksik tanımalarına ve doğru anlamamalarına neden
oldukları tespit edilmektedir. Örgütlülük hedefi, bu temel iletişim eksikliği
nedeniyle en başından kesintiye uğramaktadır.
Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarında kimlik karmaşası var ise,
bunun nedenleri neler olabilir ve nasıl çözümlenebilir? Kurumsal kimliklerini
topluma nasıl anlatabilirler? Bu sorular, örnek inceleme konusu edilen ve
Türkiye’de faaliyet gösteren bir veya birkaç sivil toplum kuruluş özelinde
tartışılacaktır.
Badem, Candan
KAZAKİSTAN’DA SOVYET-SONRASI DİLSEL KİMLİK VE
DİL POLİTİKASI
Sosyalist
Sovyet Cumhuriyetleri Birliği’nin (SSCB) 1991 yılı sonunda dağılmasının
ardından bağımsızlığını ilan eden Kazakistan, etnik yapısı itibariyle
sovyet-sonrası Türk cumhuriyetleri içinde özel bir yere sahiptir. Ülkenin etnik
bileşimi büyük bir çeşitlilik göstermektedir. Bağımsızlıktan önce azınlıkta
olan etnik Kazaklar, bugün yaklaşık %55
oranıyla çoğunluğa erişmiştir.
SSCB’yi
oluşturan cumhuriyetlerde titüler ulusun dilini devlet dili hâline getirme
talebi daha perestroika yıllarında
dile getirilmişti. Bağımsızlık sonrası Kazak kimliğinin oluşumunda Kazak
dilinin ve devletçe uygulanan dil politikalarının önemli bir rolü olmuştur.
Sovyet-sonrası ulusal elit kendini tanımlamakta dilsel kimlikten ve dil
politikasından yararlanmıştır. SSCB dönemindeki anayasada resmi dil tanımı
yokken bağımsızlık sonrası anayasada Kazakça’ya devlet dili statüsü verilmiş,
öte yandan Rusça’ya devlet işlerinde eşit olarak kullanılma hakkı verilmiştir.
Bu değişiklik, pratikte eskiden Kazakça düşünüp Rusça yazan Kazak aydınlarının,
artık Rusça düşünüp Kazakça yazmaya başlaması anlamına gelmiştir. Bu bildiride,
1991 sonrasında Kazakistan’da yaşanan kimlik sorunları ve milliyetçi söylemin
dile yaklaşımı ele alınmaktadır.
Bakay, Gönül
BATI EDEBİYATINDAKİ “ÖTEKİ”: MARLOWE'UN PİYESLERİNDEKİ OSMANLI YAHUDİ VE TÜRKLERİ
Christopher
Marlowe, 16. yüzyılda Osmanlı Türk ve Yahudilerini “öteki” olarak işlemesiyle
dikkat çeker. Batılılar Osmanlı Türk ve Yahudilerini, ırkı ve dini tehdit eden
güçler olarak görmüş ve bu açıyla yaklaşmışlardır. Her ikisi de Hıristiyanlığı
tehdit eden güçler olarak görülmekte ama onlara duyulan duygular ve görüşler
açısından farklılıklar göstermektedirler. Yahudiler ırkı bozucu, lekeleyici bir
kuvvet olarak düşünülürken, Osmanlılar ezici, yok edici, inançsız bir güç
olarak görülmektedirler.
Marlowe Jew of Malta (Maltalı Yahudi) adlı
piyeste, Osmanlı bir Yahudi olan Jozef Nasi’yi başkahraman Barabas’a örnek
olarak almıştır. Nasi bir zamanlar Sultan Selim’e çok yakın olmuş, hatta onu
kendisi vali olmak arzusuyla Kıbrıs’ı fethetmeye zorlamış ama sonradan Selim’in
fikir değiştirmesiyle Naksos valisi olarak kalmıştır. Greenbalt’ın vurguladığı
gibi “Shakespeare gibi Marlowe için de Yahudi örneği yararlı bir retorik örneği
olmuş, Hıristiyan izleyici için korkup, nefret ettikleri ve inatla farklı olan
her şeyi simgelemiştir.”
Yapıtta
Marlowe kazanç fikrinin herşeyden üstün olduğunu vurgulamış, bir gemi dolusu
“inançsız Türk” hiç acımadan esir pazarında satılmışlardır. Paraya olan bağı
ile Barabas yapıtın hakim gücü olarak görülür. Marx “Yahudi Sorunu” adlı
makalesinde şöyle der: “Yahudi kendini öne çıkarmıştır, sadece para gücünü ele
geçirerek değil, ama para onun yoluyla ve ondan ötürü bir dünya gücü olmuş,
pratik Yahudi ruhu, Hıristiyan ülkelerinin pratik ruhu olmuştur. Yahudiler,
kendilerini ön plana çıkardıkları nispette Hıristiyanlar Yahudiye
dönüşmüşlerdir.”
Christopher
Marlowe Tamburlaine (Timur) piyesinde ise Osmanlı Türklerini
Batılı’nın görmek istediği biçimde yansıtmaya çalışmıştır. Batılı, Avrupa
içinde ilerleyişlerini kuşkuyla izlediği Türklerin ünlü padişahı Beyazıt’ın
Timur tarafından aşağılanışını büyük bir keyifle izlemiştir: “Aşağılık alçak
Timur’un Kölesi, Benim soylu ağırlığımı taşıyan yeri kucaklayıp, dokunmaya
layık olmayan alçak, eğil, eğil. Seni parçalara ayırabilip, gürleyen Jüpiter’in
sesiyle sedir ağaçları gibi dört bir tarafa dağıtabilecek kişi sana böyle
emrediyor.” (Tamburlaine, I, 152)
Yine de
Marlowe’un piyeslerinde Yahudi imajının aksine Türk imajı korku, hayranlık ve
nefreti birleştirmiştir. Bunun nedenini ekonomik, politik nedenlerden etkilenen
16. yüzyıl İngiliz - Osmanlı ilişkilerinde aramak gerekir. Bu çağda Katolik
İspanya, İngiltere için, İran da Osmanlılar için bir tehdit
oluşturmaktaydı. Kraliçe Elizabeth ve III. Murat arasındaki yakınlaşma bu
nedenlerden ötürüdür. Osmanlıların askeri gücüne büyük bir hayranlık duyan
İngiltere İspanya’ya karşı Osmanlılardan yardım isteyebileceğini düşünüyordu.
13. yüzyılda ülkelerinden kovdukları Yahudilere karşı ise farklı duygular
besliyorlardı. Bu koşullar göz önünde bulundurulduğunda Marlowe’un
piyeslerindeki farklı Yahudi ve Türk simgeleri daha iyi anlaşılabilir. İlginç
olan, Batılı'nın “öteki” olarak gördüğü Osmanlı ve Yahudilerin tarih boyunca,
farklı politik ve toplumsal edenlerden ötürü, birbirini anlayan ve kaynaşan
gruplar oluşturmalarıdır.
Balcı, Ahmet Hilmi
19. YÜZYIL OSMANLI RESMİNİN KÖKENİNDE
KİMLİKLERİ OKUMA SAYESİNDE BİR SANAT SOSYOLOJİSİNE DOĞRU
19.
yüzyıl Osmanlı resminin ortaya çıkışı, sanat tarihçisi Mustafa Cezar’a göre
“pek fazla anlaşılmış bir şey, fazla tartışılmamış, dikkat çekmemiş, belki de
buna ihtiyaç duyulmamış boşluğun olduğu bir” akademik bir alandır. Sanat
tarihçileri ve Adnan Çoker gibi ressamların dışında, şimdiye kadar konuya sanat
toplumbiliminden dokunan ol(a)mamıştı. Bu çalışma, Batı resminin Osmanlı’ya
girişini kimlikler ve aidiyetler üzerinden tartışmak niyetiyle yola çıkmıştır.
1769’da Osmanlı’ya gelen Baron de Tott’un Çanakkale istihkamlarının onarımında
gösterdiği başarıyla, askerî mühendishaneler olan Mühendishane-i Berri-i Hümayün’ü 1795’te
kuruluşu arasındaki sebep-sonuç ilişkisi hakkında şimdiye kadar yapılmış olan
akademik tartışmalar, kimlik açısından ele alınması durumunda yeni açılımlara
kavuşabilecektir. Bu yeni açılımların, sanat tarihinin kimlikler vasıtasıyla
yapılmasını sağlayabileceği gibi, konunun boşluğuna dair akademik
oldu-bittilere de dikkat çekme anlamına geleceği açıktır.
Osmanlı
resmi alanının kimlikler bağlamında ele alınması, dolaylı da olsa bir medeniyet
dönüşümünün ilk kökeni üzerinde üstyapısal bir gelenekten kopuş olup
olmadığının tartışılması, Türkiye siyasi kimliklerinin zımni olarak fark
ettikleri bir alan olduğu için “sayaçlarımızı sıfırlamak” anlamına gelecektir.
İdris Küçükömer’e göre evrensellik zaman ve uzay içinde ancak özgül olanda
belirir. Bildiri, Osmanlı resminin ortaya çıkışının Türk resminin özgül alanı
olduğunu öne sürmekte ve köksüzlüğüne dair önyargıları aşmayı
hedeflemektedir.
Baş, Selma
LEYLÂ ERBİL’İN ÖYKÜLERİNDE KADIN KİMLİĞİ VE
BAŞKALDIRI
Leylâ
Erbil, 1950 kuşağı içerisinde yer alan özgün yazarlardan biridir. İnsanımızın
“yaralı ve sakatlanmış” olduğuna inanan yazar, edebiyatımıza eleştirel ve
ironik bir kadın bakış açısını getirmiştir. Öykülerinde özellikle içinde
bulunduğu toplumun değer yargılarına başkaldıran kadın kişileri ele alır.
Kadınların çoğu, sevgisiz, yalnız, mutsuz, yabancılaşmış, hiçlik ve anlamsızlık
noktasına varmış, bazen aykırı eylemlerde bulunan kişilerdir. Erbil, aşk,
sevgi, evlilik, cinsellik, aile, toplumsal düzen, töre, değer yargıları gibi
kavramları sorgular. Bir yandan yerleşik değerlere başkaldıran, herşeyi olduğu
gibi kabullenmeyen kadınları bir yandan da geleneklerle uyumlu kadınları işler.
Öykülerinde kadın deyince, “başkaldırı” öğesi, yeni bir kimlik oluşturma
mücadelesi olarak ön plana çıkar. Erbil’in öyküleri, kadın kimliğinin
sorgulandığı ve önem kazandığı günümüzde ayrı bir anlam elde etmektedir. Bu
bildiride, Leylâ Erbil’in Hallaç (1959),
Gecede (1969) ve Eski Sevgili (1977) adlı öykü kitaplarında kadın kimliği ve
başkaldırı ele alınacaktır.
Başaran, Gökçen
KİMLİK OLUŞMASINDA ETKEN OLARAK EDEBİ METİN
Ulus-devletin
“tarihsizlik”le malul doğasını bertaraf etmeye yönelik bilinen en etkili çözüm,
tarihin topyekün bir manipülasyonu ve yeniden yazımıdır. Bu yöntem sıklıkla
devlet eliyle yürütülen bir proje ve
ideolojik seferberlik olarak kurgulanır. Türk ulusal kimliğinin inşa
serüveninin de—özellikle İmparatorluk mirasının sosyal, kültürel ve tarihi
mirasının ağırlığı göz önüne alındığında—bu nevi bir seferberliğin önemli
örneklerinden olduğu ileri sürülebilir.
Resmi
tarih söyleminin “didaktik bilgi”sini, popüler ve fantastik anlatımlarıyla
gündelik hayata taşıyan tarihi romanlar, geçmişten devşirdikleri “kahramanlar”
ve epik olaylar aracılığıyla, ulusa, özdeşleşebileceği kadim bir geçmiş sunma
becerisine sahiptir. Bu romanların gerçeklik etkilerini dipnot ve
referanslarla, hatta zaman zaman illüstrasyon ve fotoğraflarla pekiştirmesi,
hem “doğru bilgi”ye yönelik iddialarını güçlendirir, hem de kısmi tarih
bilgisini bu kitaplardan sağlayan “sokaktaki insan” için etkili bir
manipülasyon aracına dönüşmelerini kolaylaştırır. Bu bildiriyle amaçlanan, Türk ulusal kimliğinin
inşa döneminde
neredeyse tek kitle iletişim aracı olan gazetelerde yayımlanmış tarihi
romanların yayımlanma verilerini sunmak ve seçilmiş üç “tarihi” ve “tarihsel
roman” üzerinden resmi tarih söyleminin ve tezlerinin popüler tarih
romanlarındaki yeniden üretimini ve bu tezleri kitleselleştirmedeki etkisini
göstermektir. Bu noktada ayrıca, gazetelerin “manşet-haber-tarihi roman” üçlüsü
ile Türk Tarih Tezi’nin verilerini yeniden üretme ve aktarma çabası örnekler
üzerinden incelenecektir.
Çalışma
için belirlenen tarihi/tarihsel romanlar, 1932 yılında Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmış olan Yusuf Osman Bey’in Mete adlı eseri; 1935 yılında Haber gazetesinde yayımlanmış olan
Kadircan Kaflı’nın Ulus Kızı adlı
eseri; ve yine Cumhuriyet gazetesinde
1937 yılında yayınlanmış olan, Turhan Tan’ın Osmanlı Rasputini Cinci Hoca adlı eserlerdir.
Resmi ve
popüler tarih söyleminin iç içe geçmişliği yanında, Türk ulusal kimliğinin
“organik ve etnisist” eğilimlerini gösterme açısından da, bu romanların
içerdiği malzeme zenginliği bildiride ele alınacaktır. Diğer bir deyişle, Türk
ulusal kimliğinin inşa sürecini besleyen özcü, etnisist ve partikülarist damar
bu romanlar aracılığıyla gösterilmeye çalışılacaktır.
Bayındır, Turgay
LOLA VE BİLİDİKİD:
ALMANYA VE TÜRKİYE ARASINDA TOPLUMSAL CİNSİYET KAVRAMI
Kutluğ
Ataman’ın 1999 yapımı filmi Lola ve
Bilidikid Almanya’nın yoğun Türk nüfuslu bir şehrinde geçer. Filmin en
önemli karakterleri Lola, Bilidikid ve Murat’tır. Lola hayatını Almanya
barlarında drag-show yaparak kazanan
bir travestidir. Lola’nın sevgilisi Bilidikid işsiz olup geçimini altgeçitlerdeki
tuvaletlerde Alman eşcinsel erkeklerin isteklerini yerine getirerek kazanan
maço bir Türk gencidir. Murat ise Türk ailesiyle birlikte yaşamakta olup
eşcinselliğini yeni yeni keşfeden bir lise öğrencisidir. Bu üç karakter
Almanya’daki Türkler arasında ve genel olarak Türk kültüründe toplumsal
cinsiyet ve eşcinselliğe ilişkin varolan değişik bakış açılarını yansıtırlar.
Örneğin, Lola bir travesti olmasına rağmen, travestilerle ilgili toplumda
varolan önyargıların aksine, erkek bedeninde olmaktan memnun gözükmektedir ve
sevgilisi Bilidikid’in ısrarlarına rağmen cinsiyet değiştirip kadın olmayı
istememektedir. Bilidikid ise seyirciye hem homofobik, hem de yabancı düşmanı
bir Türk genci olarak sunulur. Lola dahil olmak üzere cinsel ilişkiye girdiği kişiler
çoğunlukla erkek bedenli olmasına rağmen kendi eşcinselliğini kabul etmeyen
Bilidikid, Lola’ya ameliyatla cinsiyet değiştirmesi hâlinde “normal” bir çift
olarak Türkiye’ye gidip orada evlenmek için psikolojik baskı yapmaktadır.
Bilidikid
geleneksel Türk kültürünün, kadın-erkek ayrımı, toplumsal cinsiyet ve
eşcinsellik konularındaki bakış açısını benimsemiş olup, Almanya’da
başaramadığı için, bunu Türkiye’de tekrar hayata geçirmek istemektedir.
Lola’nın cinsiyet değiştirme ameliyatıyla kadın olmaya karşı çıkması ise bu
bakış açısına karşı bir direnişi göstermektedir. Bilidikid’in ısrarlarına
rağmen Lola’nın Türkiye’ye gitmek istemeyişi de bunun bir göstergesidir.
Türkiye, Lola için aynı zamanda yıllar önce kadınsılığından dolayı ağabeyinin
tecavüzüne uğradıktan sonra ayrılmak zorunda kaldığı ailesini temsil eder.
Filmin ilerleyen dakikalarında öğreniriz ki, aynı aile Murat’ın da ailesidir,
ve aynı ağabey Murat’ı da benzer bir kadere sürüklemektedir. Lola’nın, yıllar
önce evden kovulan erkek kardeşi olduğunu öğrenen Murat evden ayrılır, ve
eşcinsel dünyaya adım atar. Türk toplumunun cinsellik konusundaki baskıcılığını
geride bırakmış olmalarına rağmen hem Lola hem de Murat, yabancı düşmanı ve
homofobik Alman gençlerinin saldırısına uğrar ve bu saldırılardan biri Lola’nın
trajik bir şekilde ölümüyle sonuçlanır. Sonuç olarak, Ataman bu filmde, hem
Türk hem de Alman tarafından gelen baskının, toplumsal cinsiyet açısından
“normal” olarak algılanmayan kişilere özgürce yaşama hakkı tanımadığını
göstermektedir.
Bayraktar, Fatma Sibel
IRAK TÜRKMEN TÜRKLERİNİN KİMLİK MESELESİ
Irak
devleti topraklarında, çoğunlukla 36. paralelin dışındaki Kerkük kentinde
yaşamakta olan Türkmenler, Türk ve Osmanlı kimliklerini bugüne kadar muhafaza
etmekte kararlı görünmektedirler. Bu konuda karşılaştıkları zorluklar ise her
dönemde değişmekte ama hafiflemeden, gitgide ağırlaşarak devam etmektedir. Arap
asimilasyonu ile Saddam dönemini tamamlayan Türkmenleri şu anda Kerkük kentini
Kürtlerin Kudüsü ilan eden bir zihniyetle mücadele beklemektedir. Bu durumda
kimliklerini muhafaza ederek yaşamak konusunda kararlı ve sıkıntılıdırlar.
Baysan, Vehbi
TANZİMAT DÖNEMİNDE EĞİTİM REFORMLARI
SÜRECİNDE BÜROKRATİK
KİMLİK OLUŞUMU
19.
yüzyıl Osmanlı tarihinde önemli bir rol oynayan Tanzimat dönemi, Kasım 1839’da
ilan edilen Gülhane Hattı Şerifi ile başladı. Reformlar, 1839-1861 yılları
arasında hüküm süren Sultan Abdülmecid ile 1861-1876 yılları arasında hüküm
süren Sultan Abdülaziz’in saltanat yıllarında yapılmıştır. Reformların başarısında
her iki sultanın da şahsi desteğini özellikle vurgulamak yerinde olur.
Sultan
Abdülmecid, Ocak 1845’te Bab-ı Âli’ye mutad ziyaretlerinden birinde, eğitim
alanında askeri eğitim haricinde hiç birşey yapılmadığından şikayet ederek, bir
irade ile, derhal bu alana da el atılmasını emretti. Hemen oluşturulan Meclis-i
Maarif-i Muvakkat çalışmalarına başladı, ve meclis üyeleri görüşlerini bir
rapor hâlinde Meclis-i Vala’ya sundu. Daimi bir meclisin kurularak eğitim
işlerinin bir plana bağlı olarak düzenlenmesi, raporun öncelikli önerilerinden
biriydi. Böylece, önceleri ulema sınıfının elinde olan eğitim, resmi olarak
devletin kontrolüne geçmiş oldu.
Bundan
sonraki süreçte ilan edilen iradelerle, öğretmenlerin Darülmuallimin’den mezun
olmaları şartı getirildi, ve imparatorluğun her tarafındaki okullara, devlet
tarafından atanacakları bildirildi. Bu okullarda dışarıdan istihdam edilecek
uzman kişilerde ise Osmanlı vatandaşı olma şartı aranıyordu. Bunun yanı sıra,
devlet dairelerinde istihdam edilmeleri sözkonusu olabilecek adayların,
Türkçeyi çok iyi konuşmakla birlikte okuma yazma bilmeleri şart koşuldu. Tüm
bunlar olurken, Islahat Fermanı’nın ilanıyla geniş haklara kavuşan ve
çocuklarını kendi dillerinde eğitebilmek için kendi okullarını açan
gayri-Müslimler de ilginç bir tablo oluşturuyordu.
Bıçakcı, Salih
VATANSIZ KİMLİK:
TÜRKİYE'YE GÖÇ EDEN ÖZBEKLER
1865 yılında Rusya İmparatorluğu’nun Orta Asya’ya yayılması ve zayıflayan
ticaret yolları ile yavaş yavaş içine kapanan Buhara Emirliği’nde, Kırımlı
İsmail Gaspıralı tarafından formüle edilen usul-i cedid (yeni eğitim metodu)
okullarında yetişmiş bu grup Buharalı, ülkelerini güçlendirmek, halkını eğitmek
ve bağımsızlıklarını elde etmek amacıyla, “Genç Buharalılar” adında bir grup kurmuşlardır. O dönemde Osmanlı
devletinde sıkça adı duyulan Genç Türkler’den ilham alarak ve biraz da yaşlı
zihniyete nazire yapmak amacıyla bu adı alan grup, Rusya’daki gelişmeler ve
dünya politikasındaki oluşumlar sonucunda Sovyetler’den yardım alarak 1920
yılında Buhara Emirliği’ni yıkmış, 1921 yılında Buhara Halk Şuralar
Cumhuriyeti’ni kurarak hükümeti organize etmiş, ancak 1922 yılında nihai
hedefleri olan tam bağımsızlığı sağlamak için Sovyet ordularına
saldırdıklarında, başarılı olamamışlardır. Bir kısım “Genç Buharalı” bu hareketin
bedeli olarak ülkelerini terk etmek zorunda kalmışlardır.
Bu Buharalılar önce Afganistan’a gittiler; sonra da, kimisi Hindistan
yoluyla kimisi İran üzerinden, Türkiye’ye geldiler. Yeni kurulmuş Türkiye
Cumhuriyeti’ni kendilerine vatan edindiler. Türkiye’ye göç eden bu Özbek
gruplar esasında Türkiye insanıyla bir ortaklığı paylaşıyorlardı; her iki ülke
eski sistemini yıkmış ve silahlı mücadeleden sonra yeni bir iktidar kurmayı
başarmıştı. Her iki ülke değişen dünya dengesinde halkını güçlendirmeye çalışıyordu.
Yüzyıllar içinde Anadolu birçok Türk gruba ev sahipliği yapmıştır. 20.
yüzyılda bile Orta Asya’dan değişik Türki gruplar Anadolu’ya gelmiştir.
Özellikle Orta Asya bağlamında değerlendirildiğinde, Özbekler, diğerlerinden
şehir kimliği, dini kimlik ve bölgesel kimlik özellikleri açısından
ayrışmaktadır. Öncelikle, yerleştirildikleri şehir ve bölgelere rahatça uyum
sağlamışlardır, ve Türkiye kimliğine hızlıca sahip oldukları anlaşılmaktadır.
Bu bildiride, Özbeklerin Türkiye’ye geldikleri andan itibaren, sahip
oldukları kimlikleri, bundaki değişimleri ve geliştirdikleri yan kimlikleri
irdeleyeceğim. Ayrıca Türk toplumu içindeki duruşlarını ve yaşama
alışkanlıklarının bu kimlik oluşum sürecine nasıl etki ettiğini anlamaya
çalışarak, 1991 sonrasında öz vatanları Özbekistan’a karşı tavırlarını ve Özbek
kimliği ile bağlantılarını sorgulayacağım.
Bilsel, Hande
“TÜRK KİMLİĞİ,” GLOKALİZASYON VE REKLAM
KÜLTÜRÜ
Reklam, modern toplumlarda en etkili sosyalleşme kurumlarından biri hâline gelmiştir. Kitle iletişiminin içeriği üzerinde belirleyici olabilen, cinsel ve ulusal kimliğin oluşumunda önemli bir rol oynayan, nesnelerin kullanım değerlerinin dışına taşarak farklı gereksinim alanları yaratan, siyasi kampanyalardaki stratejileri yönlendiren reklam, aynı zamanda spor ve müzik gibi belli başlı kültürel kurumlar üzerinde de etkili bir kontrol mekanizması oluşturarak yaşamlarımızın hem gündelik akışında belirleyici bir söylem yaratmış hem de en korunaklı, kuytu köşelerine kadar sızmayı başarmıştır. Tüketim ideolojisine göre ulusal kimlikler ya da yerellikler günümüzde tüketim ekseninde oluşturulan, kullanılan ve pekiştirilen birer kurgu hâlini almıştır. Özellikle televizyon mecrasında ana ve baskın formatına kavuşan reklamlar, televizyon anlatısının “çelişkileri giderici,” “stereotipleri kurgulayıcı ve yineleyici” karakterinden güç alarak kendilerine kitlelerin bilinçaltında korunaklı ve kalıcı mitik “niş”ler oluşturmuşlardır. Böylelikle, tıpkı televizyonun semboller dizgemizin ana eksenini oluşturarak baskın değer ve kurumları ayinsel bir atmosfer içinde kutlaması ve kutsaması gibi, reklam da, baskın kültüre bağlı belirli davranış ve düşünce kalıplarını ve “iyi yaşam” felsefesini muştulayan bir “kapitalist kıssa” olarak okunabilir. Reklamın imgesel dünyası 90’lı yıllarla birlikte iyice kök salan yeni küresel tüketim ideolojisinin ikonografisini oluşturmaktadır. İçinde yol aldığı kitlenin kültürel dinamiklerinden ve değerlerinden doğrudan ya da dolaylı olarak etkil