BİLDİRİ ÖZETLERİ

 

 

Abanazır, Can

 

TÜRK ÇİZGİ ROMAN KAHRAMANLARINDA KİMLİK SORUNU

 

Her genç Türk erkeği çocukluğunda ve erken gençlik yıllarında mutlaka Türkiye’de üretilmiş, eski Türk kahramanlarının başından geçen maceraları anlatan çizgi romanlardan bir veya birkaçını okumuştur. Bu eserler Batı’daki örneklerinin benzerleri olmakla birlikte yerel, kültürel ve tarihsel farklılıklar göstermektedir. Bu farklılıkların en dikkat çekeni çizerlerin tarihi yorumlamaları ve kendi çıkarlarına göre değiştirmeleridir.

 

Bu kahramanlar klişeleşmiş Türk erkeği kavramını daha da ileriye götürerek, yenilmez, kadınların dayanamadığı, ağır, kendinden emin, çok konuşmayan, hiç gülmeyen karakterler yaratmışlardır. Bu kahramanların günümüzde televizyon kanallarında gördüğümüz mafya tiplemelerinden temelde bir farkı yoktur ve okuyucu kitlesi de bu dizileri takip eden kitleyle benzerlik göstermektedir.

 

Bu kahramanların karşısında yer alan düşman unsurlar—ki bunlar çoğunlukla Çinliler, barbarlar ve Bizanslılardır—korkak, dayanıksız, bir vuruşta devrilen, genelde kişilik ve benlikten yoksun, askeri olarak ise bir hiç olan halklar olarak resmedilmektedir. Ancak resmi tarihin dışındaki gerçekler çok farklıdır. Örneğin, Bizans orduları Bizans yıkıldığında bile çok güçlüydü; Alparslan Anadolu’nun kapılarını açıp hemen yerleşmedi, Orta Asya’ya gidip 1076'da geri döndü.

 

Bu tarihi çarpıtma yöntemleri popüler kültürün araçları olan sinema (Cüneyt Arkın’ın tarihi filmleri), çizgi roman ve tarihi romanlarda görülmekte ve kendine özgü bir kahraman türü yaratmaktadır. Bu çalışma, bu Türkiye’ye özgü gibi görülen yöntemi yukarıda bahsedilen açılardan inceleyecektir.

 

 

 

 

Abdulhadi, Rabab

 

GENDER, RACE, AND DIASPORA: 9/11 AND THE POLITICS OF SURVIVAL AND RESISTANCE 

 

This paper examines the ways in which gendered and sexualized Arab and Muslim diasporas are constructed and experienced in the U.S. by focusing on the pre- and post 9/11 experiences of recent and undocumented immigrants from Middle Eastern, North African, and Central Asian communities. Historically-grounding processes of inclusion and exclusion, I locate the roots of diasporic identifications in the multi-layered social and political spaces that lie at and intersect with the ambiguities of what constitutes “home” and “homeland.” Engaging key debates in postcolonial and critical cultural studies, this paper argues that survival repertoires, such as passing, and collective strategies, such as forging alliances between diasporic Arab and Muslim women, on one hand, and other feminist and queer activists of color, on the other, inform a distinct politics of resistance to the status quo that is particularly mediated by multiple structures of inequality, such as race, ethnicity, nationality, citizenship, class, gender, and sexuality.

 

TOPLUMSAL CİNSİYET, IRK VE DİYASPORA: 9/11 VE HAYATTA KALMA VE DİRENME POLİTİKASI

 

Bu bildiri, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya topluluklarından göçmenlerin, son zamanlarda yaşadıklarıyla “9/11” öncesi ve sonrasındaki belgelenmemiş deneyimlerine odaklanarak, Amerika Birleşik Devletleri’nde toplumsal cinsiyetleri ve cinsiyet rolleri belirlenmiş Arap ve Müslüman diyasporaların yapılandırılması ve deneyimlenmesi incelenmektedir. Bildiri, dışlama ve dahil etme süreçlerini tarihsel süreçlerin üzerine kurarak, diyasporada kimlik oluşturmaların kökeni olarak “ev”i ve “ana vatan”ı oluşturan belirsizliklerde yatan ve kesişen çok-katmanlı toplumsal ve siyasal mekânları saptamaktadır. Sömürgecilik-sonrası araştırmalar ile eleştirel kültür araştırmalarının ana tartışmalarından yola çıkan bildiri, bu göçmenlerin ırk, etnisite, ulusal kimlik, vatandaşlık, sınıf, toplumsal cinsiyet ve cinsellik gibi alanlardaki eşitsizlikleri üreten statükoya karşı belirgin bir direnme politikası geliştirildiklerini savunmaktadır. Bu direnme, toplumdaki (Hıristiyan beyazlardan) biriymiş gibi davranma benzeri hayatta kalma repertuarları şeklinde kendini gösterebileceği gibi, bir taraftan diyasporadaki Arap ve Müslüman kadınlarla, diğer taraftan başka feminist ve renkli eşcinsel eylemcilerle ittifak oluşturmak gibi kolektif stratejiler şeklinde de hayata geçebilmektedir.

 

 

Acehan, Işıl

 

AMERİKA'YA GÖÇ EDEN İLK TÜRKLERİN KİMLİK VE KÜLTÜR SORUNU

 

Bir ülkeden bir diğerine göç eden kimsenin kimliği ve kültürü bu durumdan etkilenir mi? Göçmenin kendine ait olduğuna inandığı bir kimlik ile çevresinin ve bulunduğu ülkedeki “ötekiler”in ona atfettiği bir kimliğin yarattığı ikili kimlik, göçmenin yaşadığı sorunların temelini oluşturur. Hele de o göçmen 20. yüzyılın başlarında Osmanlı’dan, tamamen bambaşka bir dünya olan Amerika Birleşik Devletleri’ne göç eden bir Türk ise, onu oldukça büyük bir kimlik ve kültür karmaşası beklemektedir.

 

Cumhuriyetin kuruluşundan önce Amerika’ya doğru yola çıkan bir Türk gemiye adım attığında acaba kim olduğunu düşünüyordu? Ellis Adası’na vardığında bir Türk müydü yoksa bir Müslüman mı? Buraya gelmeden önce kendini bir Türk olarak mı tanımlıyordu, yoksa padişahın Müslüman tebaasından biri olarak mı? Amerika’da nüfus sayım memurlarının kayıtlara yanlış geçirdiği veya ülkeye girişini kolaylaştırmak için kendi değiştirdiği ismi, kimliğini ne ölçüde değiştiriyordu? Bir soyadına sahip olamaması, kimliğinin belirlenmesinde ne derece rol oynuyordu? O, ötekilerin inandığının aksine bir Türkiyeli değil de, kendi inandığı gibi bir Harputlu veya bir İstanbullu muydu? Dinsel temellere dayalı bir dünyadan ayrılıp, dünyevi bir ülkeye geldiğinde kimliği ve kültürü nasıl bir değişime uğramıştı? Cumhuriyetin ilanından sonra memlekete döndüğünde kimdi ve hangi kültüre aitti? Bildirinin amacı, Amerika Birleşik Devletleri'ne göç eden ilk Türklerin önemli bir bölümünün yaşadığı, Massachusetts eyaletindeki Peabody kasabasında Türk göçmenlerin kimlik ve kültür değişimlerini esas alarak bu soruları yanıtlamak ve 20. yüzyıl başlarında göç eden bu Türklerin kimlik ve kültür sorununa ışık tutmaktır.

 

Adanır, Oğuz

 

KÜLTÜR İLE ZİHNİYET

 

Kültür, görünüşe göre evrensel bir tanıma sahip olmayan bir terimken—belirgin bir belirsizliğe sahip, net olmayan bir “kavram” da denebilir!—zihniyet üzerinde az çok uzlaşma sağlanmışa benziyor. Anlaşıldığı kadarıyla 200’e yakın kültür tanımı ya da açıklaması mevcut. Sosyolojik, antropolojik, psikolojik, tarihsel vb. kültür tanım ve açıklamaları yapılmış. Bildiri, kültür ve zihniyetin birbirinden ayrılmaz bağlarla birbirlerine kenetlenmiş olduklarını, birinden söz etmenin zorunlu olarak diğerinden söz etmek anlamına geldiğini ve birini anlamadan diğerini anlayabilmenin mümkün olmadığını; kimi durumlarda birinin, başka durumlardaysa diğerinin öne çıkabileceğini göstermeyi amaçlamaktadır.

 

 

Akbulut, Neslihan

Kaplan, Hilal

 

Mağdur ama Suçlu / Muhalif ama Yetersiz: "İslamcı" Kadının Sınırlandırılması Üzerine

 

Türkiye tarihinde belirgin yeri olan ve İslamcı Hareket(ler) diye nitelenen oluşum(lar) Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar gelen dönemde, sosyal, politik ve ekonomik etkenlerin de katkısıyla, zaman zaman kırılmalar ve değişimlere uğramıştır. Hiçbir sosyal oluşumun sabit ve değişmez olmadığı gerçeğini göz önünde bulundurarak, İslamcı Hareket(ler)in geçirmiş olduğu değişim yakın tarihle karşılaştırarak görülebilmektedir. Sunumumuzun temel çıkış noktası yaşanan bu değişim odaklı süreçtir.

 

İslamcı kimlik” terimi başlı başına bir sorunsalken, buna ilaveten kullanılan “İslamcı kadın” ya da “İslamcı Kadın Hareketi” kavramları mevcut çelişkiler ve karışıklıklar içinde tartışma konusu olan temel meselelerden biridir. Çalışmamızda da özellikle 1980-1990-2000 yıllarını temel alıp, on yıllık dönemlerde İslamcı Hareket”i ve bu hareket içinde (ya da bir yerlerinde) duran “İslamcı Kadın Hareketi”ni farklı yönleriyle anlamaya çalışacağız. Amacımız, “İslamcı Hareket”i ve özelde “İslamcı Kadın Hareketi”ni sosyolojik olarak anlamlandırmak için parçalara bölüp operasyonel olarak tanımlamak değil, geçtiğimiz yirmi yıl ve sonrası içinde “İslamcı Hareket”le kendilerini ilişkilendiren insanların öznel deneyimlerinden yola çıkarak kimlik oluşum süreçlerinde bu İslamcı etiketinin nasıl yansıdığını anlamaktır. Çalışma yöntemi olarak, 1980’li ve 1990’lı yıllarda kendi alanlarındaki çalışmalarıyla ses getirmiş, “İslamcı” diye nitelenen kitleyi bir şekilde etkilemiş düşünce insanlarıyla sözlü tarih çalışması yapılacaktır. Geçmiş kuşakların kimlik oluşum süreçlerini çözümlemeye çabalarken kendi kimliğini İslam ile ilişkilendiren genç kesimin de “İslamcı Hareket” içinde kendilerini nasıl konumlandırdıklarını ve kendi kimliklerinin oluşumuna bunun nasıl yansıdığını anlamlandırma çabalarını dikkate alacağız. Bu amaçla da bir odak grup çalışması yapılacaktır.

 

 

Akçalı, Emel

 

KIBRIS TÜRK KİMLİĞİ

 

Kıbrıs’ın yakın tarihi, adanın Türk ve Rum halkları arasında gelişen üzücü olaylarla doludur. Özellikle son elli yıllık süreçte, Türk ve Rum sağının tutumları, adadaki halklar arasındaki kültürel ayrılıkları abartarak ayrılık arayışı hâline gelmiş, iki toplum arasında kan dökülmesine kadar uzanan olayların cereyan etmesine yol açmıştır. Kıbrıs halklarının, adanın kazandırdığı özgün bir kültürle kendilerini geliştirerek “Kıbrıslı” kimliği yarattığı görüşü ise Türk ve Rum soluna aittir. Bu çalışma, adada bir Kıbrıs Türk kimliği ve bir Kıbrıs Rum kimliği olduğu ve iki toplumun benzerliklerinin de farklılıkları kadar abartılmaması gerektiği savlarından yola çıkarak, Kıbrıs Türk kimliğini tarihsel süreçte incelemeyi hedef almakta ve bu şekilde adada yıllardır süregelen sağ ve sol söylemlerin tekelinden kurtulmayı amaçlamaktadır. Türk ve Kıbrıslı yanlarına vurgu yapılacak Kıbrıs Türk kimliğinin incelenmesiyle de, Kıbrıs Türkü’nün bugünkü talepleri ve son dönemlerdeki Türkiye Cumhuriyeti politikalarına karşı tepkileri anlaşılmaya çalışılacaktır.

 

 

 

 

 

 

Alayoğlu, Sevilen Toprak

 

RAĞBET GÖREN KİMLİKLER

 

Medya sunumunda süregiden “öncesiz,” “biricik” ve “sahici” kimlik arayışı, toplumsal kriz anlarında ne denli farklılıklar gösteriyor? Bugün melez bir “karizma”dan bahsedilebilir mi? Yaradılıştan gelen özellikler olarak varsayılan karizma kimliğinin vaatkâr söylemi “misyoner faaliyet” olmaktan öte değerlendirilebilir mi?

 

Bu sorulardan hareketle, bildiride, dünden bugüne karizmatik kimliklerin etkileşim ve değişim gösterdikleri, ve de sözkonusu etkileşim ve değişim sırasında özellikle politik ve ideolojik sürecin başatlığı vurgulanacaktır. Bildiride, genel olarak merkezi ve marjinal iktidar alan sahiplerinin (örneğin, sanatçıların, gangsterlerin, teröristlerin, siyasi liderlerin) medyada yer alış hâlleri, kendi söylemleri ile medyanın onlar hakkındaki söylemi ve bunların sonucunda oluşan şaibeli bir konsensüsten söz edilecektir. Medyatik figürlerin cazibesinin, rağbet gören kimliklere dönüşmesi süreci göz önüne alınarak farklı zeminlerdeki çeşitli ilişki biçimleri incelenecektir. (Çalışmada sıkça, Weber, Adorno, Laclau, Habermas, Mouffe, de Koninck, Bayart, Tomlinson, Shohat ve Stam, Morley ve Robins ve Zizek’in incelemelerine başvurulacaktır.)

 

 

Algan, Ece

 

ŞANLIURFA'DA YEREL RADYONUN ÖZEL VE KAMUSAL ALANI DÖNÜŞTÜRMESİ: GENÇLİK VE KİMLİK

 

Bu çalışma, Şanlıurfa’daki yerel radyo kanallarının, gençlerin, hem gençlik hem de cinsel kimliklerini ifade etmede oynadıkları rolü araştırmaktadır. Özel ve ticari özelliklerine rağmen Şanlıurfa’daki yerel radyo kanalları, dinleyici katılımına açık olan programlarla gençlerin çeşitli kültürel üretimlerine yer vermekte, ayrıca birbirlerine mesajlar göndermelerine izin vermektedir. Böylece yerel radyo kanalları, töre, din ve aşiret baskısı altında kendini ifade etmek ve kız-erkek arkadaşlığı yaşamak isteğinde olan bu gençlere alternatif bir alan sunmaktadır. Medya aracılığıyla kamusal alanda gerçekleştirilen bu kişilerarası iletişim, özel alan-kamusal alan ayrımını dönüştürmekte ve kamusal alanın, gençlerin karşı cinsle şarkı ve mesajlarla iletişim kurması itibariyle özel alan hâlinde işlev görmesine yol açmaktadır. Bu bildiri, yerel radyo kanalları aracılığıyla kurulan bu alanın gençlerin cinsel ve gençlik kimliklerini yaşaması için nasıl bir alternatif oluşturduğunu araştırmaktadır. Bu çalışma için etnografik alan araştırması gerçekleştirilmiştir. Bu bildiride o araştırmanın ve özel alanın kamusal alana dönüştürülmesinin sonuçları, Nancy Fraser’in subaltern counterpublic space olarak adlandırdığı “karşı ya da alternatif kamusal alan” kavramı bağlamında incelenmektedir.

 

 

Alver, Füsun

 

TÜRK BASININDA TÜRK KİMLİĞİNİN TASARLANMASI

 

Ötekinin konumundan anlatılan kimlik, bir süreç, bir anlatı, bir söylem olarak, sürekli bir oluşum halindedir. İletişim süreçlerinin bir sonucu olarak sosyal kurumlar ve sosyal gruplar arasındaki sınırlar, kimlikleri oluşturmaktadır. Kimlik, bir yandan tüm yeni kuramsal söylem dizisinin kesiştiği, öte yandan tüm yeni kültürel pratikler dizisinin ortaya çıktığı bir nokta olarak görülebilir. Ulusal kimliğin sosyal tasarımı, sembolik sınır çekmeyi, kültür ve doğa, ait olmak ve olmamak arasındaki ilişkiyi (farkı) ve bir grubun sürekliliğini ve tanınmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Ulusal kimlik tasarımı, içerme ve dışlama dinamiğini içermekte, evrensel olma iddiası, sistematik sınırlandırma ile meşruiyet kazanmaktadır. Bu çalışma, farklı yayın kimliklerine ve yayın politikalarına sahip olan Cumhuriyet, Hürriyet, Sabah ve Zaman gazetelerinde, 1 Ocak 2004 ila 31 Ocak 2004 tarihleri arasında on iki aylık bir dönemde yer alan köşe yazılarında Türk kimliğinin nasıl tasarlandığını belirlemeyi amaçlamaktadır. Gazete yazı türlerinden yalnızca köşe yazılarının analiz edileceği çalışmada, bir metnin açık içeriksel karakteristiklerinden yararlanarak, açık olmayan karakteristiklerinin ve bağlamının araştırılıp, sosyal gerçekliğin ortaya çıkarılmasını amaçlayan içerik analizi yöntemi kullanılacaktır.

 

 

 

 

 

Andrews, Peter-Alford

 

GÖRÜNEN KÖY KILAVUZ İSTEMEZ: TÜRKİYE’DE ETNİSİTE VE ÇÖZÜMLEMESİ

 

Etnik grupların sayısı ya da doğası konusunda son zamanlarda ortaya çıkan tartışma, “etnik grup”un ne olduğu konusunda eskimiş, miadını doldurmuş fikirlere itibar edilmesinden; ve, etnik grubun bir milletin içinde var olması hasebiyle, temelde milliyetten farklı olduğunun farkına varılmamasından doğdu. Köln Üniversitesi’nde Tübinger Atlas des Vorderen Orients (Tübingen Yakın Doğu Atlası) için yapılan çalışmada, tanımlar başından, en son etnolojik söyleme uygun olarak özenle yapıldı, ve bu tanımlar etnik grupların  yayımlanan kitapta ele alınışını yönlendirdi. Türkiye konusunda, ortaya çıkan bir sorun, azınlık’ın 1923 Lozan Anlaşmasına göre yapılan yasal tanımı oldu. Gerçekte sözkonusu azınlık, Osmanlı millet sisteminden kaynaklanan özel bir milli konudur; azınlıkların kabul gören milletlerarası tanımıyla da karıştırılmamalıdır. Türkiye’de durumu daha da karıştıran, ülke adının (Atatürk’ün ikazına rağmen) bir etnik grubun ismiyle anılması oldu—bunun yarattığı sorunlar ta 1924-1925’te öngörülmeye başlanmıştı.

 

Hükümetin kendisi önyargısız ve gözünü yummaksızın Türkiye’de etnik grupların varlığı üzerine tarama yapmadığı sürece, bu varlığın nasıl bir temele oturduğu, tartışma konusu olarak kalacaktır. Köy Envanter Etüdleri 1963 yılında bir denemeye girişti, doğu vilayetlerindeki köylerin dil ve din açısından sayımını yaptı. Ancak, ilk iki sayı çıktıktan sonra veriler yayımlanmadı; artık bu bilgilere sadece o zaman Prof. L. Nestmann’ın arşivlerden kopya ettiklerinden erişilebilir. Sayım maalesef tümüyle güvenilmez bir rehber oldu çıktı, zira din ibaresinin altında Müslümanlar arasında ne ülkenin ikinci en büyük din grubunu, Alevileri, kaydetmiş; ne de Şafileri Hanefilerden ayırmış—oysa bu Sünni Kürtlerin kendilerini tanımlamak için sürekli kullandıkları bir ayrımdır. Dil ibaresinin altındaki veriler de güvenilir değil, zira sayım memurlarının uyguladıkları politika, onların Türkçe konuşamayanları sadece başka dil konuşanlar olarak kaydetmelerine yol açmış. Bu da, bir Sayım Müdürü’nün kendisinin de kabul ettiği gibi, sayıların gerçekte olduklarından çok daha düşük çıkmalarını getirmiş.

 

Dolayısıyla, etnik gruplarla ilgili kanıtları, her hangi bir yazar ya da bilgi verenin kişisel amaçlarla bilgiyi saptırma eğilimleri olabileceği de akılda tutularak, yayımlanmış ya da yayımlanmamış gayri-resmi kaynaklardan elde etmek gerekli. Anadolu kırsal kesim nüfusunun 1960-1970 zaman dilimi, yani kente yaygın göç ülke çapında köyleri boşaltmadan önceki dönemi hakkında çeşitli veriler toplama olanağı bulundu. Elde edilmiş olan kanıtlar etic, yani dışarıdan gözlemcinin gördüklerine dayanıyor, zira çok az grubun kendisi kayıt tutmuş. Bu kanıtlardan bir seçki sunulacak. Son onyıl içerisinde ise, gittikçe artan sayıda emic gözlem raporu, yani grup üyelerinin kendileri tarafından toplanan veriler yayımlanmaya başlayalı, erişilebilir kaynakların doğası değişti. Bunlardan da örnekler sunulacak.

 

 

Arık, Sabire

 

POLONYA’DA YAŞAYAN TATAR TÜRKLERİNİN KÜLTÜREL KİMLİĞİ

 

Bugünkü Polonya Cumhuriyeti topraklarında yaşayan Tatar Türkleri, Müslüman kimlikleri ve gelenekleriyle, daha baskın olan Slav kültürleri arasındaki varlıklarını ısrarla sürdürmeye çalışmaktadırlar. Polonya-Litvanya Tatarları olarak da adlandırılan, günümüzde artık sadece birkaç köy kadar kalmış olan Tatar Türkleri, 14. yüzyıldan 17. yüzyılın sonlarına kadar çeşitli nedenlerle bu topraklara göç etmişlerdi. İlk zamanlar krallık emriyle ya da kendi istekleriyle, fakat daha çok Kırım Hanlığı ile Polonya arasında yaşanan savaşlar sırasında esir düşerek, Eski Litvanya-Polonya Birleşik Cumhuriyeti topraklarına yerleştirilmişlerdi. Tatar Türkleri, önceleri Altın Ordu (Altın Orda) devletinde, daha sonrasında kurulan Kırım Hanlığı’nda konuştukları ve yazdıkları dillerini, adetlerini, inançlarını burada yaşatmaya devam etmişlerdi. Kıpçak grubuna dahil olan dillerini 17. yüzyıla kadar güçlü Slav etkisi altında ısrarla yaşatmaya çalışmışlar, fakat bir süre sonra koruyamayarak, yerel dillere yenik düşmüşlerdir. Edebi alanda Arap harfleriyle Slav dillerinde yazarak ilginç bir sentez oluşturmuşlardır. Tarihi süreç içerisinde dillerini bir süre sonra unutmalarına rağmen, Müslüman kimliklerini ve buna bağlı geleneklerini günümüze kadar koruyabilmişlerdir. Hatta Polonya-Litvanya topraklarında çok dağınık olarak yerleşmiş olmalarına rağmen Müslüman kültürel kimlikleri onları birbirine bağlayan çok güçlü bir bağ olarak kalmıştır. Bu bildiride günümüzde hâlâ varlıklarını sürdürmeye çalışan bu Polonya-Litvanya Tatar Türklerinin tarihsel süreç içerisinde kültürel kimliklerinin ne kadarını koruyabildiklerini, ne yönde değişime uğradıklarını ve nasıl bir kültürel sentez oluşturduklarını ortaya koymak amaçlanmaktadır.

 

 

Aslan, Pelin

 

TANZİMAT’TA AYKIRI BİR KİMLİK: BEŞİR FUAD

 

Osmanlı İmparatorluğu için Tanzimat dönemi kültür ve medeniyet alanında resmen ve hızla Batılılaşmayı gerektiren bir dönem olmuştur. Tanzimat aydınları Batılılaşmayı, yani uygar Avrupa düzeyine ulaşmayı başlıca iki araçla gerçekleştirmeye çalışmışlardır: roman ve gazete. Bu iki araçla halkı eğitmeyi hedefleyen Tanzimat aydınlarının, yazılarıyla halka vermek istedikleri ve Batılılaşmadan ne anladıkları birbirlerinden farklı olsa da her bir aydının amacının halka “faydalı” ürünler ortaya koymak olduğu söylenebilir. Ancak Beşir Fuad dışındaki tüm aydınlar “faydalı” olanı romantik bir bakış açısıyla vermeye çalışırlar. O ise, pozitivizmi, natüralizmi/realizmi Türk edebiyatına tanıtarak Tanzimat yazarlarından farklı bir tavır sergiler. Namık Kemal, Abdülhak Hamit Tarhan, Recaizade Mahmut Ekrem gibi dönemin en önemli ve en çok takdir edilen isimlerini romantizm-realizm/natüralizm tartışması üzerinden eleştirerek edebiyata hakim olan bakış açısını, hayalci bir dünya görüşünü yıkmaya çalışır, bilimselliği savunur. Bu bildiride, Beşir Fuad’ın pek çoğu o günün gazetelerinde yayımlanmış olan mektupları incelenerek döneminde büyük tartışmalara neden olan fikirleri irdelenecek, Tanzimat aydınları arasındaki farklı ve aykırı kimliği ortaya koymaya çalışılacaktır.

 

 

Ata, Aysu

 

DİL KİMLİĞİNE BİÇİM VEREN: DİN

 

Bugün hem akademik hem de sanatsal bir sıfat taşıyan çeviri, başlangıç amacı olarak bilgi aktarımını sağlar ve bütün çağlarda karşımıza çıkar. Kutsal Kitap çevirileri, bu etkinliğin başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Erasmus’un eski Yunanca olarak yayımladığı İncil’i 1516 yılında Almanca’ya çeviren Martin Luther kısa zamanda tüm Avrupa’ya yayılacak dinsel başkaldırının ideolojik temelini hazırlamış, böylece çeviri reform hareketini desteklemiştir. Luther bu çevirisiyle Alman dilinin yeni bir kimlik kazanmasını da sağlamıştır.

 

Siyasi ve askeri teşkilatlanma bakımından ileri derecede olmayan Uygurlar, çeviri yoluyla kazandıkları kültürel gelişmişlik sayesinde diğer Türk ve Moğol boylarından ayrı bir yer edinmiş, Cengiz Han zamanına kadar bu milletlerin öğretmenliğini yapmışlardır. Din konusunda çok hoşgörülü olan ve kabul ettikleri dini yaymak için çok çalışan Uygurlar, kabul ettikleri bu dinleri—ya da inanç sistemlerini—öğrenmek amacıyla örneğin Farsça’dan birçok maniyi, Sanskritçe veya Çince’den birtakım Budist metinleri kendi dillerine çevirmişlerdir.

 

Kur’an’ın Türkçeye çevirisi, nisbeten erken sayılacak tarihte yani İslam dininin resmi din olarak kabul edildiği yüzyılda ve kolaylıkla yapılmıştır—ki bu oldukça düşündürücüdür. Kolaylıkla yapılmasının sebebi, bu kutsal kitabın içerdiği kavramların çeviride, büyük ölçüde Türkçe’nin kendi dinamiği ile karşılanmış olmasıdır. Türkçe’nin o döneme göre bu zenginliği, şüphesiz Türkçe konuşanların İslam’dan önceki dinlerinin, dillerine kazandırdığı kavram zenginliğinden kaynaklanmaktadır. İlk Kur’an çevirisinin elimizde olan kısmında—ki yarısı kadardır—Türkçe, Arapça ve Farsça olduklarını tespit ettiğimiz toplam 1602 sözcük bulunmaktadır. Bunların 1228’i (%76,5) Türkçe, 252’si (%15,5) Arapça ve 122’si (%7,5) Farsça’dır. Bunun dışında Sogdça, Sanskritçe, Çince, Tacikçe olduklarını tespit ettiğimiz on kadar sözcük bulunmaktadır. Ayrıca, Arapça sözcüklerle Türkçe eklerin ulandığı kırk, Farsça sözcüklere Türkçe eklerin ulandığı otuz bir olmak üzere toplam yetmiş bir  yapıya rastlanmaktadır.

 

 

Atalar, Mehmed Kürşad

 

DÖRT ANALİTİK TERİM ÖLÇEĞİNDE “İSLAMCI” KİMLİK

 

Bildirinin amacı, analitik bir “İslamcı” tanımına ulaşmaktır. Öncelikle “İslamcılık” olgusu tahlil edilmekte ve dört analitik terim ölçeğinde bir İslamcı tanımının yapılabileceği savunulmaktadır. Bu terimler hem Müslüman grupların tipolojisini çıkarırken işlevseldir, hem de bizatihi “analitik” bir “İslamcı” tanımına ulaşabilmek için kullanışlıdır: İdeoloji (ya da din-siyaset ilişkisi), modernizm, gelenek ve yöntem. İslamcılık olgusu, literatürde çoğunlukla modernizm/gelenek ve modernizm/ideoloji bağlamlarında çözümlenmeye çalışılmıştır. Ancak yöntem ölçütü kullanılarak gösterilen ayrıştırma çabalarının da operasyonel sonuçlar ürettiği görülmektedir. Böylece, gelenek/modernizm ikilemine sıkıştırılmış tanımlama çabalarında ihmal edilen boyuta ilişkin farklı bir yaklaşım sergilenebilir. Analitik terimler bazında yürütülen çalışma, “İslamcı” kimliğinin, nevi şahsına münhasır bir mahiyeti olduğunu ve hem modernist hem de gelenekçi yaklaşımların içine hapsolmuş tanımların dışında yeni yaklaşımlara meşru bir temel oluşturabileceğini göstermektedir.

 

 

Ataman, Oya

 

CODA IDENTITY

 

CODA is the abbreviation for children of deaf adults and it applies to hearing persons whose parents are deaf. In the U.S. more recently, and at the moment in Europe this identity is in the process of being established. The process of finding their identity reflects on Deaf Culture and Identity which is a minority with regard to both, language and handicap. Focusing on handicapped people bringing forth their own culture, this paper will offer a glimpse into the thrilling identity dynamics of multicultural people caught between the handicapped and healthy, between at least two very different languages: with regard to both, social ideologies toward body and language, one culture is severely discriminating on the other. Themselves completely “healthy,” they grew up like deaf with their parents, sharing the discrimination they experience. Much like children of immigrants interpreting for their parents CODAs are also negotiating cultural difference that goes with the heritage of a very "exotic" language.

 

Born both immigrant and child of deaf parents, I reflect on overlaps and differences of both strands of cultures from inside. From both the perspective of my own biography and the analytic stance of a scholar, this paper will map CODA culture against existing Deaf and “Hearing” identities. Deaf culture formed as a handicapped subgroup and a distinguished language minority dealing with both a history and present of severe discrimination by the "hearing" logocentric majority, which systematically shuts them up and forces upon them the ideal of a perfectly functioning body. Whereas the situation in the U.S. and in Scandinavia is relatively easy, in countries such as Germany children are still taught in spoken language, sign language being banned from class. While the older generation is still suffering from consequences of the Nazi persecution, the next generation is being abused by neuroimplant industry, operating on the brains of children at an irresponsible risk and against the will of their parents. I will be encouraging you to find out about the situation in Turkey. An analogy (very stupid but just to give an idea) to the relation between Deaf and CODA would be if Jews would have children with Nazis, never having slept with one, or albino children looking into their black parents’ faces’ dissimilitude. CODAs are born into the social role of the mediator and become masters of passing. Simultaneously they become estranged from both cultures because they never really fully belong to one. Many of them try to unite them via artistic work.

 

CODA culture is turning out to be one of cultural mediation, highly aware of language as a medium of power, both produced by and aimed at bodies, the art codas are producing is grounded in a belief in the possibility of cultural translatability, totally going against essentialist concepts of identity. Coda storytelling assumes a distinctly hybrid form of performance: signed, spoken and written language. The autobiographies hesitantly being written will prove to be crucial in the discussion of identity construction and negotiation. I will show and briefly analyze three examples.

 

CODA: SAĞIR ANNE BABALARIN ÇOCUKLARININ KİMLİĞİ

 

CODA, sağır anne babaların çocukları için kullanılan İngilizce bir kısaltmadır (Children of Deaf Adults) ve hem annesi hem de babası sağır olup da kendisi duyabilen kişileri ifade eder. Son zamanlarda A.B.D.’de ve hâlen Avrupa’da, bu kimlik kurulma aşamasındadır. Kendi kimliklerini bulma süreci, aslında hem dil açısından hem de özürlülük açısından bir azınlık olan sağırların kültürünü ve kimliğine yansır. Bu bildiri, bu çok-kültürlü insanların ilginç kimlik dinamikleri hakkında bir fikir verecektir: özürlü ve sağlıklı insanların arasında ya da en azından iki çok farklı dil arasında sıkışıp kalmışlardır. Hem bedene dair toplumsal ideolojiler açısından hem de dil açısından bir kültür diğerine karşı inanılmaz ayrımcıdır. Kendileri tamamen “sağlıklı” oldukları hâlde, anne babaları ile sağırmış gibi büyüyüp, onların maruz kaldıkları ayrımcılığı paylaşırlar. Anne babaları için çeviri yapan göçmen çocukları gibi, CODA’lar da çok “egzotik” bir dilin miras olarak getirdiği kültürel farkın müzakeresini yaparlar.

 

Bildiride, kendi yaşamöykümden ve bilim insanı analitik duruşundan yola çıkarak, sağır ve “duyan” kimlikler karşısında CODA kimliğinin haritasını çıkaracağım. Sağır kültürü, hem bir özürlü grubu hem de bir dil azınlığı olarak şekillendi: geçmişte ve günümüzde “duyan,” söz-merkezli çoğunluk ciddi anlamda ayrımcılık yaparak, sağırları sürekli bir yerlere kapattılar ve mükemmel işleyen beden idealini benimsemeye zorladılar. A.B.D. ve İskandinav ülkelerinde durum nispeten daha kolayken, Almanya gibi ülkelerde, sağır çocuklara hâlâ konuşma dili öğretilmekte, işaret dili yasaklanmaktadır. Yaşlı nesil hâlâ Nazi zulmünün etkilerinden kurtulmamışken, neuroimplant endüstrisi anne babaların rızasını almadan, sorumsuzca risk alarak çocuklara beyin ameliyatı yapmakta, gelecek nesli suistimal etmektedir. Bildirinin, Türkiye’deki durumu araştırmayı teşvik edeceğini umuyorum. Sağır ve CODA’lar arasındaki ilişki için bir benzetme (aptalca da olsa, fikir verecektir) yapmak gerekse, örnek olarak Yahudilerin, hiçbiriyle yatmadan Nazilerle çocuk yapmasını, veya albino bir çocuğun, siyahi anne babasının yüzündeki benzersizliğe bakmasını verebilirim. CODA’lar toplumsal rol olarak arabulucu olarak doğarlar ve “gibiymiş yapma” konusunda uzmanlaşırlar. Aynı zamanda, her iki kültüre yabancılaşırlar çünkü hiçbir zaman tam olarak ait olmazlar. Birçoğu ikisini sanat aracılığıyla bir araya getirmeye çalışır.

 

CODA kültürü, dilin, bedenlerin ürettiği ve bedenlere yönelik bir güç aracı olduğunun gayet farkında olan bir kültürel arabuluculuk hâline gelmektedir. CODA’ların ürettiği sanat, kültürel çeviri olasılığına olan inanca dayanır ve kimliğin özcü kavramlarına tamamen karşı gelir. CODA hikaye anlatımı çok belirgin olarak işaret dilini, sözlü dili ve yazılı dili bir arada kullanan melez bir performans şekline sahiptir. Bildiride, bir tereddüt hissiyle yazılan ve kimlik inşası ve müzakeresine dair tartışmalarda önemli rol oynayacak olan CODA özyaşamöykülerine üç örnek verecek ve kısaca tartışacağım.

 

 

Atılgan, İnanç

 

BİRBİRİNE PARALEL ÜÇ KİMLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ: AVUSTURYA-TÜRK EKSENİ ÖRNEĞİNDE AVRUPA “ÜST” KİMLİĞİ

 

Gündelik hayat, “gerçeği” kayıtsız şartsız kabul edilmesi zorunlu bir kategori olarak anlar. Fakat bilim, bu önceden belirlenmiş ve tamamen tanımlanabilir “gerçek”i her zaman sorgular. Bu sorgulamayı, özellikle tarih bilimi yapmış ve “gerçek”i, inşa edilmiş bir oluşum olarak kabul etmiştir. Bu durumda “gerçek,” taraflı bilgi malzemesinin sunumunun algılanması mıdır? “Avrupa kimliği” ya da “Türk kimliği” tanımlamaları, “gerçek”in tarih biliminin sunduğu malzemenin sosyolojik yöntemlerle şekillendirilmiş bir teşhisi midir? Bilimsel çalışmanın elde olan malzemeyi incelemesi yöntemi, “gerçek”in” ne olacağını belirleyebilir mi?

 

Hem Avusturya’da hem de Türkiye’de cumhuriyet kurulmasından itibaren durmadan değişime tâbi olan Avusturya ve Türk kimlikleri, 1980’lerden bu yana yoğun bir şekilde inşa edilen yapay Avrupa “üst” kimliği çerçevesinde nasıl gelişebilirler? Bildiride, Avusturya ile Türk kimlikleri arasında kalan bir “Austro-Türk” yaklaşımıyla ve her iki kültürü sadece kendi özelliklerine göre değil aynı zamanda birbirine bakış açısıyla irdeleyerek konumunu belirleyen bir kişinin, bilimsel tarih yaklaşımıyla Avrupa Birliği-Türkiye-Avusturya üçgenini nasıl irdeleyebileceği sorgulanacaktır. Türk “milli projesi,” Avusturya “milleti” ve Avrupa/AB yapay “milletlerüstü kimliği” arasındaki ilişkiler, tarih ve bilim teorisi yöntemleri ile incelenecektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Atilla, Aylin

 

LATİFE TEKİN’İN UNUTMA BAHÇESİ ADLI ROMANINDA UNUTMA - BELLEK - KİMLİK BAĞLANTISI

 

Çağdaş Türk romancılarından Latife Tekin’in en son yayımlanan romanı Unutma Bahçesi (2004) geçmişlerini “unutmak amacıyla bir araya toplanmış insanların” romanıdır. Roman karakterleri, belleklerini gerçek dünyada bırakmak istercesine, kendilerine “olmayan bir yerde,” uzak bir mekânda, geçmişsiz bir ütopya kurmak isterler. Aslında bu kurguladıkları dünya “denizler içinde durmuş zaman ülkesi” dir: anılardan kurtulma endişeleri, anı yaşamalarına engel teşkil eder.

 

Bu bildirinin amacı, yazarın romanda tartışmak istediği hatırlama, unutma, bellek ve kimlik oluşumu konularını irdelemektir. Tekin, romanıyla, geçmişi inkar etmenin ya da belleği silmenin bir bakıma kimliği inkar etmek olduğunu gösterir bizlere. Geçmişin onlara kazandırdığı kimlik(leri) yadsımak, hiçbir zaman özgürleştirmez Unutma Bahçesi’ndekileri. Unuttukları tek şey vardır, o da kimliklerini ancak anılarını paylaştıkları zaman gerçeğe dönüştürebildikleridir. Alegorik bir roman olan Unutma Bahçesi, kuralları, başkaldırıları, güç savaşları ve kadın-erkek ilişkileriyle geçmişten kopuk küçük bir dünya modeli yaratır. Öte yandan, roman karakterleri, unutma ya da buna direnme, belleği tazeleme ya da silme, kimliği yadsıma ya da kabul görme, düzene uyma ya da başkaldırma gibi çelişkileriyle, kimlik oluşturma sancıları içindeki modern insanın “varoluşun kesintisiz bir olmuşluktan başka bir şey olmadığı” gerçeğiyle karşı karşıya olduğuna işaret eder.

 

 

Avcı, Artun

 

BİR KARŞI KİMLİK FORMU OLARAK “BOHEMLİK”

 

Modern zamanlarda çalışma ahlakı tarafından kuşatılan “kimlik,” üretken, verimli ve normalleştirilmiş bir “öznellik” olarak kodlanırken modern toplum tarafından üstesinden gelemeyeceği kadar akıl, görev ve beklentilerle donatıldı. Kendisine, geleceğe ilişkin sınırsız umut ve zenginlik vaadi verildi. Modern dünyanın bu “kimlik politikası,” kimliklerin sabitlenmesine ve toplumsal eylemin giderek yadsınmasına neden oldu. Bu anlamda, modern dünya tarihindeki öznelliğin, kurucu ve yaratıcı bir bilinç olarak değil, kimlik politikalarıyla kurulan ve standartlaştırılan bir niteliği içerdiği söylenebilir.

 

Üretim biçiminin dayattığı varoluş tarzı olarak birey olmaktan çıkan insanlar, işgücü ve meta hâline geldi. Modern yaşamın tümünü etkisi altına alan “şeyleşmiş” ilişkiler, yalnızca karşı-kültür formlarına nüfuz edemedi. Çalışmanın konusunu oluşturan ve 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren modern toplumun kimlik politikalarının sürekliliğine karşı öncelikle kültürel bir tepki olarak ortaya çıkan, bohème ve flâneur gibi karşı-kültürün ifadesi kimlikler ise, farklı bir insani varoluşun modernist farkındalığını oluşturdu. Paraya karşı horgörüsü, burjuva hayat tarzına olan nefreti, çalışma ahlakını olumsuzlaması, alkol, keyif verici maddeler ve “özgür aşk”taki aşırılıklarıyla bohemlik ya da aylaklık, özgürlüğe ve sanata tutkuyla tapınan bir cemaat olarak ortaya çıktı. “Bohem” yaşam ve düşünüş biçimi, kimi düşünürlere göre modernitenin yadsıdığı otantik değerlerin korunup sığındığı “geleceğin özgür cemaati”nin küçük bir modeli olarak kabul edildi. Çalışma, günümüz medya ortamında “kaçış” olarak önerilen “aylaklık” biçimlerinden yola çıkarak, bu biçimlerin mevcut dünyanın rasyonalitesinin dışında farklı bir varoluşa imkan vermediğini tartışacaktır.

 

 

Avcı, Özlem

 

MEDYATİK ORTAMDA MODERN İSLAMİ KİMLİKLERİN OLUŞUMU

 

Geleneksel toplum yapıları içinde insanlarla ilişkilerini her zaman canlı ve hissedilir bir şekilde yaşayan birey, kendisini kuşatan toplumsal kurumları, formasyonları, üretim ilişkilerini etkileyecek veya bunlara katılımı sağlayacak araçlara ihtiyaç duymamıştır. Geleneksel toplumlarda birey, her bağlamda varlığını somut ilişkilerde hissettiği cemaat organizması içinde yer alır. Cemaat, kitle ve yığın kavramlarından farklı olarak kültürel üretimin (değerler, normlar, ilişkiler, kurumlar vb.) sebep-sonuç ilişkisinin gözlemlenebildiği bir ortamdır. Bireyin rol ve davranışlarını belirleyen kalıtsal mekanizmalar vardır. Bu kalıtsal mekanizma içinde birey kendisini olduğundan farklı algılamaz. Cemaatin katı, buyurgan, değişmez birtakım kuralları vardır. Modernizm ise herşeyden önce eski olanın terk edilmesidir. Yani en genel anlamıyla, modern kurumlar ile geleneksel kurumlar, birbirleriyle uzlaşmaz iki yön, iki taraftır. Birçok bilim adamı, geleneksel tüm kurum ve ilişkilerin ortadan kalkmasını, modernizmin bir dayatması olarak değerlendirmektedir. Bu noktada geleneksel yapıyı zayıflatan modernliğin araçlarının başında medya araçlarının geldiğini söyleyebiliriz.

 

Medya araçları öncelikle herkesin yapmakta olduğunu telkin ederek bireyi herkes gibi davranmaya yönlendirir. Özellikle bireyin bilincindeki herkes olgusunu şekillendirir. Birey herkes gibi medyayla baş başa kalmayı ve onun dünyasına girmeyi kabul eder. Enformasyon sürecinde bireyin zihnindeki herkes daha da somut bir şekilde öne çıkar ve bireyin bu anonim ortama uyumunu kolaylaştırır. Birey enformasyonla başlayan kanaat değişiminde önerilen davranış kalıbını herkes adına benimser. Bundan sonra birey için herkes gibi düşünmek, herkes gibi davranmak ve herkesten biri olmak adına ne gerekiyorsa yapılacaktır. Kitle toplumunun atomize bireyi için asıl gerçekçi olan, medyanın imgesel dünyasıdır.

 

Dolayısıyla geleneksel yapısıyla din ile modernliğin en önemli araçları olarak medya araçları yapısal olarak birbirlerinin karşısında duran kurumlardır. Dinin medya araçlarını kullanması, geleneksel yapısının değişimi anlamına gelmektedir. Yani din, medya araçlarıyla birlikte kamusal alanda daha fazla görünmeye ve modern bir yapıya dönüşmeye başlamıştır. Ayrıca medya ortamında farklı alanlardaki modern görünümlerini de sergilemektedir. Böylece kamusal alanda yeniden yapılanmaya ve kurumsallaşmaya başlamıştır. Sonuç olarak bu durum, modern ve geleneksel arasında bir sentez oluşturarak yeni kimliklerin oluşmasına neden olmaktadır. 

 

 

Aviv, Efrat

 

JEWISH WOMEN IDENTITY WITHIN THE İZMİR COMMUNITY IN THE 20TH CENTURY

 

The processes the Jewish community of İzmir experienced in the transition from a traditional to a modern, Western-oriented society is most clearly reflected by the term “feminism.” The universal ideas of women’s liberty and general enlightenment led to the community’s acceptance of revolutionary feminist doctrines. However, in concrete terms, it was merely a “cultural feminism”—a concept that prevailed only amongst the elite of Jewish society. Within the other social classes, feminism was in its infancy and was an “incidental feminism”; i.e., actions carried out not for the sake of feminism, but for other reasons and defined only post factum as feminism. This paper examines the various cultural processes which the Jewish women went through in the end of the 19th century and the beginning of the 20th.

 

The paper’s main source is based on the press in Ladino in İzmir, the leading city of journal publication (in Ladino) in the Ottoman Empire. The focus will be given to El Komersial [The Commercial] newspaper, which was the journal of the cultural elite of Izmir and in which progressive notions gained maximum expression.

 

20. YÜZYIL İZMİR CEMAATİNDE YAHUDİ KADIN KİMLİĞİ

 

Geleneksel bir toplumdan, modern, Batı’ya dönük bir topluma geçişte, İzmir’de Yahudi cemaatinin yaşadığı süreçleri en iyi yansıtan terim “feminizm”dir. Evrensel fikirler olan kadın özgürlüğü ve genel aydınlanması, cemaatin devrim niteliğindeki feminist öğretileri kabul etmesine yol açtı. Somut terimlerle açıklamak gerekirse, bu süreç—Yahudi cemaatinin sadece elit kesiminde yaygın bir kavram olan—“kültürel feminizm”den ibaretti. Diğer toplumsal sınıflarda, feminizm daha başlangıç aşamasındaydı ve farklı nedenlere dayanan olgular daha sonradan, geriye dönük olarak feminizm şeklinde tanımlandığı için aslında “tesadüfi bir feminizm”di. Bu bildiride, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında İzmir’deki Yahudi kadınların yaşadığı çeşitli kültürel süreçler incelenecektir.

 

Bildirinin ana kaynağını, Osmanlı İmparatorluğu’nda Ladino dilinde yayımlanan gazeteler açısından başı çeken İzmir şehrindeki Ladino basını oluşturmaktadır. İzmir’deki kültürel elitin gazetesi olan ve ilerici fikirlerin en çok ses bulduğu El Komersial gazetesine odaklanılacaktır.

 

 

Aymaz, Göksel

 

19. YÜZYIL ROMANLARINDA ETİK VE KİMLİK “ALTERNATİF BİYOGRAFİ” ARAYIŞI

 

Modern diye adlandırdığımız dünya, insanların toplumsal ilişkilerinde belli bir etiğin en temelde düzenleyici olmasını ister. Bu etik, sınırlı refah ama buna karşılık sınırsız rekabetin yürürlükte olduğu bir sistem için vazgeçilmez olan “yarışmacı etik”tir, yükselme hırsıdır. Bu etik ve hırsa heves duymanın ya da reddetmenin modern bireyin olası “kimlik”leri üzerinde ne türden etkilerde bulunduğu, yirminci yüzyılda enine boyuna yaşadığımız sorunların belirgin biçimde ortaya çıkmaya başladığı 19. yüzyılın edebiyatında açıkça yansır: özellikle Balzac’ın Goriot Baba’sındaki Eugène de Rastignac, Stendhal’in Kızıl ve Kara’sındaki Julien Sorel ve Dostoyevski’nin Budala’sı Prens Mişkin karakterlerinde. İnsanlarla her türlü kirli alışverişten arınmış, özü sözü bir “budala” olan Mişkin, kendi dünyasında “budalaca” yaşamaya devam ederken, Paris denen “ışıltılı küre”nin dışında kalmak istemeyen, kibar çevrelerde tutunma ve yükselme ümidi taşıyan Sorel ve Rastignac, tarihin ve talihin kendilerine verdiği biyografiye rıza göstermeyip kendileri için “alternatif” biyografi oluşturma çabasına girişirler. Bu uğurda, “çağın hoşlandığı üniforma”yı sırtlarına geçiriverirler.

 

 

Ayyıldız, Esengül

 

TÜRKİYELİ STK KİMLİĞİNİN SUNUMU

 

Türkiye’de demokrasi, insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları gibi toplumsal konuları çalışma alanı olarak bir arada barındıran ve kendilerini bu sorunlar üzerine çözüm, hizmet üretme ve toplumsal fayda çerçevesinde örgütlenmeye yeterli gören birçok sivil toplum kuruluşu bulunmaktadır. Sözkonusu kuruluşların, kendilerini belirli bir konu çerçevesinde faaliyet gösteren, hedef ve amaçları net olarak tanımlanmış birer sivil toplum kuruluşu olarak anlatmak yerine, kimliklerini bir sorunlar ve konular yumağıyla düğümledikleri gözlemlenmektedir. Bu durumun ise, asıl hedef kitlelerini oluşturan ve örgütlülüğün temel unsuru olan toplumun, bu kuruluşları yanlış ya da eksik tanımalarına ve doğru anlamamalarına neden oldukları tespit edilmektedir. Örgütlülük hedefi, bu temel iletişim eksikliği nedeniyle en başından kesintiye uğramaktadır.

 

Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarında kimlik karmaşası var ise, bunun nedenleri neler olabilir ve nasıl çözümlenebilir? Kurumsal kimliklerini topluma nasıl anlatabilirler? Bu sorular, örnek inceleme konusu edilen ve Türkiye’de faaliyet gösteren bir veya birkaç sivil toplum kuruluş özelinde tartışılacaktır.

 

 

Badem, Candan

 

KAZAKİSTAN’DA SOVYET-SONRASI DİLSEL KİMLİK VE DİL POLİTİKASI

 

Sosyalist Sovyet Cumhuriyetleri Birliği’nin (SSCB) 1991 yılı sonunda dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Kazakistan, etnik yapısı itibariyle sovyet-sonrası Türk cumhuriyetleri içinde özel bir yere sahiptir. Ülkenin etnik bileşimi büyük bir çeşitlilik göstermektedir. Bağımsızlıktan önce azınlıkta olan etnik Kazaklar, bugün yaklaşık %55 oranıyla çoğunluğa erişmiştir.

 

SSCB’yi oluşturan cumhuriyetlerde titüler ulusun dilini devlet dili hâline getirme talebi daha perestroika yıllarında dile getirilmişti. Bağımsızlık sonrası Kazak kimliğinin oluşumunda Kazak dilinin ve devletçe uygulanan dil politikalarının önemli bir rolü olmuştur. Sovyet-sonrası ulusal elit kendini tanımlamakta dilsel kimlikten ve dil politikasından yararlanmıştır. SSCB dönemindeki anayasada resmi dil tanımı yokken bağımsızlık sonrası anayasada Kazakça’ya devlet dili statüsü verilmiş, öte yandan Rusça’ya devlet işlerinde eşit olarak kullanılma hakkı verilmiştir. Bu değişiklik, pratikte eskiden Kazakça düşünüp Rusça yazan Kazak aydınlarının, artık Rusça düşünüp Kazakça yazmaya başlaması anlamına gelmiştir. Bu bildiride, 1991 sonrasında Kazakistan’da yaşanan kimlik sorunları ve milliyetçi söylemin dile yaklaşımı ele alınmaktadır.

 

 

 

 

Bakay, Gönül

 

BATI EDEBİYATINDAKİ  “ÖTEKİ”: MARLOWE'UN PİYESLERİNDEKİ  OSMANLI YAHUDİ VE TÜRKLERİ

 

Christopher Marlowe, 16. yüzyılda Osmanlı Türk ve Yahudilerini “öteki” olarak işlemesiyle dikkat çeker. Batılılar Osmanlı Türk ve Yahudilerini, ırkı ve dini tehdit eden güçler olarak görmüş ve bu açıyla yaklaşmışlardır. Her ikisi de Hıristiyanlığı tehdit eden güçler olarak görülmekte ama onlara duyulan duygular ve görüşler açısından farklılıklar göstermektedirler. Yahudiler ırkı bozucu, lekeleyici bir kuvvet olarak düşünülürken, Osmanlılar ezici, yok edici, inançsız bir güç olarak görülmektedirler.

 

Marlowe Jew of Malta (Maltalı Yahudi) adlı piyeste, Osmanlı bir Yahudi olan Jozef Nasi’yi başkahraman Barabas’a örnek olarak almıştır. Nasi bir zamanlar Sultan Selim’e çok yakın olmuş, hatta onu kendisi vali olmak arzusuyla Kıbrıs’ı fethetmeye zorlamış ama sonradan Selim’in fikir değiştirmesiyle Naksos valisi olarak kalmıştır. Greenbalt’ın vurguladığı gibi “Shakespeare gibi Marlowe için de Yahudi örneği yararlı bir retorik örneği olmuş, Hıristiyan izleyici için korkup, nefret ettikleri ve inatla farklı olan her şeyi simgelemiştir.”

 

Yapıtta Marlowe kazanç fikrinin herşeyden üstün olduğunu vurgulamış, bir gemi dolusu “inançsız Türk” hiç acımadan esir pazarında satılmışlardır. Paraya olan bağı ile Barabas yapıtın hakim gücü olarak görülür. Marx “Yahudi Sorunu” adlı makalesinde şöyle der: “Yahudi kendini öne çıkarmıştır, sadece para gücünü ele geçirerek değil, ama para onun yoluyla ve ondan ötürü bir dünya gücü olmuş, pratik Yahudi ruhu, Hıristiyan ülkelerinin pratik ruhu olmuştur. Yahudiler, kendilerini ön plana çıkardıkları nispette Hıristiyanlar Yahudiye dönüşmüşlerdir.”

 

Christopher Marlowe Tamburlaine (Timur) piyesinde ise Osmanlı Türklerini Batılı’nın görmek istediği biçimde yansıtmaya çalışmıştır. Batılı, Avrupa içinde ilerleyişlerini kuşkuyla izlediği Türklerin ünlü padişahı Beyazıt’ın Timur tarafından aşağılanışını büyük bir keyifle izlemiştir: “Aşağılık alçak Timur’un Kölesi, Benim soylu ağırlığımı taşıyan yeri kucaklayıp, dokunmaya layık olmayan alçak, eğil, eğil. Seni parçalara ayırabilip, gürleyen Jüpiter’in sesiyle sedir ağaçları gibi dört bir tarafa dağıtabilecek kişi sana böyle emrediyor.” (Tamburlaine, I, 152)

 

Yine de Marlowe’un piyeslerinde Yahudi imajının aksine Türk imajı korku, hayranlık ve nefreti birleştirmiştir. Bunun nedenini ekonomik, politik nedenlerden etkilenen 16. yüzyıl İngiliz - Osmanlı ilişkilerinde aramak gerekir. Bu çağda Katolik İspanya, İngiltere için, İran da Osmanlılar için bir tehdit oluşturmaktaydı. Kraliçe Elizabeth ve III. Murat arasındaki yakınlaşma bu nedenlerden ötürüdür. Osmanlıların askeri gücüne büyük bir hayranlık duyan İngiltere İspanya’ya karşı Osmanlılardan yardım isteyebileceğini düşünüyordu. 13. yüzyılda ülkelerinden kovdukları Yahudilere karşı ise farklı duygular besliyorlardı. Bu koşullar göz önünde bulundurulduğunda Marlowe’un piyeslerindeki farklı Yahudi ve Türk simgeleri daha iyi anlaşılabilir. İlginç olan, Batılı'nın “öteki” olarak gördüğü Osmanlı ve Yahudilerin tarih boyunca, farklı politik ve toplumsal edenlerden ötürü, birbirini anlayan ve kaynaşan gruplar oluşturmalarıdır.

 

 

Balcı, Ahmet Hilmi

 

19. YÜZYIL OSMANLI RESMİNİN KÖKENİNDE KİMLİKLERİ OKUMA SAYESİNDE BİR SANAT SOSYOLOJİSİNE DOĞRU

 

19. yüzyıl Osmanlı resminin ortaya çıkışı, sanat tarihçisi Mustafa Cezar’a göre “pek fazla anlaşılmış bir şey, fazla tartışılmamış, dikkat çekmemiş, belki de buna ihtiyaç duyulmamış boşluğun olduğu bir” akademik bir alandır. Sanat tarihçileri ve Adnan Çoker gibi ressamların dışında, şimdiye kadar konuya sanat toplumbiliminden dokunan ol(a)mamıştı. Bu çalışma, Batı resminin Osmanlı’ya girişini kimlikler ve aidiyetler üzerinden tartışmak niyetiyle yola çıkmıştır. 1769’da Osmanlı’ya gelen Baron de Tott’un Çanakkale istihkamlarının onarımında gösterdiği başarıyla, askerî mühendishaneler olan  Mühendishane-i Berri-i Hümayün’ü 1795’te kuruluşu arasındaki sebep-sonuç ilişkisi hakkında şimdiye kadar yapılmış olan akademik tartışmalar, kimlik açısından ele alınması durumunda yeni açılımlara kavuşabilecektir. Bu yeni açılımların, sanat tarihinin kimlikler vasıtasıyla yapılmasını sağlayabileceği gibi, konunun boşluğuna dair akademik oldu-bittilere de dikkat çekme anlamına geleceği açıktır.

 

Osmanlı resmi alanının kimlikler bağlamında ele alınması, dolaylı da olsa bir medeniyet dönüşümünün ilk kökeni üzerinde üstyapısal bir gelenekten kopuş olup olmadığının tartışılması, Türkiye siyasi kimliklerinin zımni olarak fark ettikleri bir alan olduğu için “sayaçlarımızı sıfırlamak” anlamına gelecektir. İdris Küçükömer’e göre evrensellik zaman ve uzay içinde ancak özgül olanda belirir. Bildiri, Osmanlı resminin ortaya çıkışının Türk resminin özgül alanı olduğunu öne sürmekte ve köksüzlüğüne dair önyargıları aşmayı hedeflemektedir. 

 

 

Baş, Selma

 

LEYLÂ ERBİL’İN ÖYKÜLERİNDE KADIN KİMLİĞİ VE BAŞKALDIRI

 

Leylâ Erbil, 1950 kuşağı içerisinde yer alan özgün yazarlardan biridir. İnsanımızın “yaralı ve sakatlanmış” olduğuna inanan yazar, edebiyatımıza eleştirel ve ironik bir kadın bakış açısını getirmiştir. Öykülerinde özellikle içinde bulunduğu toplumun değer yargılarına başkaldıran kadın kişileri ele alır. Kadınların çoğu, sevgisiz, yalnız, mutsuz, yabancılaşmış, hiçlik ve anlamsızlık noktasına varmış, bazen aykırı eylemlerde bulunan kişilerdir. Erbil, aşk, sevgi, evlilik, cinsellik, aile, toplumsal düzen, töre, değer yargıları gibi kavramları sorgular. Bir yandan yerleşik değerlere başkaldıran, herşeyi olduğu gibi kabullenmeyen kadınları bir yandan da geleneklerle uyumlu kadınları işler. Öykülerinde kadın deyince, “başkaldırı” öğesi, yeni bir kimlik oluşturma mücadelesi olarak ön plana çıkar. Erbil’in öyküleri, kadın kimliğinin sorgulandığı ve önem kazandığı günümüzde ayrı bir anlam elde etmektedir. Bu bildiride, Leylâ Erbil’in Hallaç (1959), Gecede (1969) ve Eski Sevgili (1977) adlı öykü kitaplarında kadın kimliği ve başkaldırı ele alınacaktır.

 

 

Başaran, Gökçen

 

KİMLİK OLUŞMASINDA ETKEN OLARAK EDEBİ METİN

 

Ulus-devletin “tarihsizlik”le malul doğasını bertaraf etmeye yönelik bilinen en etkili çözüm, tarihin topyekün bir manipülasyonu ve yeniden yazımıdır. Bu yöntem sıklıkla devlet eliyle yürütülen bir proje ve  ideolojik seferberlik olarak kurgulanır. Türk ulusal kimliğinin inşa serüveninin de—özellikle İmparatorluk mirasının sosyal, kültürel ve tarihi mirasının ağırlığı göz önüne alındığında—bu nevi bir seferberliğin önemli örneklerinden olduğu ileri sürülebilir.

 

Resmi tarih söyleminin “didaktik bilgi”sini, popüler ve fantastik anlatımlarıyla gündelik hayata taşıyan tarihi romanlar, geçmişten devşirdikleri “kahramanlar” ve epik olaylar aracılığıyla, ulusa, özdeşleşebileceği kadim bir geçmiş sunma becerisine sahiptir. Bu romanların gerçeklik etkilerini dipnot ve referanslarla, hatta zaman zaman illüstrasyon ve fotoğraflarla pekiştirmesi, hem “doğru bilgi”ye yönelik iddialarını güçlendirir, hem de kısmi tarih bilgisini bu kitaplardan sağlayan “sokaktaki insan” için etkili bir manipülasyon aracına dönüşmelerini kolaylaştırır. Bu bildiriyle amaçlanan, Türk ulusal kimliğinin inşa döneminde neredeyse tek kitle iletişim aracı olan gazetelerde yayımlanmış tarihi romanların yayımlanma verilerini sunmak ve seçilmiş üç “tarihi” ve “tarihsel roman” üzerinden resmi tarih söyleminin ve tezlerinin popüler tarih romanlarındaki yeniden üretimini ve bu tezleri kitleselleştirmedeki etkisini göstermektir. Bu noktada ayrıca, gazetelerin “manşet-haber-tarihi roman” üçlüsü ile Türk Tarih Tezi’nin verilerini yeniden üretme ve aktarma çabası örnekler üzerinden incelenecektir.

 

Çalışma için belirlenen tarihi/tarihsel romanlar, 1932 yılında Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmış olan Yusuf Osman Bey’in Mete adlı eseri; 1935 yılında Haber gazetesinde yayımlanmış olan Kadircan Kaflı’nın Ulus Kızı adlı eseri; ve yine Cumhuriyet gazetesinde 1937 yılında yayınlanmış olan, Turhan Tan’ın Osmanlı Rasputini Cinci Hoca adlı eserlerdir.

 

Resmi ve popüler tarih söyleminin iç içe geçmişliği yanında, Türk ulusal kimliğinin “organik ve etnisist” eğilimlerini gösterme açısından da, bu romanların içerdiği malzeme zenginliği bildiride ele alınacaktır. Diğer bir deyişle, Türk ulusal kimliğinin inşa sürecini besleyen özcü, etnisist ve partikülarist damar bu romanlar aracılığıyla gösterilmeye çalışılacaktır.

 

 

Bayındır, Turgay

 

LOLA VE BİLİDİKİD: ALMANYA VE TÜRKİYE ARASINDA TOPLUMSAL CİNSİYET KAVRAMI

 

Kutluğ Ataman’ın 1999 yapımı filmi Lola ve Bilidikid Almanya’nın yoğun Türk nüfuslu bir şehrinde geçer. Filmin en önemli karakterleri Lola, Bilidikid ve Murat’tır. Lola hayatını Almanya barlarında drag-show yaparak kazanan bir travestidir. Lola’nın sevgilisi Bilidikid işsiz olup geçimini altgeçitlerdeki tuvaletlerde Alman eşcinsel erkeklerin isteklerini yerine getirerek kazanan maço bir Türk gencidir. Murat ise Türk ailesiyle birlikte yaşamakta olup eşcinselliğini yeni yeni keşfeden bir lise öğrencisidir. Bu üç karakter Almanya’daki Türkler arasında ve genel olarak Türk kültüründe toplumsal cinsiyet ve eşcinselliğe ilişkin varolan değişik bakış açılarını yansıtırlar. Örneğin, Lola bir travesti olmasına rağmen, travestilerle ilgili toplumda varolan önyargıların aksine, erkek bedeninde olmaktan memnun gözükmektedir ve sevgilisi Bilidikid’in ısrarlarına rağmen cinsiyet değiştirip kadın olmayı istememektedir. Bilidikid ise seyirciye hem homofobik, hem de yabancı düşmanı bir Türk genci olarak sunulur. Lola dahil olmak üzere cinsel ilişkiye girdiği kişiler çoğunlukla erkek bedenli olmasına rağmen kendi eşcinselliğini kabul etmeyen Bilidikid, Lola’ya ameliyatla cinsiyet değiştirmesi hâlinde “normal” bir çift olarak Türkiye’ye gidip orada evlenmek için psikolojik baskı yapmaktadır.

 

Bilidikid geleneksel Türk kültürünün, kadın-erkek ayrımı, toplumsal cinsiyet ve eşcinsellik konularındaki bakış açısını benimsemiş olup, Almanya’da başaramadığı için, bunu Türkiye’de tekrar hayata geçirmek istemektedir. Lola’nın cinsiyet değiştirme ameliyatıyla kadın olmaya karşı çıkması ise bu bakış açısına karşı bir direnişi göstermektedir. Bilidikid’in ısrarlarına rağmen Lola’nın Türkiye’ye gitmek istemeyişi de bunun bir göstergesidir. Türkiye, Lola için aynı zamanda yıllar önce kadınsılığından dolayı ağabeyinin tecavüzüne uğradıktan sonra ayrılmak zorunda kaldığı ailesini temsil eder. Filmin ilerleyen dakikalarında öğreniriz ki, aynı aile Murat’ın da ailesidir, ve aynı ağabey Murat’ı da benzer bir kadere sürüklemektedir. Lola’nın, yıllar önce evden kovulan erkek kardeşi olduğunu öğrenen Murat evden ayrılır, ve eşcinsel dünyaya adım atar. Türk toplumunun cinsellik konusundaki baskıcılığını geride bırakmış olmalarına rağmen hem Lola hem de Murat, yabancı düşmanı ve homofobik Alman gençlerinin saldırısına uğrar ve bu saldırılardan biri Lola’nın trajik bir şekilde ölümüyle sonuçlanır. Sonuç olarak, Ataman bu filmde, hem Türk hem de Alman tarafından gelen baskının, toplumsal cinsiyet açısından “normal” olarak algılanmayan kişilere özgürce yaşama hakkı tanımadığını göstermektedir.

 

 

Bayraktar, Fatma Sibel

 

IRAK TÜRKMEN TÜRKLERİNİN KİMLİK MESELESİ

 

Irak devleti topraklarında, çoğunlukla 36. paralelin dışındaki Kerkük kentinde yaşamakta olan Türkmenler, Türk ve Osmanlı kimliklerini bugüne kadar muhafaza etmekte kararlı görünmektedirler. Bu konuda karşılaştıkları zorluklar ise her dönemde değişmekte ama hafiflemeden, gitgide ağırlaşarak devam etmektedir. Arap asimilasyonu ile Saddam dönemini tamamlayan Türkmenleri şu anda Kerkük kentini Kürtlerin Kudüsü ilan eden bir zihniyetle mücadele beklemektedir. Bu durumda kimliklerini muhafaza ederek yaşamak konusunda kararlı ve sıkıntılıdırlar.

 

 

Baysan, Vehbi

 

TANZİMAT DÖNEMİNDE EĞİTİM REFORMLARI SÜRECİNDE BÜROKRATİK KİMLİK OLUŞUMU

 

19. yüzyıl Osmanlı tarihinde önemli bir rol oynayan Tanzimat dönemi, Kasım 1839’da ilan edilen Gülhane Hattı Şerifi ile başladı. Reformlar, 1839-1861 yılları arasında hüküm süren Sultan Abdülmecid ile 1861-1876 yılları arasında hüküm süren Sultan Abdülaziz’in saltanat yıllarında yapılmıştır. Reformların başarısında her iki sultanın da şahsi desteğini özellikle vurgulamak yerinde olur.

 

Sultan Abdülmecid, Ocak 1845’te Bab-ı Âli’ye mutad ziyaretlerinden birinde, eğitim alanında askeri eğitim haricinde hiç birşey yapılmadığından şikayet ederek, bir irade ile, derhal bu alana da el atılmasını emretti. Hemen oluşturulan Meclis-i Maarif-i Muvakkat çalışmalarına başladı, ve meclis üyeleri görüşlerini bir rapor hâlinde Meclis-i Vala’ya sundu. Daimi bir meclisin kurularak eğitim işlerinin bir plana bağlı olarak düzenlenmesi, raporun öncelikli önerilerinden biriydi. Böylece, önceleri ulema sınıfının elinde olan eğitim, resmi olarak devletin kontrolüne geçmiş oldu.

 

Bundan sonraki süreçte ilan edilen iradelerle, öğretmenlerin Darülmuallimin’den mezun olmaları şartı getirildi, ve imparatorluğun her tarafındaki okullara, devlet tarafından atanacakları bildirildi. Bu okullarda dışarıdan istihdam edilecek uzman kişilerde ise Osmanlı vatandaşı olma şartı aranıyordu. Bunun yanı sıra, devlet dairelerinde istihdam edilmeleri sözkonusu olabilecek adayların, Türkçeyi çok iyi konuşmakla birlikte okuma yazma bilmeleri şart koşuldu. Tüm bunlar olurken, Islahat Fermanı’nın ilanıyla geniş haklara kavuşan ve çocuklarını kendi dillerinde eğitebilmek için kendi okullarını açan gayri-Müslimler de ilginç bir tablo oluşturuyordu.

 

 

Bıçakcı, Salih

 

VATANSIZ KİMLİK: TÜRKİYE'YE GÖÇ EDEN ÖZBEKLER

 

1865 yılında Rusya İmparatorluğu’nun Orta Asya’ya yayılması ve zayıflayan ticaret yolları ile yavaş yavaş içine kapanan Buhara Emirliği’nde, Kırımlı İsmail Gaspıralı tarafından formüle edilen usul-i cedid (yeni eğitim metodu) okullarında yetişmiş bu grup Buharalı, ülkelerini güçlendirmek, halkını eğitmek ve bağımsızlıklarını elde etmek amacıyla, “Genç Buharalılar” adında bir  grup kurmuşlardır. O dönemde Osmanlı devletinde sıkça adı duyulan Genç Türkler’den ilham alarak ve biraz da yaşlı zihniyete nazire yapmak amacıyla bu adı alan grup, Rusya’daki gelişmeler ve dünya politikasındaki oluşumlar sonucunda Sovyetler’den yardım alarak 1920 yılında Buhara Emirliği’ni yıkmış, 1921 yılında Buhara Halk Şuralar Cumhuriyeti’ni kurarak hükümeti organize etmiş, ancak 1922 yılında nihai hedefleri olan tam bağımsızlığı sağlamak için Sovyet ordularına saldırdıklarında, başarılı olamamışlardır. Bir kısım “Genç Buharalı” bu hareketin bedeli olarak ülkelerini terk etmek zorunda kalmışlardır.

 

Bu Buharalılar önce Afganistan’a gittiler; sonra da, kimisi Hindistan yoluyla kimisi İran üzerinden, Türkiye’ye geldiler. Yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ni kendilerine vatan edindiler. Türkiye’ye göç eden bu Özbek gruplar esasında Türkiye insanıyla bir ortaklığı paylaşıyorlardı; her iki ülke eski sistemini yıkmış ve silahlı mücadeleden sonra yeni bir iktidar kurmayı başarmıştı. Her iki ülke değişen dünya dengesinde halkını güçlendirmeye çalışıyordu.

 

Yüzyıllar içinde Anadolu birçok Türk gruba ev sahipliği yapmıştır. 20. yüzyılda bile Orta Asya’dan değişik Türki gruplar Anadolu’ya gelmiştir. Özellikle Orta Asya bağlamında değerlendirildiğinde, Özbekler, diğerlerinden şehir kimliği, dini kimlik ve bölgesel kimlik özellikleri açısından ayrışmaktadır. Öncelikle, yerleştirildikleri şehir ve bölgelere rahatça uyum sağlamışlardır, ve Türkiye kimliğine hızlıca sahip oldukları anlaşılmaktadır.

 

Bu bildiride, Özbeklerin Türkiye’ye geldikleri andan itibaren, sahip oldukları kimlikleri, bundaki değişimleri ve geliştirdikleri yan kimlikleri irdeleyeceğim. Ayrıca Türk toplumu içindeki duruşlarını ve yaşama alışkanlıklarının bu kimlik oluşum sürecine nasıl etki ettiğini anlamaya çalışarak, 1991 sonrasında öz vatanları Özbekistan’a karşı tavırlarını ve Özbek kimliği ile bağlantılarını sorgulayacağım.

 

 

Bilsel, Hande

 

“TÜRK KİMLİĞİ,” GLOKALİZASYON VE REKLAM KÜLTÜRÜ

 

Reklam, modern toplumlarda en etkili sosyalleşme kurumlarından biri hâline gelmiştir. Kitle iletişiminin içeriği üzerinde belirleyici olabilen, cinsel ve ulusal kimliğin oluşumunda önemli bir rol oynayan, nesnelerin kullanım değerlerinin dışına taşarak farklı gereksinim alanları yaratan, siyasi kampanyalardaki stratejileri yönlendiren reklam, aynı zamanda spor ve müzik gibi belli başlı kültürel kurumlar üzerinde de etkili bir kontrol mekanizması oluşturarak yaşamlarımızın hem gündelik akışında belirleyici bir söylem yaratmış hem de en korunaklı, kuytu köşelerine kadar sızmayı başarmıştır. Tüketim ideolojisine göre ulusal kimlikler ya da yerellikler günümüzde tüketim ekseninde oluşturulan, kullanılan ve pekiştirilen birer kurgu hâlini almıştır. Özellikle televizyon mecrasında ana ve baskın formatına kavuşan reklamlar, televizyon anlatısının “çelişkileri giderici,” “stereotipleri kurgulayıcı ve yineleyici” karakterinden güç alarak kendilerine kitlelerin bilinçaltında korunaklı ve kalıcı mitik “niş”ler oluşturmuşlardır. Böylelikle, tıpkı televizyonun semboller dizgemizin ana eksenini oluşturarak baskın değer ve kurumları ayinsel bir atmosfer içinde kutlaması ve kutsaması gibi, reklam da, baskın kültüre bağlı belirli davranış ve düşünce kalıplarını ve “iyi yaşam” felsefesini muştulayan bir “kapitalist kıssa” olarak okunabilir. Reklamın imgesel dünyası 90’lı yıllarla birlikte iyice kök salan yeni küresel tüketim ideolojisinin ikonografisini oluşturmaktadır. İçinde yol aldığı kitlenin kültürel dinamiklerinden ve değerlerinden doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenen reklam insanlık durumlarından ve görünüşlerinden kutsal, komik, duygusal, değerli ya da üstün olarak kabul edilebilecek olanları damıtarak bu görünümleri saf bir şekilde paketlenmiş halde karşılarında bulmak isteyen kitlelere kusursuzlaştırarak geri sunar.

 

Küreselleşmeyle birlikte glocal (global düşün yerel davran) bir yaklaşımla dünyada rahat ve emin adımlarla dolaşan çokuluslu sermaye ile kendi ekonomik ve stratejik çıkarları doğrultusunda hareket eden süper güçlere karşı, yeni bir markalaşma, imgeleşme, yerelleşme hareketi, Türkiye piyasalarından, ara sıra oldukça cüretkar bir çıkışla kendini gösterebiliyor. Örneğin, reklam/medya ilişkisinin vurgulu içeriklerinden biri olan, çağlardır Batı’nın Doğu’yu, son zamanlarda da Doğu’nun kendisini bir arzu nesnesi olarak egzotize etmesinin sonucunda iletişim endüstrisinde de kullanılagelen “alaturka” kavramı hem yerli markaların yabancı markalara karşı iç pazarda girişebileceği bir milli seferberlik silahı, hem de yabancı markaların hedef kitleyle daha rahat iletişim kurabileceği, bütünleşebileceği bir yerelleşme aygıtı olarak işlev görebiliyor. Popüler kültürden organik kanallarla beslenen, öykülenmiş, dramatik ve duygusal unsurların, yerelliklerin vurgulandığı mizahi unsurlar “Türk” kültürünün yansıması olarak Türkiye’deki baskın reklam tarzını belirliyor. Böylelikle kültürün ezici etkisinin baskın olduğu Türkiye gibi ülkelerde ürün ve hizmetler yerelleşerek, ya da ürün ve hizmetleri yerel bilgi, duygu ve stereotiplerle kişileştirerek özde birbirinin kopyası olan, tüketiciye aslında çok da farklı bir şey vaat etmeyen yüzbinlerce markanın yüzdüğü kültür denizinde farklılaşabilme, kendilerini tüketiciye daha rahat algılatma, benimsetme ve tüketiciyle özdeşleşme gücüne sahip olabiliyorlar. Bu noktadan hareket ederek kolektif bilinçaltımızı uyaran, üründen çok reklamın reklamının söz konusu olduğu Cola Turka kurgusunu kuramsal tartışmam çerçevesinde örnek olarak ele almak istiyorum. Ülker’in yeni yıldız ürünü Cola Turka’yla “Türk” reklamı, güçlüler ve ezilmişler arasındaki anlatılar mücadelesinin bir parçası olarak yine karşı taaruza geçmiş bulunuyor ve bütün bunlar son dönemlerde hüküm süren kültürel ve siyasi iklimle son derece paralel bir örüntü içinde ilerliyor ve söylemde yerini alıyor.

 

 

Bozgöz, Faruk

 

TÜRK DEVLET ANLAYIŞININ OLUŞUM SÜRECİNDEKİ MEZHEPSEL POLEMİKLER

 

Türklerin İslam dünyası ile temasa geçtikleri dönemde devletlerin kimliklerini, temel olarak din unsurlardan çok kültürel ve ideolojik unsurlar oluşturuyordu. Bu ideolojik yapılanma, o dönemlerde Araplar dışında kimsenin devletin yönetim kademesine ve siyasi erke katılamamasına yol açıyor, din ve mezheplerle desteklenerek kendi varlıkları dışındaki herkesi devlet idaresinden uzak tutuyordu. Emevilerin son dönemleri ve Abbasi devrinin başındaki Şuubiye isyanları ile zirveye çıkan, böylesi yönetim anlayışlarına karşı yapılan başkaldırılar, sonraki dönemlerde Araplar dışındaki milletlerin de yönetimde yer almasını sağlamıştır. Ancak bu süreçte pek çok tartışma ve polemik de olmuştur.

 

14. yüzyılda (hicri takvimle 8. yüzyılda) yaşamış olan Necmeddin İbrahim b. Ali et-Tarsûsî’nin Tuhfetu’t-Türk fîmâ Yecibu en Yu’mele fî’l-Mülk (Devlet Yönetiminde Yapılması Gerekenler Konusundaki Türk Şaheseri) adlı kitabı Türklerin İslam dünyası ile temasları sonrasında oluşturdukları devlet anlayışına ve bu oluşum sürecindeki polemiklere ışık tutmaktadır. Başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere günümüz Türkiye’sinin devlet anlayışını da yakından ilgilendiren konuların tartışıldığı ve daha çok din-devlet ilişkisi bağlamında gelişmiş polemiklerin yer aldığı bu kitap bağlamında Türklerin Hanefi mezhebini seçme sebepleri ve bu konudaki polemikler, Türk devlet geleneğinde Hanefi mezhebinin rolü ve bu konular ışığında Türk devlet anlayışında din-devlet ilişkisinin dünü ve bugünü konuları ele alınıp tartışılacaktır.

 

 

Chmielowska, Danuta

 

POLONYA’DA TÜRK OLMAK

 

1965 yılında Türkler yurtdışında çalışma amacıyla Almanya ağırlıklı olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerine gitmeye başladılar. Bu dönemden on yıl sonra, yani 1975 yılından itibaren ise az sayıda olmak üzere, ülkeyi görüp fikir edinmek amacıyla Polonya’ya gitmişlerdir. Siyasi ve ekonomik alanlardaki değişimler sonucu, yaklaşık on beş yıl önce Türkiye’ye giden Polonyalıların bu ülke ve iş olanakları ile ilgili tanıtım ve Türklerle çeşitli alanlarda işbirliği yapmaları sonucu iki millet arasındaki ilişkiler daha da yakınlaşmıştır. Bu bildiride, Polonyalıların bu ülkedeki Türklerin Türk kimliği üzerindeki görüşleriyle ilgili olarak yaptığım araştırmanın sonucuna ilişkin bilgiler aktarılacaktır.

 

 

Çağımlar, Zekiye

 

BİN YEMİNLE KORUNAN KİMLİK: NUSAYRİLİK

 

Etnik yapı olarak Arap, dini yönden Alevi olan ve özellikle Güney illerimizde Hatay, Adana, Mersin’de yaşayan Nusayriler yüzlerce yıl önce dönem dönem yaşanan göçlerle yöreye yerleşmişlerdir. Batini inanç özelliği gösteren Nusayriler, yörede yüzlerce yıldır yaşamalarına ve yörenin kültüründen etkilenip, yöreyi kültür olarak etkilemelerine rağmen inançlarını sır olarak tutarak yaşamayı sürdürmüşlerdir. “Sır toplum” özelliğinde olan Nusayriler, sırlarını sadece sır ehline vermektedirler. Bundan dolayı, Nusayri olmayanlar ile Nusayri olsalar dahi çocuklar ve kadınlar bu bilgileri öğrenemez ve uygulayamazlar. Ancak toplum tarafından ehil olduğuna şahitler huzurunda karar verilen gençlere, “erkekliğe geçiş töreni” olarak da adlandırabileceğimiz, yaklaşık bir yıl içinde üç aşamalı olarak yapılan, ritüel tören özelliğindeki toplantılarda sırlar verilmektedir. Her aşamasında yeni bir bilgi öğrenen ve bunun sonunda yüzlerce yemin eden genç “telmiz” son aşamada emmü’l seyyid olan kişinin evine gidip Nusayri inancının temelini oluşturan bilgi ve duaları burada öğrenip bunların uygulamalarını yapmaktadır. Kur’an’da yer almayan dualarla kılınan namazlar, bu namazların kılınma şekilleri ve ayın dönemlerine göre namazlarda okunacak duaların öğrenilmesi ise sadece yetişkin olduğuna kanaat getirilen erkeklere özeldir. Anadolu Alevileri ile, Hazreti Ali ve Oniki İmam dışında, çok az ortak noktaları bulunan Nusayriler, yüzlerce yıla dayalı inanç ve pratiklerini hâlâ eski şekilleriyle korudukları gibi, genç, yaşlı ayırt etmeksizin 21. yüzyılda da aynı şekilde ettikleri yemin ve inançlarına olan bağlılıkları ile hâlen yaşatmaktadırlar.

 

Bu çalışmada Nusayri inancının temeli, inancın pratikleri üzerinde dururken, bu kapalılığa rağmen yöreden etkilenen ve yöreyi etkileyen kültürel değerler üzerinde de duracağız. Ayn-Mim-Sin üçlemesi ile anlatılan mana-isim-bab olayını, Hazreti Ali ve Allah kavramının inanç içerisindeki bağını, reenkarnasyon inancının yaygınlığının Hıdır inancı ve tenasüh olayı ile ilgili bağlantısını, nur inancı çerçevesinde oluşan, yörede sayısı yüzleri aşan yatırları ziyaret kavramı ve bunlarla ilgili anlatıları değerlendirerek yüzlerce yılın binlerce yeminle korunan kimliği Nusayriliğin daha yakından tanınmasını amaçlamaktayız.

 

 

Çayır, Kenan

 

İSLAMİ ROMANLAR VE İSLAMCI KİMLİĞİN DÖNÜŞÜMÜ

 

İslamcı kimliğin 80’ler ve 90’lardaki değişimi, İslamcı entelektüeller ile kadın kimliği üzerinden çok araştırıldı ve tartışıldı. Ancak bu dönüşümün edebi yönü toplumbilimsel incelemeye konu edilmedi. İslami roman yazarlarının yazdıkları ile İslami kimliğin dönüşümü arasında bir paralellik olduğunu, son yirmi yılda ortaya çıkan edebiyat ürünleri üzerinden yapılan bir araştırma yoluyla tespit etmek mümkün. Son yirmi yılda kamusal alanda varlığını gitgide kültür ürünleriyle de gösteren İslami kimliğin analizi, bu romanlarda ortaya çıkan “kendi” ve “öteki” oluşumlarını da tespit etmemizi mümkün kılmaktadır. Diğer taraftan, sözkonusu araştırma, 80’ler ve 90’lar arasında dönüşen ve bu dönüşmenin sancılarını edebiyat ürünlerine yansıtan İslamcı kimliği anlamamıza yardımcı olacaktır. Romanlar üzerinden yapılan söylem analizi, 80’li yıllarda siyasal/ideolojik söylemin yansıdığı didaktik formların, 90’larda yerini, gündelik çatışmaların yansıması olarak içgörüsel/iç-eleştirel bir söyleme bıraktığını, bu söylemin bireyselleşen ve öznelleşme sancısı çeken islamcı aktörün bir yansıması olarak okunabileceğini göstermektedir. Bu yeni söylem, kolektif tanımlar üzerinden kimlik kurgusu yapan İslamcı kimliğin karşılaştığı meydan okumayı edebiyat metinleri üzerinden okumamızı, böylece kimliğin kendi içinde oluşan bir karşı söylemin izlerini sürmemizi sağlıyor.

 

 

Çelikel, Mehmet Ali

 

GECEYARISI EKSPRESİ’NDEN BERNIÈRES’E TÜRK KİMLİĞİ

 

Bildiri, kültürler arası önyargıların farklı bakış açılarında girdiği değişimleri irdeleyerek, kültürün “mekânı” kavramı içerisinde Türk kimliğinin algılanış biçimlerini tartışacaktır. (Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini romanı ile popüler kültüre mal olan) Louis de Bernières’in “The Turks are so Wonderful with Children (Türkler Çocuklarla Öylesine Harikalar ki)” adlı kısa öyküsü, Avrupa’da Geceyarısı Ekspresi filmi ile yerleşen Türk imgesine bir karşı söylem oluşturma niteliği taşımaktadır. Bill Hayes’in Geceyarısı Ekspresi’nde çizilen acımasız, uygarlıktan nasibini almamış Türk kimliği, Bernières’in hicivinde sevecen, insancıl ve uygar olarak karşımıza çıkmaktadır. Sokaktaki her köpeğe tekme atarak yürüyen bir Türk kimliği çizen Geceyarısı Ekspresi’nin aksine, Bernières’in öyküsünde, evcil hayvan yetiştirmeyi yerleşik bir kültürel öğe olarak hayat tarzı hâline dönüştürmüş bir toplumda büyüyen genç ve eğitimli bir İngiliz çift bile, Türkleri hayvanlara karşı sevecen ve koruyucu olarak görmektedir. Hayes’in anlatımında çocuk mahkumları falakaya yatıran acımasız gardiyanlarla dolu olan Türkiye, Bernières’in metninde, bir İngiliz ailenin özürlü çocuklarını gözleri arkada kalmadan terk edebilecekleri denli güvenli, sevgi dolu insanlarla dolu bir ülkeye dönüşmektedir. Bernières’in betimlediği Türkiye, Türkiye’yi ziyaret eden İngiliz çiftinde, aile arabası olarak kullanılan traktörleriyle, az gelişmiş bir ülkeden gelenlerin gelişmiş ülkeye duydukları hayranlığa benzer bir hayranlık duygusu oluşturmaktadır. Bu hicivci yaklaşımıyla Bernières Türk kimliğini yeni, alışılmamış bir açıdan betimleyerek, Batılı önyargılarını tersine çevirmektedir.

 

 

 

 

 

Demez, Gönül

 

ERGEN KİMLİĞİNDE DÜŞLER VE KÂBUSLAR

 

Kimlik, kültürel bir olgu olarak insanın özlemleri ve düşleri eşliğinde yönünü çizerken, istediğimiz, sahiplendiğimiz kimlik öğelerinin yanında kurtulmak istediğimiz ve birer kâbusa dönüşen kimlikler de söz konusudur. Deniz Kandiyoti, gençlerin kendi aralarında bir takım anlamlar yükledikleri giyiniş tarzı ve sözel iletişim gibi anlatılar yoluyla kimliklerinin görünümünü bedenleri üzerinden yansıttıklarını söyler. Baudrillard’ın tüketim toplumu içinde tanımladığı günümüz insanının kimliğini oluştururken kullandığı simgelerden ve Foucault’un bireyin kimliğini belirlerken kendini bilmesi, “ben”ine özen göstermesinden hareketle bu çalışmada, medyanın ergenlik döneminde kimlik oluşumuna etkisi irdelenmekte, medyatik kimliklerin gençler üzerinde “rol modeli” olma durumu ele alınmaktadır. Günümüz Türkiye’sinde ergen kimliğinin düşlerinin ve kâbuslarının referansı olan medyatik kimlikler, gelecek kurgularının yoğun olduğu üniversite hazırlık kurslarına devam eden öğrenciler üzerinde yapılan gözlemler ve çalışmalar eşliğinde kimlik oluşumlarına etkisi olan popüler kodlar ve imgeler çözümlenecektir. Bu anlamda medyada sunulan modellerle gençlerin kimlik oluşumu arasındaki ilişki sorgulanacaktır.

 

 

Demirözü, Damla

 

VATAN, MİLLET VE KADIN

 

Pek çok Türk için, Yunanlıların “Osmanlı”ya karşı neden tepkili olduğunu anlamak kolay değildir. Bazılarımız Yunanlılar/Rumlar söz konusu olduğunda Osmanlı geçmişini “Türkler ile Yunanlılar’ın kardeş kardeş yaşadığı,” ya da en kötü şekli ile, “Osmanlı’nın Rumlara/Yunanlılara hoşgörü gösterdiği” bir dönem olarak niteler. Ve Yunan anlatısında (tarihinde veya edebiyatında) rastladıkları Osmanlı/Türk/Müslüman imajından duyduğu hoşnutsuzluğu dile getirirler.

 

Yunan anlatısında var olan Türk’e yönelik bu “ötekileştirme”de, kuşkusuz milliyetçi dönem sonrası oluşan, Yunanistan’daki Osmanlı/Türk egemenliğini açıklama çabasının önemi büyüktür. Yani sorun milli meşruiyeti ispatlamaktır. Bu sorun önce Yunanlı tarihçiler tarafından 1850’lerde oluşturulan tarih teziyle açıklığa kavuşturulmuş, sonra Yunan edebiyatı ile halka taşınmıştır. İlginç olan ise 1821 Yunan Devrimi, “Osmanlı/Türk egemenliği” konularının yalnız ilk dönem Yunan edebiyatında (1834-1880) değil, çağdaş Yunan edebiyatında da işlenegelmesidir.

 

Bu bildiride edebiyata da yansıyan meşruiyet sorunun roman karakterlerini milli kimliklerine göre nasıl şekillendirdiği, “ötekileştirdiği” incelenecek. Erkeklikle iktidarın nasıl bir görüldüğü, Türk (hanumissa) ve Yunan kadınına yüklenen rolleri, ötekinin kadınının nasıl iki kez ötekileştirildiği anlatılacaktır. Bildiri, Yunan edebiyatında bu konudaki en karakteristik örneği oluşturan N. Kazantzakis’in Kapetan Mihalis (1953) adlı romanına yoğunlaşacaktır. Ne de olsa bu roman Yunan edebiyatında bir kadının hem de “öteki’nin kadınının,” hanumissa’nın, ana karakter olduğu ve belirleyici rol oynadığı tek romandır. Bu romandan hareketle, Yunan edebiyatındaki “öteki’nin kadınına”/hanumissa’ya dair diğer bulgulara da değinilecek, Türk ve Yunan kadınlarından hareketle, Yunanlı yazarların meşruiyet konusuna nasıl yaklaştıkları anlatılacaktır.

 

 

Dener, Aytanga

 

MEKÂN KİMLİĞİ: DEĞİŞEN GALATA SEMTİ

 

Mekân kimliği, topoğrafya, iklim, bitki örtüsü gibi var olan yerel özellikler çerçevesinde oluşan insan ilişkileri ve kurulan bina ve şehir düzeni ile belirginleşir. Kültürel kimlik mekân kullanımında etkili olmakta, esasları ortaya çıkmaktadır. Bakış açıları ve değerler mekânsal özellikleri ayrıştırmaktadır. Ancak mekânsal yorumlar değişen koşullar, insan akışkanlığı ve değişen ilişkiler sonucunda farklılaşmaktadır. Kullanıcı kesiminin değişimi mekân kimliğinin farklılaşmasında önemli bir etkendir. Mekân, doğrudan yapılan fiziksel müdahaleler ile bir dönüşüm içine girerken kullanım amaç ve usulünün değişmesiyle de farklı bir çehre edinmektedir.

 

13. yüzyılda Galata, Cenevizlilerin yaşadığı uluslararası bir ticaret merkezi konumundaydı. 15. yüzyılda burada, şehir duvarları arasında çok kalabalık bir nüfus yaşıyordu. Osmanlılar şehri ele geçirdiğinde Galata’da sıkışık bir sokak örüntüsü, çoğunluğu kargir, yüksek binalar vardı. Semt, İstanbul yarımadasında yaşayan Müslüman şehrin karşısında, gayri-Müslim yerleşmesi olarak varlığını 16. yüzyıldan itibaren Avrupalı grupların da katılımıyla hep sürdürdü. 19. yüzyıl sonlarında bölgede boş yer kalmamış, çevre modern yaşamın sembolü olarak görülen neoklasik, yüksek binalarla dolmuştu. Avrupai bir görünüm hakimdi. Cumhuriyet döneminde uzun süre gerek binalara gerekse şehirsel mekânlara bakım yapılmaması ve kimi yaşayanların semti terk etmesi sonucunda bölge tekinsiz hâle geldi. 1970’ler ve 1980’lerde binalara Doğu’dan göç eden, düşük-gelirli kişilerin yerleşmesi ve 1990’larda bazı yabancıların ve bir grup aydın ve sanatçının yaşam ve iş alanı olarak Galata’yı tercih etmesi mekân kimliğine çeşitli renkler kazandırdı.

 

Bildiride, dönüşmekte olan kültür ve mekân kimliği ilişkisi ele alınacaktır. Galata’da şehirsel mekân’ların bugün içinde bulunduğu durum, tarihsel süreç gözetilerek yeni yaşama biçimleri ve kullanım değerleri incelenecektir. Mekân kullanımının yorumunda harita, minyatür ve fotoğraf gibi belgelerden yararlanılacaktır.

 

 

Dicarlo-Devine, Lisa

 

GETTING TO KENNEDY KENT: REGIONAL IDENTITY IN TURKISH MIGRANT COMMUNITIES

 

Why does an orphaned Greek refugee feel a bond of kinship with Turks from the village that his family was forced to leave? Why do Black Sea Turks go to the U.S. as illegal immigrants when the proximity of Europe makes it a less costly risk? Unlikely affiliations such as these have formed as social, political and cultural boundaries are renegotiated around an emerging global community. While most scholars examine imagined communities in terms of the modern nation-state, I contend that such an analysis misses the local aspects of identity that create bonds of alliance among Turkish migrants. I argue that regional border-crossing is a more meaningful level of analysis for Turkey, and I demonstrate the importance of regional identity for Turks as they move internally and beyond national boundaries. From research that incorporates rural, urban and international sites, I show how a shared understanding of regional affiliation between Turkish villagers and Greek refugees created the opportunity for Turkish migration from the Black Sea to the U.S. Moreover, I analyze this regional identity as it has evolved over time to accommodate political change (empire vs. nation), demographic change (pre- and post-population transfer), and the urbanization of a mountain community that involves a move toward political Islam.

 

This study offers insights into the nature of migrant lives by examining a community in motion, incorporating fieldwork from the Black Sea mountain village, its shantytown community in Istanbul, and the new satellite community of illegal immigrants in the U.S. Rather than examining a community in isolation, I show how migrants create a transnational, transregional community based on a fluid notion of regional identity that individuals redefine over time to maximize migration opportunities.

 

KENNEDY KENT’E VARMAK: BÖLGESEL KİMLİK VE TÜRK GÖÇMEN TOPLULUKLARI

 

Yetim kalmış bir Yunanlı göçmen, ailesinin terk etmek zorunda kaldığı köyden olan Türklere neden yakınlık duyar? Karadenizli Türkler, Avrupa daha yakın,  dolayısıyla da oraya gitmek daha az masraflı bir riskken, kaçak göçmen olarak neden A.B.D.’ye giderler? Oluşmakta olan küresel cemaat etrafında toplumsal, siyasal ve kültürel sınırlar tekrardan müzakere edilirken, bu tür, olasılığı düşük sanılan, yakınlaşmalar da kurulmaktadır. Bilim insanlarının büyük çoğunluğu, “tasarlanmış topluluklar”ı modern ulus-devlet kapsamında inceliyorlar; ancak, bence bu tür bir çözümleme, Türk göçmenler arasında kurulan ittifak bağlarının yerel kimlik veçhelerini gözden kaçırıyor. Bölgesel sınır-geçişi kavramının Türkiye için daha anlamlı bir çözümleme düzeyi olduğunu savunuyorum. Bildiride, hem ülke içindeki, hem de ulusal sınırların ötesine hareketlerde, bölgesel kimliğin Türkler için önemini ortaya koyacağım. Kırsal, kentsel ve uluslararası sahalarda yapılan araştırmalara dayanarak, Türk köylüleri ile Yunan mültecilerince paylaşılan, ortak bir bölgesel aidiyet anlayışının, nasıl Türklere Karadeniz’den A.B.D.’ye göç etme fırsatını yarattığını göstereceğim. Ayrıca, bu bölgesel kimliğin zaman içinde evrim geçirerek siyasal değişimi (imparatorluk karşısında ulus), demografik değişimi (mübadele öncesi ve sonrası) ve bir dağ topluluğunun siyasal İslam’a kaymaya yol açacak şekilde kentleşmesini nasıl içine alabildiğini çözümleyeceğim.

 

Bu çalışmanın amacı, Karadeniz’de bir dağ köyünde, aynı cemaatin İstanbul’daki bir gecekondu bölgesindeki yerleşiminde, ve A.B.D.’deki kaçak göçmenlerden oluşan yeni uydu cemaatte yapılan saha araştırmalarını da kapsayan, hareket hâlindeki bir cemaati inceleyerek, göçmen hayatının doğasına ışık tutmaktır. Yalıtılmış bir cemaati incelemektense, göçmenlerin nasıl—bireylerin, göç fırsatlarını arttırmak için zaman içinde yeniden tanımladıkları, temelinde akışkan bir kimlik nosyonu olan—ulusaşırı ve bölge-aşırı bir cemaat yarattıklarını göstereceğim.

 

 

Dicle, Esra

 

DOĞU'DA “ÖTEKİ” OLMAK: TÜRKİYE'DE BİR YAHUDİ, ELİ ŞAUL

 

Eli Şaul, 1916 yılında Hasköy’de dünyaya gelen, yıllarca yaşadığı İstanbul’dan 1950 yılında ailesiyle birlikte İsrail’e göç etmek zorunda kalan bir Yahudi azınlık üyesidir. İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nde geçen öğrencilik dönemi, Doğubeyazıt’ta teğmen olarak yerine getirdiği askerlik görevi, 40’ların sonunda ortaya çıkmaya başlayan Türk-Yahudi basınında yazdığı yazılarıyla geçen gazetecilik yılları ve İsrail’e göçünü anlattığı Balat’tan Batyam’a adlı günlüğünde, Eli Şaul 30’lu ve 40’lı yıllarda, Türkiye Cumhuriyeti’nde tek parti döneminde azınlıkların konumlarına ışık tutuyor.

 

Batı’nın “ötekileştirdiği” Doğu kültürüne dahil görülen Türkiye Cumhuriyeti’ndeki azınlık statüsüyle, “ötekinin ötekisi” konumunda sayabileceğimiz Yahudilerin içinden, Türkiye’nin toplumsal dokusuna ve yüzyıllardır süregelen azınlıklar meselesine bir bakış ve kapsamlı eleştiriler bulunan bu incelemede, azınlıkların yaşadıkları kimlik ve aidiyet sorunları ile kendilerini toplum içinde tanımlamaları ve konumlandırmalarıyla ilgili olarak da önemli verilere varılabilecektir.

 

 

 

Diken, Bülent

Pembecioğlu-Öcel, Nilüfer

 

BENİM KİMLİĞİM, SENİN KÜLTÜRÜN, ONUN YANSIMASI VE BİZİM İZİMİZ

 

Türk kimliği ve oryantalizm çalışmaları günümüzde oldukça önem kazanmış görünmektedir. Kimlik ve kültür konusu yerleşik yargıları sorgulayarak, eleştirel, çok-disiplinli ve çok-yönlü yeni bakış açıları ile ilginç çözümleme örneklerini de beraberinde getirmektedir. Bu çalışma, Batılı’nın gözündeki Türk kimliği ve oryantalizm konusunda iki farklı noktayı biraraya getirmeyi ve irdelemeyi amaçlamaktadır. Dar anlamı ile Batılı’nın gözündeki Türk ile Türk’ün gözündeki Batılı’nın karşılaştırılmasını amaçlarken, temelde yaratılan “düşsel kimlik mekânları”nı incelemektedir. Örnek olarak Ferzan Özpetek’in Hamam adlı filmi ile 2003 yılında yayımlanmaya başlayan Cola Turka reklamları çerçevesinde bu iki görsel anlatının yansımalarını temel almakta, yansıtılan kimliklerin küreselleşen kültür kodları ile çözümlenmesini amaçlamaktadır. Karşılaştırmanın sonuçları ilginç veriler ortaya koyabilecek denli zengindir. Bir uçta, mekân ve aidiyetin ön plana taşındığı, bir diğer uçta ise yersiz yurtsuzlaşmanın, mekânsızlaşmanın kurgulandığı bir dünya çizilmektedir. Kahramanlar, bir yandan kimliğin ve kültürün olanca ağırlığı ile milliyetçiliğin ön plana taşındığı, diğer yandan ise son hızla tüketici kimliklerinin dağıtıldığı, tektipleşmenin ve ötekileşmenin gerçekleştiği bir başka dünyada yer alır. Kimliğin nasıl “popüler kimlik”e dönüştüğü neredeyse adım adım izlenebilirken, edinilmiş kimliklerin nasıl kırıldığını, parçalandığını, nasıl yeni ve daha farklı bir kimlik ile bunun beraberinde getirdiği melez kültür ve dilin yerleşmeye ve kabullenilmeye başlandığını gözlemleriz. Yaratılan düşsel dünyaların, kimliklerin ve kültürlerin ise ne denli gerçek, ne denli birikebilir ve geleceğe bırakılabilir olduğu tartışılmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Dinçer, Fahriye

 

1915-1930 DÖNEMİNDE YAYIMLANAN ALEVİ RİTÜELLERİNE İLİŞKİN METİNLERDE ALEVİ KİMLİĞİNİN TEMSİLİ VE BAHA SAİD BEY’İN ÇALIŞMALARI

 

Heterodoks bir inanç grubu olan Aleviler, iç içe geçen etnik (Türk, Kürt, Arap), dinsel (Yanyatır, Dersim gibi ocaklar) ve diğer toplumsal bağlar (Tahtacılar, Çepniler gibi boy ve aşiretler) temelinde çeşitlilik göstermekte ve bu çeşitlilik belirli ölçüde ritüellerine de yansımaktadır. Bu bildiride, Türkiye’de yaşayan Aleviler’in ritüellerini konu alan metinlerde Alevi kimliğinin temsil ediliş biçimleri analiz edilecek, Alevi kimliğinin çeşitliliği ile mevcut metinlerde ortaya çıkan özcü yaklaşımların ve farklı dönemlere ait meşru Alevi kimliklerinin arasındaki gerilimler üzerinde durulacaktır.

 

Alevi topluluklarının inanç ve kültür dokusu üzerinde duran ilk çalışmalar Cumhuriyet’in kuruluşundan kısa bir süre önce, İttihat ve Terakki partisinin iktidarı sırasında (1908-1918), parti eliyle örgütlenmiştir. “Ulusal kimlik” sorununun acilen çözüm beklediği bu dönemde başlatılan araştırmaların önemli bir hedefi, üzerinde ulusal kimliğin inşa edileceği altyapının oluşturulmasıdır. Böylece, Osmanlı Devleti’nin sınırları dahilinde yaşayan, ancak çok az tanınan çeşitli topluluklar hakkında özellikle alan araştırmaları temelinde bilgi biriktirilmeye başlanılır. Bu araştırma sürecinde Bektaşilik ve Alevilik konularında öne çıkanlar arasından Baha Said Bey’in yazdığı metinler, Osmanlı-Türkiye kültürel tarihinde modernleşme, milliyetçilik, kültür ve kimlik (özellikle ulusal, etnik ve dinsel kültürler/kimlikler) konularındaki kritik tartışmaları yansıtması bakımından önemlidir. Baha Said Bey’in Cumhuriyet’in kurulmasından önce ve sonra yayımladığı metinlerin gerek odaklandığı Alevi grupları, gerekse bu grupların okuyucuya aktarılan özellikleri bakımından net bir ayrışma göstermesinin üzerinde önemle durulmalıdır. Bu araştırmalar, Alevi kimliği çerçevesinde Cumhuriyet öncesinde ve sonrasında kimlik meselesinin resmi düzeyde ele alınışına dair önemli ipuçları sunmaktadır. Ayrıca, özellikle 1925 ve sonrasında yayımlanan metinler, süreç içinde Türkiye’de inşa edilen “meşru” Alevi kimliğinin temelleri hakkında fikir vermektedir.

 

 

Dinçer Durmuş, Oya

 

KİMLİK OLUŞMASINDA ETKEN OLARAK, MEDYA – POPÜLER KÜLTÜR BAĞLAMINDA “ÖZGÜR KIZ - NİL KARAİBRAHİMGİL” MODELİ

 

Bu bildiride, kimlik oluşmasında etken olarak, medya/popüler kültür bağlamında, “Özgür Kız-Nil Karaibrahimgil” modeli, kimlik teorileri, popüler kültür teorileri ve kitle iletişim araçları (medya) bağlamında incelenecektir.

 

Stryker, “kimlik; bir bütün ve benliğin ana unsuru olarak, pek çok alt kimliğin toplamıdır, bunlar birbirini etkilerler ve dolaylı ya da doğrudan yaşanırlar,” diyor. Özgür Kız karşımıza ilk kez Turkcell firmasının Hazır Kart reklamıyla çıktı. Cep telefonu ve Hazır Kartı’yla ülkenin her köşesinde, her tür iklim koşulunda, her tür coğrafyada, tüm olumsuz koşullara rağmen “tek başına ve özgür”dü. Her yeni reklamda yeni bir serüven yaşıyordu. Özgürlük erkeksi bir söylemken, “ben özgürüm” diyen bu genç kadın için özgürlük ikilcil bir unsur olmaktan çıkıp “ben” kullanarak özgürlüğün öznesi hâline gelmiştir. Özgür kız, kendi ürettiği bir özgürlükten söz etmektedir. Sözen, “Kimlik, kişiliğin aksine birden fazla olarak bir insanda bulunur ve din, millet, aile, sosyal sınıf, meslek, eğitim gibi insanın sosyal belirticilerinden oluşur ve her bir kimliğe göre farklı davranışlar sergilenir,” diyor. Özgür Kız da aynı anda birden çok kimlikle karşımıza çıktı, ama ardında özgür kız olma hâli hep vurgulanarak: Boğaziçi mezunu, iyi eğitimli, sanatçı ve modern bir aileye sahip, beste yapabilen, kaset çıkarabilen, söz yazabilen, reklam metninden şarkılara, köşe yazısından, video kliplere, konserlerden televizyon programlarına, her yerde farklı kimliklerle ve hep karşımızda: Özgür Kız-Nil Karaibrahimgil.

 

Onu reklamlar yarattı, o bir popüler kültür ürünü olarak tam karşımızda ve onu devamlı karşımıza getiren kitle iletişim araçlarının bombardımanı ile tüketim alışkanlıklarımızı etkilemek ve bu simülasyondan etkilenmemizi sağlamak için tüm varlığı ile orada üretildi, ve yeni bir üretime kadar ya da tüketileceği güne kadar orada olmaya devam edecek. Popüler kültür kavramıyla bize her tür eğlence, müzik, gösteri, kitap ve filmlerden oluşan etkinlikler anlatılmak istenmekte ve kitle iletişim araçlarının güçlü desteği ile, Irving Howe’un dediği gibi, popüler kültür ürünleri zamanımızı doldurarak bizleri günlük yaşamın monotonluğundan, çekilmezliğinden kurtarıyor ve ertesi günü yeniden yaşanabilir hâle getiriyor. Böylece anlamsız yaşam için çeşitli armağanlar getirerek kurulu düzeni rahatsız etmeyen hatta daha da gelişmesini sağlayan narkotik etkili kaçış yolu sağlıyor. Nil ya da Özgür Kız da şarkılarında sabah üretilen ve akşam tüketilen çok şey söylüyor. Gerçekte ise yeni dünya düzenine paralel gitmekten başka hiçbirşey söylemiyor. Onun kimliklerini modelleyen genç kızlar ve kadınlar da onunla söylüyor, onunla giyiniyor ve hareket ediyor. Özgür Kız’la beraber özgürlükten bahseden şarkılar söylüyorlar. Popüler kültürün oluşturduğu özgür kimlik simülasyonu yeni bir nesil ortaya çıkardı, “kanatlanıp uçacak, hem çocuk hem de kariyer yapacak!”

 

 

Direnç, Dilek

 

KADINA DESTAN YAZMAK, KADINI TARİHE YAZMAK: AYLA KUTLU VE KADIN DESTANI

 

Çağdaş Türk yazarları arasında önemli bir yeri olan Ayla Kutlu, Ocak 1994’te yayınlanan Kadın Destanı adlı eserini yaratma sürecinin, destan ve kadın arasındaki ilişkiyi sorgulamakla başladığını söyler. Köklerini sözlü gelenekten alan ve kahramanlık şiiri olarak da anılan destan, ataerkil toplumlarda üretilen erkek kimliklerini ve değerlerini merkeze koyan ve bunları yeniden üreten bir yazınsal tür olarak, farklı kültürler ve dönemlerde tartışmasız hep erkek cinsiyetli olmuştur. Destan ve kadın uzlaşmazlığını sorgularken, beş bin yıllık bir Sümer metni olan ve Homeros’un Odysseia’sı gibi adını erkek kahramanından alan Gılgamış Destanı’na döner Kutlu. Yazarın uzun soluklu projesi, kendi deyişiyle, “erkek hakim” Gılgamış Destanı’nı, metinde “çok küçük, neredeyse milimetrik ölçüde bir fonksiyon yüklenmiş” ve farklı çevirilerde fahişe, orospu, ya da yosma olarak anılan kadının bakış açısından, onun sesiyle, onun deneyimleri üzerine odaklanarak anlatmak ve bir kadın kahraman kimliği ve kadını merkeze koyan bir destan oluşturmaktır. Böylece yazar, kenarda bırakılanı merkeze alarak, susturulmuş olana dil vererek, görünmez olanı öne çekerek, yazması yasak olana kalem tutturarak, erkek kahramanlık hikayeleri anlatan destanların yanına, kadını destanlaştıran bir hikaye, bir başka deyişle, erkek-merkezli resmi tarihin yanına, resmi tarihi sorgulayan kadın-merkezli bir alternatif tarih koyar. 

 

Eşitsizlik ve hiyerarşi üzerine kurulu ataerkil düzenin kültürel hegemonyası, merkeze konumlanmış erkeklik değerleri ve kimlikleri, kadınlık ve erkeklik kimliklerinin üretilmesinde işlevsel olan toplumsal pratikler, toplumun kadına, doğaya ve alt sınıflara baskı ve şiddet uygulama biçimleriyle kadınlık ve erkeklik kimliklerinin üretilmesi arasındaki ilişkiler, Kutlu’nun Kadın Destanı’nda sorguladığı konulardır. Bu bildirinin amacı, Kadın Destanı’nda, ataerkil toplumun yerleşik kadınlık/erkeklik değer ve kalıplarını yıkma ve alternatif kimlikler inşa etme stratejilerini incelemektir.

 

 

Doğan, Sena

 

AZERBAYCAN'DA TARTIŞMALAR: KÖYLER VE PETROL ZENGİNLERİ

 

Eski Sovyet cumhuriyetlerinde olduğu gibi Azerbaycan’da da, 1980’li yılların başından beri geçmişteki tartışmalar, tekrar gündeme gelerek ve jeopolitik sınırların, kültürel farklılıkların ve değişik tarihsel deneyimlerin ötesine geçerek, yeniden canlanıyor. Bu tartışmaların merkezinde Türk dili konuşan Müslüman toplumların kimlik oluşumu, geçmişi ve geleceği, kapitalist dünyaya entegrasyonu, lâiklik ve İslam yer almakta. Bu alandaki en önemli noktaları ise dil reformu, edebiyat ve tarih oluşturuyor.

 

Edebi alanda köy ve petrol zenginleri teması yeniden kapitalistleşme tartışmasının başlangıcını oluşturuyor. Kimliğin oluşumu ve gelişimi sürecinde özgünlük simgesi olarak köy özel bir yere sahiptir. Geleneksel tarım üretiminin ortadan kalkmasıyla köyler “deforme” olmuş ve insan giderek toprağa yabancılaşmıştır. Modernleşmenin eleştirisi ulusal gelenek ve değerlerin yeniden ön plana çıkmasıyla at başı gidiyor. Köyden kente göç ise gelenek ve göreneklerin giderek yok olması ve toprağa sevgi gibi değerlerin unutulması olarak görülüyor. Mülkiyetin toplumsallaş(tırıl)ması ve (yeniden) özelleştirilmesi konusundaki şüpheler, köylerin ekonomik yapısı ele alınarak tartışmaya sunulmuştur. Azerbaycanlı Yazarlar Birliği başkanı 1986'da bu konu ile ilgili bir teklifle Yüksek Sovyet’e başvurmuştur.

 

Bu, aynı zamanda Azerbaycanlı petrol zenginlerine yeni bir bakış ve değerlendirmenin de başlangıcıdır. Henüz 1987 yılında H. Z. Tağiyev’in kamu yararına yaptığı, su kanallarının döşetilmesi ve yoksullara eğitim imkânı sağlanması gibi girişimlerin, Sovyet tarihçilerinin haksız değerlendirmelerine maruz kaldığı ifade edilmiştir. Onun‚ “Azerbaycanlı iyi bir zengin” olarak gösterilmeye başlanması sınıf ve ulus gibi kavramların daha farklı ele alınmaya başlandığının bir göstergesidir.

 

 

Dora, Serkan

 

“VESİKALIK”TAN POLİTİKAYA YÜZ VE KÜLTÜR

 

Yüzlerimizin, kimliğimizin bir parçası olduğu düşünüldüğünde, gündelik hayatımızın her alanında kullanılan fotoğraflar, bizim veya bir başkasının kimliğini ne kadar yansıtıyor? David O. Hill, J. M. Cameron ve Nadar’la başlayan portre fotoğrafçılığından, stüdyo fotoğrafçısı Disdéri’nin bulduğu carte-de-visite boyutundaki fotoğraflara ve vesikalık fotoğraflara kadar hangi yüzümüz doğru olarak gösteriliyor? Günümüzde dijital teknoloji ile—öncesinde karanlık oda teknikleriyle—uzmanlık gerektirmeyen fotoğraf müdahaleleri mümkündür. Bu bildiride, fotoğraf müdahaleleri sonucunda medyada yer bulan politik kimliklerin değiştirilen yüzleri tartışılacak; politik kimliklerin çok-yüzlülüğü göz önüne alındığında, dijital yeniden üretim süreciyle, politikacıların nasıl kamusal figür hâline geldikleri gösterilmeye çalışılacaktır.

 

 

Elmacı, Emin

 

İTTİHAT-TERAKKİ VE ULUSAL KİMLİK İNŞASINDA BOYKOTUN VE KAPİTÜLASYONLARIN KALDIRILMASININ KULLANILMASI

 

1908 yılında Avusturya daha önceden işgal etmiş olduğu Bosna-Hersek’i ilhak etmeye karar vermişti. Bunun üzerine İttihat Terakki Cemiyeti kendi adamlarını da kullanarak halkın bu olaya tepkisini yönlendirmiştir. Daha sonra 1914 yılında kapitülasyonların kaldırılması sırasında da aynı yöntem kullanılarak ulusal bir kimlik oluşturma çabalarına girilmişti.

 

1908’de Avusturya ve onun yanında gözüken Almanya’ya karşı boykot uygulamasına kadar gidilmişti. Boykot kullanılarak ulusal kimlik inşasında önemli bir adım atılmıştı. Halk Avusturya malı olan feslerden şekere kadar tüm mallara boykot uygulamış, kalabalık gösteriler yapmış ve birlik sağlanmasına çalışmıştır. Bu amaçla, boykotaj cemiyetleri kurulmuş ve Avusturya ekonomik anlamda sıkıntıya sokulmuştur. Başlangıçta zora girmeyeceğini düşünen Avusturya hükümeti bile sonunda Osmanlı hükümeti ile görüşmeler yapmaya razı olmuş ve verilen ödünler ile sorun halledilmişti. İttihat Terakki Cemiyeti büyük şehirlerde ve taşralarda kendi adamlarını kullanarak boykotun hızını ve yönünü belirleme şansını elde etmişti. Kısacası Cemiyet, boykotu hem ekonomik güç olarak siyasete yansıtmış hem de ulusal kimlik inşasında kullanmıştır.

 

Cemiyet aynı şekilde 1914 yılında kapitülasyonları kaldırma kararı sonrasında da bu olayı ulusal kimlik oluşturmada kullanmıştır. Aynı şekilde yabancıların etkisinin azaltılması da düşünülmüş ve bu amaçla halkın katılımı sağlanarak büyük mitingler yapılmış, milli iktisat politikası ile ulusal kimliğin bir aşaması ortaya çıkarılmıştır. Bildiride boykot ve kapitülasyonların kaldırılmasının ulusal kimlik inşasında nasıl kullanıldığı ortaya konacaktır.

 

 

Engindeniz, İdil

 

Alternatİf bİr İletİşİm aracı olarak İnternet’İn Çerkes kİmlİğİnİn İfadesİnde kullanımı

 

Giderek daha fazla sayıda kullanıcıya ulaşan İnternet, günümüzde pek çok tartışmanın temel konusunu oluşturuyor. İnternet, bu bildiride, alt kültürlerin/alt kimliklerin kendini ifadesinde yararlı bir alternatif iletişim aracı olup olamayacağı bağlamında ve Çerkesler örneği üstünden incelenecektir.

 

Çerkesler, nüfus olarak en yoğun biçimde, anavatanlarından sonra, Türkiye’de yaşamaktalar. Bununla birlikte, Türkiye’deki azınlıklardan bahsedildiğinde ya da anadilde yayın, anadilde eğitim gibi azınlık hakları söz konusu olduğunda ilk akla gelenler arasında oldukları iddia edilemez. Kimliklerinin korunması günümüz Türkiyesi’nde Çerkesler’in öncelikli konularındandır ve bu amaçla çeşitli dernek ve vakıflar etrafında örgütlenmektedirler. Çalışmamızda, kurumsal olmaları açısından vakıf ve derneklerin internet sayfalarını inceleyerek İnternet’in Çerkes toplumu içinde kimlik bilincinin oluşumunda ya da kimliğin korunmasında nasıl bir rol oynadığını ortaya koymaya çalışacağız. Bu çalışma bünyesinde, ana akım medyada kendilerine pek yer verilmeyen Çerkesler’in alternatif bir iletişim aracı olan İnternet’i kendilerini ifadede nasıl kullandıklarını, Birleşik Kafkasya Derneği, Kafkas Derneği, Demokratik Çerkes Platformu, İstanbul Kafkas Abhazya Kültür Derneği, Kafkas Vakfı, Dünya Abaza Birliği, Uzunyayla Kafkas Kültür ve Dayanışma Derneği ve Uzuntarla Kafkas Kültür ve Dayanışma Derneği'nin internet siteleri ve sayfaları özelinde inceleyeceğiz.

 

 

Eraslan Yayınoğlu, Pınar

 

YEREL YÖNETİMLERDE HALKLA İLİŞKİLER UYGULAMALARINA BİR ÖRNEK:  KENTİN GÖRSEL KİMLİĞİNİN TASARLANMASI VE GÜZEL BEYOĞLU PROJESİ

 

Beyoğlu, mimarlık tarihindeki yeri, kültürel bir mozaik olması, ve eğlence ve turizmin cazibe merkezlerinden biri olmasının getirdiği özel niteliğinin yanı sıra, bir süredir yaşanan değişiklikler nedeniyle de “kent kimliği”  başlığı altında kültürbilim, mimarlık, halkla ilişkiler ve görsel kimlik tasarımı boyutlarıyla tartışmaya uygun bir örnek oluşturmuştur. İlçe belediyesi, Beyoğlu ya da Pera olarak bilinen bölgede yani İstiklal Caddesi’nde 2001 yılında yürütmüş olduğu projeyi “Güzel Beyoğlu Projesi” olarak adlandırmıştır. Proje birkaç etap olarak düşünülmüş ve ilk etapta İstiklal Caddesi üzerindeki binaların mimari kimliklerini gösterebilmelerini sağlayacak düzenlemeler ile işe başlanmıştır.

 

Proje ilk bakışta ağırlıklı olarak mimari bir boyut taşır gibi görünmektedir ve belediyece de böyle yönetilmiştir. Ancak bu projenin yürütülmesi sırasında, belediyenin konuyla ilgili tüm kararları ve uygulamalarında aslında yoğun biçimde bir iletişim boyutu, başka bir deyişle bir halkla ilişkiler yönetimi boyutu, iki açıdan mevcuttur: İlki, “kentin görsel kimliğinin” tasarlanması konusunun bizzat bir halkla ilişkiler projesi olarak kabul edilmesi gereğidir; ikincisi ise, “Güzel Beyoğlu Projesi”nin duyurulması ve projeye dair her türlü iletişimde halkla ilişkilerin rolüdür. Sadece bir mimari proje gibi görünen bu proje, günümüzde örneğin Londra’daki çeşitli ilçe yönetimlerinde—Westminster, Kensington ve Chelsea, Camden vb.—örneği görülebilecek çok-boyutlu bir projedir ve “yerel yönetimlerde halkla ilişkiler uygulamalarından biri olarak kent kimliğinin tasarlanması” konusu olarak da ele alınabilir.

 

Bildiride, kentin görsel kimliğinin tasarımı ile halkla ilişkiler disiplinindeki “kurumsal kimlik yönetimi” arasındaki ilişkinin kuramsal bağı açıklanacak ve “kentin görsel kimliğinin tasarımı” konusunun yerel yönetimlerin halkla ilişkiler projelerinden biri olarak ele alınması gerektiği vurgulanacaktır.

 

 

Eraydın-Virtanen, Özlem

 

Avrupa Birliği ile Bütünleşme ve Türk Ulusal Kimliği

 

Avrupa Birliği (AB)’ne tam üyelik süreci yasal ve kurumsal düzeyde önemli değişiklikler ve yeniden yapılanma gerektirmiştir. Ulusüstü niteliği olan AB ile bütünleşmenin ulusal kimlik kavramını etkilemesi kaçınılmazdır.

 

AB süreci içerisinde Türk ulusal kimliğinin dönüşümü iki düzeyde ele alınabilir:

 

Ulus-devlet içerisindeki yapısal değişiklikler’in ulusal kimliğe izdüşümleri: Bu çerçevede tam üyelik koşullarını yerine getirmek için yapılan değişikliklerin, dil, din ve cinsiyet öğelerinin ulusal kimlik içerisindeki yerlerine etkisi ele alınabilir. Yine aynı düzlemde, bu değişikliklerin ulusal kimliği ne ölçüde ve ne yönde etkileyeceği sorgulanabilir.

 

Ulusun kendine benzerlikler gibi başkalıklar taşıyan üyelerden oluşan bir kolektif bütün’e eklemlenmesinin ulusal kimliğe etkileri: Ulusun yetki, hak, görev ve egemenlik kavramını değiştiren bütünleşmeye gitmesi sonucu kendini ve diğerini yeniden tanımlama gereği ortaya çıkacaktır. Bu tanımlamada özellikle dinin ve tarihin rolü irdelenmeye değerdir.

 

Bildiride ayrıca AB sürecinin ulusal kimliği şekillendiren farklı unsurları daha görünür kıldığı açıklanacaktır. Avrupa bütünleşmesinin karşılıklı olarak yeni kimlik tanımlamaları gerektirdiği vurgulanarak, ulusal kimliğin dinamik boyutuna dikkat çekilecektir. Bildiride Avrupa etüdleri, uluslararası ilişkiler ve sosyoloji bilim dallarının kavram ve yaklaşımlarından yararlanılacak, Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci örnek olayı ile ulusal kimlik kavramı irdelenecektir.

 

 

Erdem, Beste

 

GÜZEL BEYOĞLU PROJESİNİN ETKİLERİ ÜZERİNE BİR SAHA ARAŞTIRMASINDAN İZLENİMLER

 

Beyoğlu’nun İstiklal Caddesi’nde Güzel Beyoğlu Projesi” kapsamında işyerlerinin tabelalarının  yeniden düzenlenmesi sonucu oluşan yeni görünüm halkla ilişkiler disiplininin önemli bir konu başlığı olan “kurumsal kimlik yönetimi” açısından ilginç bir örnek olay yaratmıştı. Projenin amaçlarını aşmış olsa da, ortaya çıkan durumda, işyerlerinin/kuruluşların özellikle planlı kurumsal kimlik çalışmalarının bir parçası olan kurumsal renklerin kullanılamadığı görüldü. Bu durumda, uygulamaya tabi olan kuruluşların kurumsal kimlik yönetimi açısından herhangi bir sorunla karşılaşıp karşılaşmadıkları ve bunu bir sorun olarak görüp görmediklerini anlamaya yönelik bir uygulamalı araştırma başlatıldı. Pınar Eraslan Yayınoğlu ve Filiz Susar tarafından tasarlanan ve yüz yüze görüşme ve yapılandırılmış mülakat formuna dayalı olan saha araştırması öğrencilerin de dahil olduğu geniş bir saha yönetim ekibince yürütüldü.

 

Bu bildiride, sahaya dayalı araştırmanın tasarlanması, veritabanının oluşturulması ve araştırmanın yürütülmesi sırasında yaşanan deneyimlerden ve özellikle de mülakatların gerçekleştirilmesi sırasındaki saha gözlemlerinden söz edilecektir.

 

 

 

 

 

 

 

Erdoğdu, Teyfur

 

ÜST DÜZEY OSMANLI BÜROKRATININ KİMLİK BUNALIMI (1836-1922)

 

Bu bildiride Tanzimat Fermanı’ndan hemen önce otokrat bir hükümdarın saltanata geçişi ile başlayan ve I. Dünya Savaşı’nın ardından varlığı sona eren devletin üst düzey bürokratının sahip olduğu ve bu grup tarafından yaratılmak istenen kimlik(ler)in geçirdiği yapısal değişim ve bu değişim süreci içinde Osmanlı yöneticisinin karşılaştığı kimlik bunalımları ele alınacaktır. Osmanlı yönetici eliti modernleşen/değişen diğer devletlerin elitlerinde olduğu gibi zaman zaman ağır, zaman zaman da sancılı kimlik bunalımı yaşamıştır. Bildiride yaşanan bu kimlik bunalımı tanımlanarak incelenecek, ardından bu kriz karşısında ileri sürülen çözüm önerileri ele alınacaktır. Bu önerilere hem kendi grupları içinden hem de toplumun/çevrenin diğer katmanlarından ne kadar katılım olduğu ve bu önerilerin ne kadar yankı bulduğuna bakılacaktır.

 

Kimlik bunalımı, iki sorunsal açısından ele alınacaktır: İmparatorluktaki üst düzey yönetici grubunun bu süreç içinde ortak tek bir kimliği olup olmadığı ve olabilmişse yaratılan bu kimliğin Osmanlılık olup olmadığı; imparatorluğun geçirdiği dönemler içinde bu kimliğin/kimliklerin seyri ve kimlikle ilgili olarak yaşanan sıkıntılar.

 

Bildiride şu dönemlerden bahsedilecektir: Tanzimat Fermanı öncesi dönemden otokrat hükümdar olan II. Mahmud’un ölümüne kadar; siyasi ve idari iktidarın Bab-ı Âli elinde toplanmasından I. Abdülhamid’in iktidara tam olarak sahip olduğu 1881’e kadar; II. Abdülhamid’in baskıcı rejiminden Jön Türk ihtilaline kadar; II. Meşrutiyet’ten I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar; savaşın bitiminden devletin sonuna kadar olan dönemler.

 

 

 

 

 

 

 

 

Erhan, Selahattin

 

Batı’nın “Kürt” Sorunu

 

“Kürt” sözcüğü, bir ad, tanımlama veya kimlik olarak çok daha eski olmasına karşın, Batı’nın—dolayısıyla da önce Osmanlı’nın, sonra Türkiye’nin—(siyasal) gündemine 19. yüzyılda, yeni egemen güçler Osmanlı Devleti’ne “Hasta Adam” tanısı koyduktan sonra girmiştir. Bir başka deyişle, genel anlamı ve amacı düşünüldüğünde, Batı açısından “Doğu Sorunu”nun önemli bir bileşkesi olan “Osmanlı” ya da “Türk” sorunu ile “Kürt” sorunu doğrudan ilintilidir. Aralarında kopmaz bir sebep-sonuç ilişkisi vardır.

 

Hem bu ilişkiyi göstermek, hem de—genel uygulamanın tersine—konuyu tarihsel bağlamından koparmadan sunabilmek için, bu bildiride “Kürt” konusunda yerli ve yabancı yazarlarca ileri sürülen görüşler sergilenecek, konuyu siyasal anlamda önemli kılan “etnisite” ile “ulus” kavramları tartışılacaktır. Konuya ilişkin alt başlıklarda, bu kavramların bilimsel yazındaki yeri gözden geçirilecek, bu kavramlar çerçevesinde yerli ve yabancı kimi yazarlarca geliştirilmeye çalışılan “ulusal” söylemin bilimsel, ideolojik ve siyasal boyutları tartışılacaktır.

 

 

Esen, Adile

 

Oluşan ve Değişen kimlikler

 

Almanya’da yaşamakta olan iki milyon Türk, 2004 yılı istatistiklerine göre ülkenin en büyük yabancı nüfusunu oluşturmaktadır. Bu bildiri, Almanya’da oluşan Türk-Alman kişiliklerin yapısını ve onların kimlik anlayışlarını ele alarak, var olan kültürün kimlik üzerindeki etkilerini bir grup insan çevresinde inceleyecektir.

 

1960’ları takiben 1970’ler ve 1980’ler ortasına kadar Almanya’daki Türklere Gastarbeiter (misafir işçi) adı verildi. Bu ad, açıkça gösterdiği gibi, bir paradoksu içermektedir: Misafir sözcüğü için, özellikle Türk kültüründeki yaygın anlayışa göre, aynı zamanda çalışma (iş yapma) sıfatı uygun görülmez. Bu sıfat, Türklerin Almanya’da geçici bir süre için kalışlarını vurgulamakla birlikte, Türk işçilerinin ve ailelerinin sosyal ve politik açıdan da dışlanmalarını belirtmektedir. 2000 yılında değişen vatandaşlık yasasına kadar, Türkler Alman vatandaşlığına jus sanguinis, kan yolu ile ulusa ait olma, yasası sebebiyle kabul edilmediler. Alman ulusçuluk anlayışı kan ve gen bağlantısını gerekli gördüğü için bu yasanın uygulanışı Almanya’da doğup büyüyen ve Almanca konuşan Türkleri Alman vatandaşlığından dışlarken, aynı dönemde Almanlarla etnik bağları olan başka grupları Almanlığa uygun gören bir yol izledi. Örneğin, Doğu Bloku dağıldıktan sonra, Almanya dışında yaşamış fakat Alman soyu ile bağlantılı olan Yugoslavlar ve Romanyalılar, Almancaları kıt olmasına rağmen, Alman olarak ulusa kabul edildiler.

 

Kültürel betimleme, genel anlamda, iki tarafın görüşlerini ve bakış açılarını (bu çalışma özelinde Türklerin Almanları, Alman tarafının da Türkleri “Türk” olarak önyargılarla, kalıplaştırmasını) yansıtır. Bu bildiri, bu kültürel tanımlanış sınırları içinde, özellikle Türk-Alman kimlik yapılarının yazın alanındaki örneklerini irdeleyecektir.

 

Almanya’da 1990’lı yıllarda baskın olmuş olan kültürel ve politik dile tezat olarak, bugün yeni bir grup Alman-Türk sanatçı, kimliklerini değişik bir çizgide belirlemiştir. Bu sanatçı grubunun—yaratı ve etkileşim alanları düzgün bir dağılımda olmadığı için, genel bir başlık altında toplanamasalar da—yapıtlarında ortak yönler vardır: Yapıtlarında, kimlik oluşumunun karmaşık bir yapı olduğunu işlemeleri, ve toplumların, genelde kültürü homojen olarak algılayarak, kültürel kimliği de bu çerçevede sınırlamalarını eleştirebilmeleri. Bu yeni sanatçı grubunun gerek sinema ve gerekse yazın alanındaki üreticilikleri, Alman toplumuna çoğu zaman yabancı olan konuları işliyormuş gibi görünmesine rağmen, aslında Alman toplumunun tam da içinden, Almanların göremediği ya da görüp de algılayamadığı yeni bir dili ve gerçekliği yansıtmaktadır. Böylece, Alman kültürünün önemli bir parçası olmakta, hatta bu kültürün gelişimine ve geleceğine dair etkili bir şekilde katkıda da bulunmaktadırlar.

 

Almanya’da yaşayan ve Alman dilinde yazan fakat Türk olan yazarların ürettikleri eserler nasıl okunabilir, nasıl anlaşılmalı ve değerlendirilmelidir? Bu eserler kendi değerlerinin yanında, üretildikleri zaman ve ortamlar da göz önünde tutularak, Almanya’daki Türkler ile Almanlara ifade ettikleri farklı anlamlar çerçevesinde de yorumlanmalıdırlar. Ayrıca, kültürel tercümeye, ya da Alman ve Türk kültürleri arasında yeni bir etkileşimin ve dönüşümün de aracı oldukları hatırlanırsa, bu eserlerin sunumları Almanya’daki Türklerin kimliklerine ve aynı önemde Almanya’nın yeni kimliğine nasıl bir etkide bulunmaktadır? Bu soruları üç yazarın, Emine Sevgi Özdamar, Feridun Zaimoğlu ve Zafer Şenocak’ın eserlerini örnekleyerek tartışacağım. Yazıları, Almanya’daki Türklere ilişkin değişik ve çarpıcı hakikatleri yansıtmakla birlikte, Türk-Alman ya da Alman-Türk tanımlaması fikrinin aslında temelsiz ve kaygan bir yapıda ve sürekli değişmekte olduğunu da göstermektedir. Her biri, Alman dilinde kendine özgü bir tarzda, kimlikle ilgili, dikkate değer saptamalarda bulunmaktadır.

 

 

Etöz, Zeliha

 

Göçmen kİmlİğİ: Heterotopya olarak göçmen edebİyatı

 

Zygmunt Bauman, Modernlik ve Müphemlik adlı eserinde, özünde “karar verilemez” olan yabancının “uyumsuz ve dolayısıyla da hoşa gitmeyen bir ‘yakınlık ve uzaklık’ sentezini temsil” ettiğini belirtir. Ne “biz”den ne de “onlar”dan olan yabancı, varoluşsal ve zihinsel müphemliğin temsilcisidir. Bu müphemlik ise yabancı olanın şahsında isyankârlığı ve potansiyel devrimciliği mümkün kılar. Diğer bir deyişle, evrensel olanın üretimi için kapıyı aralar. Ancak, yine Bauman’a göre, günümüzün göçebe dünyasında yabancılığın kendisi gündelik bir hâl almıştır. Yabancılığın evrensel hâle gelmesiyle de yabancı, geçmişte olduğu gibi evrensel olanı üretme kapasitesine, yani devrimci potansiyele sahip değildir. Çünkü, artık yabancılık geçici bir durum, kişinin kurtulmaya, üzerinden atmaya çalıştığı bir yük değildir. Tam tersine, yaygın ve genel ilânihaye bir hâldir. Bauman'a göre, “farklılık hiçbir suçluluk içermez, farklılık suçunun utancı artık yabancıyı yabancılaşmadan kaçmaya itmez.” İlk bakışta, yabancıya ve yabancılığa ilişkin bu tespitlerin gerçeklikten uzak olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak, göçmeni düşündüğümüzde, sanki bu görüşler tartışmalı hâle gelmektedir. Göçmenlik, gerçekten de bireyin yersiz yurtsuzlaşmasının evrenselleşmesine bir örnek  midir sadece? Yoksa giderek evrensel hâle gelen bir pratikle kolayca özdeşleştirilemeyecek bir kimlik deneyimi midir? Üstelik, Bauman’ın geçmişteki yabancıya atfettiği özellikler, tam da göçmenlik deneyimine içkin müphemlik nedeniyle göçmen kimliğinin de potansiyelleri değil midir? Bu soruları, dolayısıyla da göçmen kimliğinin işleyişini göçmen edebiyatının örnekleri üzerinden tartışmak, bu çalışmanın temel çerçevesini oluşturmaktadır. Göçmen edebiyatı derken de asıl olarak Almanca yazan Türk yazarların eserlerinden yararlanılacaktır.

 

Yukarıda kısaca dile getirilen soruları tartışmak üzere örneklenen edebi metinlerin analizinde, Foucault’nun ortaya attığı ve asıl olarak mekân üzerinden tanımlanan heterotopya kavramı temel bir öneme sahiptir. Foucault, karşı-mekân, karşı-yer anlamına gelen heterotopyanın, mevcut olanın meşruluğunu sorgulamaya açık olan, pratiğe geçirilmiş gerçek mekânlar olduğunu belirtir. İlk elde, bu kavramın “yer” için değil de, metin için kullanılması sorunlu bir kullanım olarak değerlendirilebilir. Ancak, sözün mekânının yazı olduğu, diğer deyişle, sözün yazı aracılığıyla bir “yer”e kavuştuğu pekala iddia edilebilir. Üstelik bu iddiayı, Foucault’nun heterotopyaya ilişkin sıraladığı özellikler üzerinden kuramsal olarak temellendirmek mümkündür. Heterotopya, mevcut olanın ötekileştirdiğinin mekânıdır. Ötekileştirilenin kendini keşfetmesini, bu keşiften hareketle—kendi ötekisiyle birlikte—kendinin yeniden inşasını olası kılan, tam da bu olasılık dolayısıyla mevcut olanı sorgulamaya açık hâle getiren bir mekân. Deleuze ve Guattari’nin Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin adlı eserlerinde dile getirdiklerini hatırlayacak olursak, kimi anlatıların heterotopya olarak işleyebileceğini, üstelik özellikle göçmen edebiyatı söz konusu olduğunda bunun çok daha mümkün hâle geldiğini söyleyebiliriz. Ötekileştirilmiş olan dışarlıklı, yerleşiklerin dilini gaspederek anlatısını heterotopya olarak inşa etmeye en aday kişidir. Diğer deyişle anlatı, göçmenin elinde tıpkı bir heterotopya olarak işlev görür. Heterotopya olarak edebiyat, göçmenin kendi kimliğini keşfederek kendisini yeniden inşa etmesinin, ister Alev Tekinay’ın kısa öykülerinde ya da Feridun Zaimoğlu’nun romanlarında olduğu gibi yüceltilsin, ister Aras Ören’in eserlerinde olduğu gibi yok sayılmaya çalışılsın, farklılığın dert edinilmesiyle yabancılıktan kurtulmaya çalışmanın bir aracı gibidir—ötekileştirmeye direnmenin ve isyan etmenin bir tezahürü olarak mevcut olanın sorgulanmasını mümkün kılan bir araç.

 

Boşluklarla yüklü bu kısacık değerlendirmeden hareketle göçmenliğin, Bauman’ın evrensel hâle geldiğini belirttiği yabancılıktan farklı bir deneyime işaret ettiği ve bu nedenle de göçmenin, geçmişin yabancısına daha çok benzediği iddiasını tartışmak önemli görünmektedir.

 

 

Gencer, Mustafa

 

Geç Osmanlı Modernleşmesİ ve Kİmlİk Sorunsalı

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. yüzyıldan sonra süreklilik arzeden askeri, siyasi ve ekonomik zayıflığı 19. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan ulusçuluk akımıyla birleşince modernleşen Osmanlı tebasında bir kimlik sorunsalı ortaya çıkmaya başladı. 20. yüzyılın başlarına kadar “Osmanlıcılık” ve “İslamcılık” ideolojisi etrafında Osmanlı Devleti’nin Müslim ve gayri-Müslim unsurlarla birlikte yaşayabileceği umudu taşınıyordu. Ancak “Osmanizm”in ve Pan-islamizm’in çöküşü, “çok etnili” Osmanlı İmparatorluğu’nda etnik karşıtlıkların olanca ağırlığıyla ortaya çıkmasına neden oldu. Buna tepki olarak, ulus fikri ile birlikte yeni kimlikler oluştu.

 

Balkan Savaşı’ndaki ağır yenilgi sonucu Jön Türkler, Osmanlı Devleti’nin kurtuluşunu sadece Türk milliyetçiliği ve modernleşmenin sağlayabileceği fikrine vardılar. Böylece Türk milliyetçiliği yeni bir entegrasyon ideolojisine dönüştü. “Türk” sözcüğü bundan böyle “Fransız” ve “İngiliz” gibi milli bir anlamda kullanılmaya başlandı. Onlara göre, kapsamlı bir modernleşme için, Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu’daki toprakları ulusal devletin hakimiyet bölgesi olarak yeniden düzenlenmeliydi. Etnik azınlıklar ve henüz bir ulusal kimlik kazanmamış halk yığınları değişim sürecinin kurbanı oldular. Bu politika Arap Devrimi’ne ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne ve nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına neden oldu.

 

Bildiri, Osmanlı kimliğinin 19. yüzyılda Tanzimat ve Meşrutiyet hareketleri çerçevesinde geçirdiği değişim ve dönüşümü irdeleyecek ve bu çerçevede Türk kimliğinin oluşumunu açıklamaya katkıda bulunacaktır.

 

 

 

Genç, Özge

 

Türk Dış ve Güvenlİk Polİtİkasını Yenİden Düşünmek: Türkİye-Surİye İlİşkİlerİnde Kİmlİk ve Güven(sİz)lİk Polİtİkaları

 

Bu bildiri, uluslararası ilişkiler disiplinindeki gerçekçi ve güç politikaları çerçeveli olan kısıtlı analizleri eleştirerek, ve kimlik, kültür ve diğer öznel etkenleri dış politika analizinin bir öğesi hâline getirerek, Türkiye-Suriye ilişkilerini açıklamayı amaçlamaktadır. Devletler ile uluslararası ilişkileri incelemede baskın hâle gelen pozitif ve ampirik yaklaşımlar yerine, post-pozitivist teoriler ile antropoloji ve sosyoloji gibi diğer bilim dallarının verilerini kullanmayı öngören bu çalışma, ulusal güvenlik veya güvensizlik formülasyonlarını kültür ve kimlik tartışmaları çerçevesinde yeniden düşünmeyi amaçlamaktadır.

 

Türkiye’nin genel olarak Arap dünyasına yönelik dış politikasını ve güvenlik politikasını anlamak için “dostluk,” “düşmanlık” ve “tehdit/güvensizlik unsuru” yapılarını belirleyen kimlik mantıksalı ikinci plana atılmamalıdır. Bu doğrultuda, çalışmanın metodolojisini içeren birinci bölüm, devletlerin ulusal kimlik, ulusal çıkar ve güvenlik/güvensizlik tanımlarının nesnel hesaplamalar sonucu oluşmadığını, aksine toplumsal ve kültürel olarak yapılandırılmış (socially and culturally constructed) olduğunu öne sürmektedir. Çalışmanın kalan kısmı, tarihsel olarak yapılandırılmış Türk ulus ve devlet kimliğinin Türk dış politikasının oluşumundaki rolünü ve bu kimliklerin belirleyici özelliklerinin devlet çıkarlarını, kararlarını ve izlenilen dış politikayı hangi ölçülerde etkilediğini ele almaktadır. Kimlik analizlerinin yapıldığı bölümlerde, Türk ve Suriyeli kimlik oluşumlarının kesiştiği noktalar, iki kimliğin etkileşimi ve birbirinin “ötekisi” oldukları durumlara değinilmektedir. Çizilen bu çerçeve kapsamında amaç, değişen ve gelişen Türkiye-Suriye ilişkilerini incelemek ve Türkiye’nin Arap komşularına yaklaşımının, her iki tarafın konumunu eşit şekilde göz önüne alarak, yeniden düşünülmesini sağlamaktır.

 

 

 

 

 

 

Göç, Murat

 

SIRLI AYNANIN ÖTESİ: BİLİNENİN ÖTESİNDE KENDİNİ BUL(AMA)MAK

 

Bu bildirinin amacı, şehirli kültürel kimliği ve postmodernite bağlamında, toplumu oluşturan bireylerin, sınıf, kültürel geçmiş ve toplumsal cinsiyet rollerine bakmaksızın modernite ile başlayan kimlik kırılmasına nasıl farklı şekillerde tepki verdiklerini ve bu anlamda postmodern kültürel üretim ve tüketim etkinliklerinde baskın olanın bir tür modern öncesine dönüş eğilimi gösterdiğini ortaya koymaktır.

 

Bu savı ayrıntısı ile tartışır ve örneklerken, faydalanacağımız temel dayanak noktalarından birisi ilk kez Jean François Lyotard tarafından ortaya sürülen neo-paganizm terimi olacaktır. Lyotard’a göre, neo-paganizm büyük anlatıların çökmesi ve yerel anlatılar ile çoklu kimlik örüntülerinin kendini hissettirmesi ile birlikte ortaya çıkan, ve kendisini daha çok anlatımsal bilgi üzerine kuran bir postmodern durumdur. Buna göre, neo-paganizm karşısına bilimsel anlatıyı alarak, tüm üst söylemlere ve akılcılığa karşı bayrak açar. Lyotard, bu bağlamda, neo-paganizmi, tamamı ile mantık ötesi, tüm modern öncesi inanç ve düşünce sistemlerini bir araya getiren ve yeniden dolaşıma sokan yeni bir toplumsal ruh hâli olarak tanımlar. Neo-pagan çağda, modernitenin kutsadığı akılcılık ve bilimsellik dışlanmış ve toplumsal ve bireysel kimliğin oluşumu ritüeller ve kabile aidiyeti yoluyla yeniden şekillendirilmiştir.

 

Ancak Lyotard’ın postmodernitenin kaçınılmaz sonucu olarak gördüğü ve bir “vaka” olarak incelediği neo-paganizm dolaşıma girdiği anda tüketim doğrultusunda yeniden tanımlanmıştır. Tartışmamızın ikinci ayağını oluşturacak bu görüşe göre, postmodernite bireyin kutsandığı değil çepeçevre kuşatıldığı ve tüm değerlerinin ve benliğinin tüketim malzemesi hâline getirildiği bir toplumsal durum, kapitalizmin bir sonraki aşamasıdır. Fredric Jameson, postmodernitenin üretimle değil tüketimle şekillendiğini ve bu anlamda her toplumsal oluşumun ve kültürel etkinliğin öncelikle tüketimin bir parçası olduğunu öne sürmektedir. Öte yandan, Michel de Certeau postmodern tüketim faaliyetinin her yerde hissedilmeden varolduğunu çünkü tüketim faaliyetinin ürünlerle değil, ürünlerin kullanımı ve ürünlerin temsil ettiği değerlerin tüketimi yoluyla gerçekleştiğini iddia etmektedir. Bu durumda, neo-paganizm olarak adlandırabileceğimiz ve temelinde akılcılığı ve bilimsel ilerlemeyi savunan modernite ile gelen kimlik kırılmasına karşı bir refleks olarak ortaya çıkan toplumsal durum postmodern çağda bireyin kimliğini oluşturmada kilit bir konuma gelmiştir. Buna göre, neo-paganizm bireyin kimliğini kurgulamada ve öznellik arayışında modern öncesi köklerine ve temel insani ve varoluşsal endişelerine dönüşü simgelemekten çok uzakta, postmodern kültürün bireye sağladığı bir öznellik ve yerellik yanılgısı olarak ortaya çıkmaktadır.

 

Kısaca kuramsal çerçevesini çizmeye çalıştığımız neo-paganizm kuramını açıklar ve günümüz Türkiye’sindeki yansımalarını örneklemeye çalışırken dini motifli hayalet hikayelerini anlatan televizyon programlarından fal bakılan kahve evlerine, fantastik kurgu romanlarından kutsal kitap şifrelerini çözen kahinlere ve din temelli ya da din dışı kültler ya da tarikatlara kadar birçok örneği kullanacağız. Bu örneklerin, neo-paganizmin modernitenin yol açtığı laik ve merkeziyetçi kimlik bunalımının Anadolu insanında bulduğu yankının, çok ötesinde küresel bir sorun olduğu, ve küresel kapitalizmin yerel değerleri ve kimlik arayışlarını tüketişinin, sadece başka bir örneği olduğunu göstermemize yardımcı olacağını umuyoruz.

 

 

Gökçümen, Ömer

 

Anadolu Kİmlİklerİnİn Anlaşılmasında Genetİk Bİlgİnİn Önemİ

 

Genetik bilgi, insan gruplarının tarihini, çeşitliliğini ve kökenini anlamaya büyük katkılar sağlamasının yanı sıra sabit biyolojik kimliklerin geçerliliğinin çürütülmesinde de önemli bir araçtır. Fakat, genelde nüfus genetiği çalışmalarının etnik gruplara özgü “genler”i araştırmakta olduğu düşünülür. Bazı etnik gruplar genetik araştırmaları coğrafi köklerini, etnik kökenlerini ve hatta grup kimliklerini “bilimsel” olarak meşrulaştırmak için kullanmaktadırlar (örneğin Afrika kökenli Amerikalılar, Lemba ve Achuta grupları).

 

Anadolu toplulukları etnik ve kültürel olarak önemli bir çeşitlilik göstermektedir, ve bu durum, hâliyle, değişik tarihsel ve kimliksel söylemleri de beraberinde getirmektedir. Aynı çeşitlilik moleküler antropologların Anadolu’ya yoğun bir akademik ilgi göstermesine yol açmaktadır. Türkiye nüfusunun genetik yapısına ilişkin yayınlar Batı’da akademik çevrelerde şimdiden önemli bir yer edinmiştir. Bu tip çalışmaların Anadolu tarihini anlamlandırılmasında çok önemli akademik değeri olmasına karşın, etnik-merkezli ve ırkçı gruplar genetik çalışmaları kullanarak belirli grupların lehine, çarpık ama popüler bir söylem oluşturabilirler. Türkiye’nin politik ve toplumsal bağlamında yerel kimlikler hâlâ tam olarak kabul edilmediğinden ve ulusal ideoloji hâlâ etnik-merkezli düşüncelerle yakın ilişki içinde olduğundan, bu konu daha da önemli bir hâle gelmektedir. Bu yüzden, Türkiye’de moleküler antropolojinin daha derin ve geniş olarak anlaşılmasını destekleyecek adımların atılması önemlidir. Bunun sonucunda oluşacak diyalog genetik bilginin politik olarak yanlış kullanılmasını engellemekle kalmayacak, aynı zamanda Anadolu tarihinin ve kültürel çeşitliliğin anlaşılmasına önemli katkılarda bulunacaktır.

 

 

Gönül, Evren

 

Sİber-alemde kİmlİk: Bir Alt-Kültür Ürünü ve Üretim Mekanizması Olarak ekşi sözlük

 

Bu çalışma, son yıllarda kültürel bir fenomen olarak karşımıza çıkan internet cemaatlerinin Türkiye’deki en medyatize olmuş örneği olarak tanımlanabilecek ekşi sözlük’ün (ya da kısaca sözlük’ün) siber-alemde işgal ettiği alan ve bu alan üzerinden okunabilecek bir alt-kültür oluşumunun hem birey hem de cemaat bazında incelenebilecek bir sorular bütünüyle ilgilenmektedir.

 

Sözlü görüşme, metin analizi ve sanal katılımcı gözlem teknikleri ile kurguladığım çalışma şu soruları ele almaktadır: Ekşi sözlük bir alt-kültür olarak yaşanıyor mu? Kökenindeki eleştirelliğin teknik bir uzantısı olan dil deformasyonu bir karşı koyuş mekanizması olarak nasıl kullanılıyor? Sözlük yazarlarının siber alemde edindikleri kimlikle gerçek kimlikleri arasındaki örtüşme ve ayrışma noktaları nasıl formüle edilebilir? Sözlük’ün yapısına içkin yarı-editoryal yapı ve “multi-panoptik” denetim mekanizmaları, gerçek dünyadan bir kaçış olarak yorumlanabilecek siber-alemin kendi içinde yeniden ürettiği güç ilişkileri olarak yorumlanabilir mi? Tabanına herhangi bir ideoloji veya doktrin yerleştirmeyen sözlük, postmodern bir karşı iktidar alanı olarak okunacak olursa, bu anlamda 1980-öncesi kuşakla her zaman apolitik olmakla itham edilen ve Özal gençliği / X-kuşağı / bilgisayar çocukları olarak adlandırılan kuşak arasındaki cemaatsal politika üretme araçları noktasındaki ayrışmayı nasıl görünür kılıyor? En genel anlamıyla dil, devlet, popüler kültür, eğitim, aile, din vb. kavramların sorgulanmasının yanında asıl edimi bir iktidar ve söylem üretme aracı olarak kodladığı “bilgi”nin yapı-sökümü olan sözlük’ü, yazarları ve okuyucuları hangi farklı patikalardan deneyimliyor?

 

 

Gündüz, Mustafa

 

II. Meşrutİyet DÖNEMİNDE Karşıt Dünya Görüşlerİne Sahİp Aydınların ÖNErDİKLERİ Yenİ Kİmlİkler

 

II. Meşrutiyet dönemi toplumsal, politik ve kültürel bakımdan farklı görüş ve düşüncelerin ortaya çıktığı, tartışıldığı ve karşıt dünya görüşlerinin bir arada varlığını sürdürdüğü oldukça renkli bir dönemdir. Bu dönemde ortaya atılan görüş ve düşünceler bir anlamda Cumhuriyet inkılaplarının hazırlık aşamasını meydana getirmiştir. Dönemin önde gelen Türkçülük, İslamcılık ve Batıcılık görüşleri, siyasi hareketler olmakta birlikte toplumsal ve kültürel tezleri de bulunmaktadır.

 

Bu karşıt dünya görüşlerinin savundukları düşünceler dönemin entelektüel bakımdan en yüksek seviyeli yayınları olan Türk Yurdu, İçtihad ve Sebilü'r-Reşad dergilerinde en belirgin şekilde dile getirilmiştir. İçinde bulunulan kötü durumdan kurtulmak için birçok çözüm önerisi sunan aydınların, en çok üzerinde durdukları konuların başında, çağa uygun toplumsal bir değişim/dönüşüm yapabilmek gelmektedir. Bunu başarabilmek için de yeni bir zihniyete ihtiyaç vardır. Bireylerinin geleneksel düşünce kalıpları dışına çıkabilmeleri şart görülmekte, birçok bakımdan değişik yeni bir birey tipi üzerinde durulmaktadır.

 

Bu bildiride karşıt dünya görüşlerine mensup aydınların arzu ettikleri toplumsal değişimi/dönüşümü gerçekleştirmek için, yaratmayı düşündükleri yeni birey tipi/kimliği üzerinde durulacaktır. Araştırma Türk Yurdu, İçtihad ve Sebilü'r-Reşad dergileri üzerinden yapılacak ve burada ortaya atılan görüşler arasında karşılaştırma yapılacaktır.

 

 

Güneş, Günver

 

Tanzİmat’TAN Cumhurİyet’e Aydın Yahudİ Cemaatİ Üzerİne Bİr Deneme

 

Türkiye’de yaşayan Yahudilerin tarihsel süreçte ifadeleri, ancak yoğun olarak yaşadıkları yerleşimler içinde, değerlendirilme şansı bulabilmiştir. Bu ise çoğu kez İstanbul ve İzmir’le sınırlı olmayı gerektirmiştir. Feridun Emecen’in özel incelemesinde olduğu gibi bazen Manisa Yahudileri araştırma konusu olabilmiştir. Oysa Osmanlı Devleti’nde Yahudi cemaatinin dikkat çekici bir şekilde görüldüğü yerlerden biri de Aydın kentidir. Böyle olmasına rağmen bildiğimiz kadarıyla Aydın Yahudileri’ne dair şu ana kadar çalışma yapılmamış, bilgiler oldukça sınırlı kalmıştır. Bildiri, Aydın Yahudileri üzerine yapılan ilk deneme olup şimdiye dek Aydın Yahudiliği ile ilgili bilinmeyenleri ve eksik bilgileri tamamlama amacında olacaktır. Bildiri aynı zamanda 1922 yılı sonlarından itibaren nüfusça hiçbir varlığı kalmamış olan Aydın Yahudilerinin Cumhuriyet’e kadar olan süreçte Menderes Havzası’nda kimlik arayışlarını, diğer cemaatlerle olan ilişkilerini, eğitim kurumlarını, geleneksel ve kültürel yaşam biçimlerini, mahallelerini ve Aydınlı Yahudi tipini canlandırarak karakteristik özellikleriyle 19. yüzyıl başlarından, 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar değerlendirecektir.

 

 

Gürsel, Cüneyt

Özad, Bahire

 

Magazin Reklamlarında Erkek Vücudunun Kullanılmasının Üniversite Öğrencileri tarafından Algılanması

 

Popüler medyanın gençler ve kimlikleri üzerindeki etkisi, yadsınamayan bir gerçektir. Erkek vücudunun, özellikle de çıplaklığının, kullanımına Esquire, FHM ve Cosmopolitan gibi aylık dergilerde son yıllarda daha sık rastlanmaktadır.

 

Bu çalışmada, Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde üç disiplini temsil eden mühendislik, mimarlık ve iletişim fakültelerinin öğrencileri üzerinde reklamlarda erkek vücudunun kullanımı ile ilgili yapılan anket çalışması ve Ağustos-Ekim 2003 ayları arasındaki Esquire, FHM ve Cosmopolitan dergilerini kullanarak yapılan içerik analizinin sonuçları sunulacaktır.

 

 

Güvenç, Bozkurt

 

KÜLTÜR, KİMLİK VE KİMLİKLER: BİR SEMPOZYUMUN EŞİĞİNDEN

 

Qui sommes nous :    İnsanlık sorusu:

D’ou venons nous,    O veya  bu değil;

Ou allons nous ?     Kimliğini bilmektir.

Gauguin (1990)             Hasan Âli Yücel (1962)

 

Kavramsal / Kuramsal: Ben-Biz ve Ötekiler

Kimlik, imaj (imge) ve kişilik kavramları. Olgunun, sorunun  evrenselliği, yanıtların yerelliği, çeşitliliği: tarihiliği ve kültürel göreceliği. İnsan, insan olduğunu bilmiyor, insan türünün bir üyesi olduğunu hatırlamıyor ama kime, kimlere ve tüm öteki insanlara  karşı bir varlık olduğunu söylüyor. Bu yüzden Etikçiler, çağlar boyunca “Kendini bil”menin en yüce erdemlerden biri olduğunu söylediler. “Ben, Benim” diyen herkes herkese “öteki” diyor ; ancak onların da kendisini ve herkesi “öteki” olarak gördüğü gerçeğini unutuyor. Binlerce yıl geriden, insanlığa, “Ben Ötekiyim” diye seslenen şair Terence’i saygıyla anıyor ama anlamıyoruz. Ben–öteki (ego versus autre - Lévi-Strauss), karşıtlığı , kimlik-imaj ikilemini de yansıtır ve simgeler. Bütün “Öteki (ben)ler de, biz-benleri “ötekiler) olarak görürler. Böylece, dillerdeki Ben(biz)-öteki(ler) döngüsü kapanır, sarmal sürer gider. Son yıllarda  kimlik kavramının sanal bir gerçeklik veya ulusal bir yanılsama/dayatma olduğu tezi ortaya atılmışsa da destek bulmamıştır.

 

Bireysel, Kişisel, Kurumsal ve Ulusal Kimlikler

Kimlik olgusunun, cebimizde taşıdığımız kimlik, nüfus cüzdanı ve pasaport gibi kurumsal ve mesleki üyelik, yurttaşlık türleri yanında, kağıt veya resmi belgeye dayanmayan, din, mezhep, parti, dünya görüşü, soy-sop, dil ve etnik  köken türleri vardır. Cepte taşınan kimliklerle uyuşmayan ve bu tür kimlikler arasındaki kanunla düzenlenemeyen çeşitlilik ve çelişkiler bir kimlik sorunu olarak görülürken, bir ulusal kimlik çatışmasına yol açabilir.

 

Türk ve Türkiyeli Kimliği Sorunu

Ulusal varlık ve birlik ülküsünü benimseyen modern devletler, toplumu oluşturan din ve etnik köken gibi karşıtlıkları, milli dil ve kültüre dayalı demokrasi, laiklik, sekülarizm: Birlik içinde çeşitlilik ilkesi ile yumuşatmaya çalıştılar. Bu anlamda TC’nın Türk Kimliği  etnik, sosyal ve kültürel değil, resmi dili Türkçe olan, Türkiyeli anlamında bir tüzel kimliktir.

 

Hayrullah, Pervin

 

Eski Osmanlı Topraklarından Yunanistan’DA Bugün Türk Olmak: Etnik Kimliğin İnkÂrı

 

Batı Trakya, Yunanistan’ın kuzeydoğusunda Meriç ve Karasu nehirleri arasında yer alan, Dedeağaç, Rodop ve İskeçe illerinden oluşan ve Türk azınlığın yoğun olarak yaşadığı bir bölgedir.

 

Asırlar önce bu topraklara gelmiş Batı Trakya Türkleri 1923 Lozan Barış Antlaşması’yla Yunanistan vatandaşı olarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Yunanistan sınırları içinde azınlık statüsünde yaşayan Batı Trakya Türkleri varlıklarını sürdürebilmek için geleneklerine, göreneklerine, örf ve adetlerine sıkıca bağlı, kendilerine özgü bir hayat tarzını benimsemişlerdir. İlk bakışta kapalı, tutucu bir topluluk izlenimi bırakırlar. Fakat, Batı Trakya Türkleri’nin hâlâ daha varlıklarını sürdürebilmeleri belki de geleneklerine bu kadar sıkı sıkıya bağlı olmalarından kaynaklanmaktadır. Batı Trakya Türk topluluğu hızla değişen değerleri benimsemenin yanı sıra kendi değerlerini de bozulmadan koruyabilen bir topluluktur. Lozan’dan bugüne çeşitli baskı ve müdahaleye maruz kalmış, engelle yüzyüze gelmiş, fakat, hiçbir zaman yılmamış, varlığını ve birliğini koruyabilmiştir. Geçen yüzyılın ikinci yarısında Yunan devletinin azınlığa karşı izlediği çok da iyi niyetli olmayan tutum ve davranışlar Türk azınlık için etnik kimliğin önemini ön plana çıkartmıştır.

 

Yunanistan, azınlığın etnik kimliğini daha hâlâ inkâr etme politikası gütmektedir ve Türk azınlığa çeşitli kimlikler üretmektedir. Asırlık Türk dernekleri yasaklanmış, yeni Türk derneklerinin tescili reddedilmektedir. Etnik Türk olmak, Avrupa Birliği üyesi olan demokratik Yunanistan’da hâlâ daha muhafazakâr  kesim tarafından kabul edilemeyen bir tabudur.

 

 

Hendrich, Béatrice

 

Kimlik sahibi olmak kime yarar? Almanya’daki Alevilerin kimlik edinme sürecine dair bir yaklaşım

 

Günümüzde kimlik herkes tarafından kullanılan bir kavramdır. Bireylerin ve toplumların belli bir kimliğe sahip olmasının öneminden, hatta zorunluluğundan kimse şüphe etmemektedir. Ancak kültürel ve toplumsal kimlik, evrensel ve zaman-dışı bir kategori değildir. Felsefi bir terim olmakla sınırlı kalması ancak modern sosyal bilimlerin oluşmasıyla sona ermiştir. Gündelik dilimize (ve bilincimize) geçmesi, E. H. Erikson gibi, çalışmalarını 20. yüzyılın ortalarında sürdüren toplumbilimciler sayesinde gerçekleşmiştir denebilir.

 

“Alevi kimliği” gerek Aleviler, gerek Alevi olmayan araştırmacılar/sanatçılar tarafından sürekli tartışılırken, tartışmaların kendisi sonu olmayan bir parola hâline geldi. Hem Türkiye’de hem Almanya’da marjinal bir toplum olarak yaşayan Aleviler, kimlik inşasını sanki daha büyük bir ivedilikle yürütüyorlar. Bu bildiri, yukarıda özetlenen soruya üç aşamada yaklaşacaktır: Almanya’daki kimlik söyleminin yakın tarihi; Almanya’daki Alevilerin (kendi egemen ve marjinal) kimlik inşası; sözkonusu kimlik arayışının ve inşasının neden kaynaklandığı, neye ve kime hizmet ettiği.

 

 

Hepkon, Zeliha

 

Kültürel dönüşüm ve aydınlar: Yenİ Hayat hareketİ

 

1910-1912 yılları arasında Selanik’te bir grup genç aydın tarafından oluşturulan Yeni Hayat hareketi aydınların kültürel dönüşüm süreci içindeki rolünü anlamak açısından önemlidir. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı altüst sürecinin ürünlerinden biri olarak değerlendirilebilecek olan hareket yaşanan zihniyet dönüşümünün sözcülerindendir. Yeni Hayat kapitalist ethos’a geçişin programıdır. Müslüman-Türk orta sınıfına dayalı bir iktisadi yaşam, girişimci bireyler, toplumsal yaşama katılan kadın, yeni aile ile “Batılı” bir yaşam istenmektedir. Bu yaşamı kuracak olan ise hareketin tüm yayınlarında vurgu yapılan “yeni insan”dır. Hareket ”yeni” arayışı ile beraber taşıdığı imparatorluk mirası nedeniyle kültürel üretiminde hep bir “terkip” çabası içinde olur. Carl E. Schorske, 19. yüzyıl Viyana'sının entelektüel yaşamını ele alırken “var olmayan bir toplumsal düzene göre pozisyon alma”nın mümkün olmadığı durumlarda entelektüelin geleneksel değerleri gerçekliğe taşıma işlevi yerine “sosyal düzenin ümitsizleştirdiği insanoğluna doğruyu gösterme” misyonu yüklendiğini belirtir. Yeni Hayat'çıların benzer bir çabayı Selanik gibi imparatorluğun Batı’ya açılan pencerelerinden birinde göstermesi tesadüf değildir. Hareketin yayınlarında imzası olan aydınlar yakın tarihimizin entelektüel yaşamını anlamamız açısından da önemlidir. Birbirlerinden farklı eğilimlerde olan Mehmet Zekeriya (Sertel), Ahmet Hamdi (Başar), Ömer Seyfettin, Ali Canip (Yöntem), Ziya Gökalp, Akil Koyuncu, Suphi Ethem, Rasim Haşmet, Kazım Nami (Duru), Mustafa Mermi, Mehmet Ali Tevfik’i bir araya getiren, yaşanan meşruiyet sorunu karşısında “yeni bir düzen” için “yeni değerler” oluşturma çabasıdır.

 

 

van der Horst, Hilje

 

DOMESTIC MATERIAL CULTURE AMONG TURKISH MIGRANTS AND THEIR DESCENDANTS IN THE NETHERLANDS

 

In this paper I look at the roles of material objects in the construction of ethnic identities of Turkish migrants and their descendants in the Netherlands. Special attention will be directed at the domestic sphere. Through the furnishing of houses people shape, give substance and give meaning to various identities. An ethnic identity can be one of those, even though it cannot be isolated as it intersects with other identities. There is a profound difference between the “generations.” To understand this difference, use is made of the concept of habitus of Bourdieu. Many material practices in the house have a habitual base. However, in the second generation there is often a reappraisal of customary practices. Some of the practices of parents are quite consciously abandoned and new practices are adopted. In the process the children and grandchildren of migrants position themselves in the society in which they live. They negotiate ideas of modernity, tradition, authenticity and belonging through their material practices.

 

This paper is based on about forty interviews with Turks in the Netherlands and photographs made in their houses.

 

HOLLANDA’DA TÜRK GÖÇMENLERİ VE ÇOCUKLARINDA EV-İÇİ MADDİ KÜLTÜR

 

Bildiride, Hollanda’daki Türk göçmenler ile çocuklarının etnik kimliklerini inşa etmelerinde maddi nesnelerin rolü incelenecektir. Bunu yaparken özellikle ev içi alana yoğunlaşılacaktır. İnsanlar, evlerini döşerlerken, farklı kimlikleri şekillendirir, bu kimliklere içerik ve anlam kazandırır. Etnik kimlik de bu kimliklerden biri olabilir; ancak başka kimliklerle örtüştüğü için tamamen yalıtılamaz. Ev döşeme konusunda “kuşaklar” arasında büyük fark vardır. Bu farkı anlamak için Bourdieu’nın habitus kavramından yararlanılacaktır. Evde maddeye, nesnelere dayalı birçok pratiğin temelinde alışkanlık yatar. Ama ikinci kuşak geleneksel pratikleri yeniden değerlendirir. Ebeveynlerin kimi pratikleri, oldukça bilinçli bir şekilde reddedilir ve yeni pratikler benimsenir. Göçmen çocukları ve torunları, bu süreçte, yaşadıkları toplumda konum edinmektedirler. Modernite, gelenek, otantiklik ve aidiyet konusundaki düşünceleri maddi pratikleri üzerinden müzakere ederler. 

 

Bu bildiri Hollanda’da Türklerle yapılan yaklaşık kırk mülakat ve evlerinde çekilen fotoğraflara dayanmaktadır.

 

 

Hüseyin, Ali

 

Batı Trakya Müslüman Türk Azınlık Kimliği

 

Yunanistan’ın Trakya bölgesinde 120.000 kişi civarında, Türk kökenli bir azınlık grubu yaşamaktadır. Resmi olarak Türkiye bu azınlığı “Türk” olarak tanırken Yunanistan devleti “Müslüman azınlığı” olarak tanımaktadır. Azınlık mensupları ise kendilerini “Müslüman Türkler” olarak tanımlamaktadır. Burada Batı Trakya’daki azınlığın kendini tanımlamada hem etnik hem de dini kimliklerini kullandıkları görülmektedir. 1980’li yıllarda Sadık Ahmet liderliğindeki direnişin de temel sebebi Yunanistan devletinin, azınlığın “Türk” kimliğini inkâr etmesidir. 1990’lardan itibaren Yunan devletinin azınlığa karşı uyguladığı politikanın değişmesine rağmen, azınlığın etnik kimliği ve self-determinasyonu konusunda yeterli mesafe katedilememiştir. Yunan devletinin azınlığın Türk kimliğini kabul etmemesine rağmen, son yıllardaki gelişmeler azınlık kimliği konusunda önceye nazaran daha ılımlı bir politika güttüğünü göstermektedir.

 

Bildiride ele alınacak olan konu, Yunan devletinin Batı Trakya azınlığı politikasındaki 1991 yılında Mitsotakis hükümetiyle başlayan değişimin azınlık kimliği üzerindeki etkileridir. Resmi olarak azınlığı üç kesime ayırmakla (Türk kökenli, Pomak, Çingene) Yunan devleti baskın olan Türk Müslüman kimliğini üçe bölerek etkisiz hâle mi getirmek istemektedir? Bu Yunanistan’ın asimilasyon politikasının bir parçası mıdır? Yunan devletinin azınlığın self-determinasyon hakkındaki kısıtlamaları ve etnik kimliğini inkârı azınlık içerisinde ve uluslararası camiada ne gibi tepkilere yol açmaktadır? Son yıllarda Yunan devletinin azınlık üzerindeki baskıyı azaltması azınlık kimliği üzerinde ne derece etkili olmuştur?

 

 

İrtiş-Dabbagh, Verda

 

Fransa’da yaşayan Türkİye kökenlİ gençler: “duygu”dan kİmlİğe

 

Bugün Fransa’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerle çocuklarının sayısı yaklaşık dört yüz bin olarak tahmin edilmektedir—ki bu Fransa’yı Almanya’dan sonra Avrupa’da en fazla Türkiye kökenli nüfusu barındıran ülke konumuna getirmektedir. Bildirinin amacı Paris ve çevresinde, on sekiz-yirmi dört yaş grubu gençleri arasında gerçekleştirdiğimiz, ve esas olarak gençlerin “toplumsallaştığı” farklı alanları ele alan bir araştırmanın sonuçlarından yola çıkarak, dış göç bağlamında kimlik üzerine düşünmektir. İnsani ve sosyal bilimlerde bir “olma duygusu”ndan, “değerlerle proje arasında yer alma”ya kadar çeşitli ve birçok tanımı olan kimlik kavramının çoğu zaman “iki sandalye arasında oturmuş” biçiminde tasvir edilen, kendileri göçün ana faili olmayan, ancak Fransa’da doğmuş, ya da bu ülkeye ailenin birleşmesi yoluyla gelmiş gençlerde aldığı görünümleri tartışacağız.

 

 

Kamalov, İlyas

 

TATAR KİMLİĞİNİN TARİHÇESİ

 

Tatar adı, muhtelif zamanlarda Türk ve Moğol kabileleri tarafından ortak bir ad olarak kullanılmıştır. Batı ve Doğu kaynakları “Tatar” terimini başlangıçta Moğollar için kullanmışlardır. Bununla birlikte, 12. yüzyıla ait Men-da Bey-tu adlı bir Çin kaynağı Ak Tatar teriminin Türk kabilesi olan Öngütler için kullanıldığını yazmaktadır.

 

Moğollar “Tatar” olarak hitap edilmek istemiyorlardı. Buna rağmen, bu ad Moğol taraflarına kadar ülkelerine gidip dönen türlü seyyah ve tüccarlar yoluyla Avrupa’ya girmiştir. Moğol askeri Avrupa merkezine gidip gelince buradaki halkların ödü kopmuş ve baskıncılara “Tatar” olarak, yani “öteki dünya zatları” olarak tanımışlardır. Böylece, Tatar adı önce Asya’da, daha sonra da Avrupa’da yaygın hâle gelir. Daha sonra Avrupalılar gibi Arap ve Ermeni tarihçileri de bu deyimi Moğollar için kullanmışlardır. Ruslar ise, Moğol ve Tatar deyimlerini Moğol-Tatar şeklinde birlikte kullanmaktadırlar. Memlûk tarihçilerinin Timur’u, Gürcü tarihçilerin de Kara-Koyunlular ile Ak-Koyunluları, Tatar olarak nitelendirdikleri bilinmektedir.

 

Bununla birlikte, Tatar adı bugün de varlığını devam ettirmekte ve İdil-Ural, Sibirya ve Kırım’daki Müslüman Türk halkların müşterek adı olarak kullanılmaktadır. Bu ad Altın Orda devletinin yıkılışından sonra olasılıkla Ruslar tarafından bu bölgelerdeki Türk boylarına verilmiştir. Çarlık Rusyasında, Ruslar ele geçirdikleri bütün Türk boyları için “Tatar” sözünü kullanmışlardır. Sovyet devrinde ise, “Tatar” sözünün Türk karşılığı olarak kullanımı terk edilerek, bunun yerine her Türk boyunun kendi adını kullanması usulü kabul edilmiş, Tatar deyimi ise, sadece Kazanlılar ile kısmen Kırım halkına verilmiştir.

 

 

 

Kancı, Tuba

 

Türkİye Cumhurİyetİ Ders Kİtaplarında Kadınlık ve Erkeklİk Kurguları (1928-1945)

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus-devlet olarak inşası bir sosyal mühendislik projesini beraberinde getirmiştir. Toplumsal cinsiyet ise bu sosyal mühendislik projesi bağlamında Cumhuriyet’in yeni vatandaşlarını yaratmakta kullanılmıştır. Toplumsal ve kültürel değişimin öngördüğü yeni kimlikler, ideal kadınlık ve erkeklik kurguları etrafında şekillenmiş, böylece Cumhuriyet’in yeni vatandaşları, Cumhuriyet’in “yeni kadın” ve “yeni adam” kimlikleri etrafında yaratılmıştır.

 

Bu bildiride, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ve ilk dönemlerindeki kimlik inşa projelerinin temelinde yatan marjinalleştirilmiş ve bastırılmış ya da hegemon hâle getirilmiş kadın ve erkek kimliklerinin devlet tarafından nasıl kurgulandığı incelenmektedir. Bu dönemde, kadınlık ve erkeklik kurguları, hem birbirlerinden farklılaştırılarak, hem de birbirlere dayanan, birbirlerini tamamlayan bir şekilde, diyalektik ve hiyerarşik ilişkiler içinde oluşturulmuşlardır.

 

Kimlik söylemi analizlerinde ders kitapları temel bir kaynak oluştururlar. Türkiye’de de eğitimin devlet tarafından gerçekleştirilen bir süreç olarak tasarlanması ve devletin ders kitabı üretim süreçlerindeki etkisi nedeniyle, ders kitapları sosyal mühendislik çabalarının temel araçlarından biri olarak görülebilir. Dolayısıyla bu bildiride, kadınlık ve erkeklik kurguları, bu kurguların içinde yer alan unsurlar, bu kurguların milli eğitim ders kitaplarındaki yansımaları üzerinden analiz edilmekte, kimlik inşa projesinin temelindeki ana öğeler ve bunların birbirleriyle ilişkileri açığa çıkarılmaya çalışılmaktadır.

 

 

Kaplan, İsmail

 

Türkİye Cumhurİyetİ’nde “İyİ Yurttaş” Olmak

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşturmaya çalıştığı kimlik, Cumhuriyet kurucularının konuya ilişkin görüşleri, çıkarılan yasalar, yapılan inkılaplar ve meydana getirilen kurumlara verilen görevler çerçevesinde incelenecektir. İyi yurttaşlık temelinde tanımlanan kimliğin oluşturucu öğelerinde, Türk ulus-devletinin kuruluş, yerleşme ve yeniden üretim/süreklilik kazanma dönemlerinde süreklilik gösteren ve değişen yönler birbirleriyle etkileşimleri içinde değerlendirilecektir. Uluslararası ortam ile yurtiçi koşulların konuya etkisi somut gelişmeler temelinde ele alınacaktır.

 

Bu bağlamda, tek-parti dönemi, çok partili yaşama geçiş, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 ve günümüz, kimlik oluşumu odağında anlamlandırılacaktır. Milliyetçilik, din ve faydacı-akılcılığın “muasır medeniyet”e ulaşma hedefi doğrultusunda birbirleriyle nasıl ilintilendirildiği ve günümüzün kimlik başarılarını/ başarısızlıklarını nasıl hazırladıkları üzerinde durularak genel bir değerlendirme yapılacaktır.

 

 

Kaplan, Melike

 

Kadın ve Kİmlİk: Türkİye’de İkİ Ünİversİte Örneğİnde Kadın Çalışmaları

 

Sosyal/kültürel antropoloji içinde ilk toplumbilimci ve antropologların, aile ve akrabalık kurumlarını genel evrim kuramı doğrultusunda açıklamaya giriştikleri dönemlerde “cinsiyete dayalı soy örgütlenmesi” kuramından başlayarak ele aldıkları “kadın” konusu, uzunca bir süredir sosyal bilimlerin hemen her dalında önemli çalışma alanlarından biri hâline gelmiştir. Günümüzde “toplumsal cinsiyet ilişkileri” çerçevesinde yeniden şekillenen “kadın” konusu, antropolojik literatürde de her daim gündemde kalmıştır.

 

Bu çalışmada yaklaşık iki yıl süren araştırmalarımız sonucu derlediğimiz bilgiler ışığında, Türkiye’de bu alanda “öncü” iki üniversitenin (Ankara Üniversitesi ve ODTÜ) “Kadın Çalışmaları” programlarından yola çıkarak, üniversitede kadın çalışmaları programlarında çalışan öğretim üyeleri ve öğrencilerin kimlik oluşturma süreçlerini, bu süreçte yaşadıklarını, paylaşımlarını ve sorunlarını dikkate alarak değerlendireceğiz. Ayrıca, kadın çalışmalarının günümüzdeki durumu, kadınlar arasındaki dayanışma ve sorunlar—kimlik bağlamında—tartışmaya açılacaktır.

 

 

Karakaya, Serdar

 

TÜRK SİNEMASINDA ALT-KİMLİK OLUŞTURMA SÜRECİNDE AZINLIKLARIN SUNUMU VE BİR ÖRNEK: SALKIM HANIMIN TANELERİ

 

Sinema sanatı, diğer sanatlara göre daha karmaşık ve çok-katmanlı bir yapıya sahiptir. Tüm sanatların birleşimi olarak yedinci sanat olduğu savı, bu çok-katmanlılıkla açıklanabilir. Sinema sanatı bu yanıyla güçlü bir imgelem oluşturma aracıdır. Bu imgelem yaratma gücü, sinema seyircisinin değer yargılarına doğrudan ve aracısız ulaşma yetisine sahiptir. Yarattığı ve sunduğu ana ve yan karakterler, iyi-kötü, varsıl-yoksul, dürüst-dolandırıcı, masum-suçlu, zalim-yufka yürekli ve benzer zıtlıklar formundadır. Batı ve Avrupa sinemasında var olan derinlemesine kişi ve karakter analizlerine Türk sinemasında sıklıkla rastlanmaz. Kişi ve karakterler genel olarak şablonlardan oluşur. Bu şablonlardan biri de, azınlıkların kimlik ve kültür olarak sunuluş biçiminde kendini gösterir. Güneydoğulu, Rum, Ermeni, Yahudi film kişilerinin sunumunda yerleşmiş tutumlar vardır. Örneğin güneydoğulu; cahil, fırsatçı, kaba sabadır. Rum; fahişe, uşak, aşçı, esnaf gibi olumsuz veya silik karakterdir. Yahudi; güvenilmez, paragözdür.

 

Bu bağlamda Türkiye toplumunun azınlıklara bakışında Türk sineması ürünlerinin büyük etkisi olmuştur. Bu çalışmada, genelde Türk sinemasının azınlıklara kimlik ve kültür olarak bakışı ve özelde bu bakış ışığında bir edebiyat uyarlaması olan Salkım Hanımın Taneleri (1999, yön. Tomris Giritlioğlu) filmindeki yansımaları ele alınacaktır. Yöntem olarak filmin yapısal ve sinematografik özellikleri yüzeyden derine inilerek irdelenecek ve film kişileri ve bunların sunuluş biçimi ortaya çıkarılacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Karaosmanoğlu, Kübra

Dinçer-Durmuş, Oya

 

KİMLİK OLUŞMASINDA ETKEN OLARAK BÖLGESEL/YEREL KİMLİK BAĞLAMINDA MUĞLA KİMLİKLERİ ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA

 

Güneybatı Anadolu’nun hemen hemen tüm ilçeleri birer turizm beldesi olan Muğla ilinde yaşayan halkın en belirgin özelliklerinden birisi, yaşadığı ortama ait olan kimliğini sürdürme tutarlılığıdır. Merkez ilçe ve diğer ilçelerin ticari potansiyel ve coğrafi konum farklılıkları bu kimliklerin oluşumunda önemli bir yer tutmaktadır. İlçeler kıyı bandı üzerinde yer aldığı için zaman içerisinde gerek aldığı gerekse verdiği göçlerin etkisi ile farklı kültürlerle (örneğin, adalı kültürü) ve bu kültürlerin yan fenomenleriyle tanışmıştır (örneğin denizaşırı ticaret). Bunun yanı sıra merkez ilçe ise coğrafi mekân olarak daha yüksek bir alanda kurulmanın etkisi ile ticaretten uzak, daha çok toprak kültürüne dayalı bir kapalı ekonomi sürdürmüştür.

 

Merkez ilçe ile diğer ilçeler arasındaki farklılıklardan göze batanı, “dil (ağız)” konusundadır. Her bir ilçe sözcük ve sözcük takıları konusunda zengin bir yapıya sahiptir. Örneğin, merkez ilçede “geliyorum” “gelipdurum” olarak şekil bulurken aynı yüklem Fethiye’de “geleyazdım” şeklinde karşımıza çıkar. Muğla ili genelinde örneğin tüm düğün yemekleri hemen hemen aynı türlerden oluşmaktadır. Farklılıklar, bireyin sosyal statüsünden kaynaklanmaktadır. Ayrıca oynanan geleneksel halk dansları da ayrıntılarda birbirinden ayrılır. Yörede yapılan dokuma ve kilimler, motif ve renklerin kullanımı aracılığıyla, ait oldukları yerin kimliğini belirtirler. Yöre haklı için Muğlalı kimliğini taşımak ancak ve ancak ilin coğrafi sınırları dışında söz konusu iken, il sınırları içerisinde ilçe kimlikleri hakimdir. Konuşmayı yeni öğrenen bir çocuktan, bir genç, orta yaşlı ya da yaşlı bir kişiye kadar farklı yelpazedeki bireylere “Nerelisin?” sorusu yöneltildiğinde, alınan yanıt “Marmarisli’yim, Milaslı’yım, Yatağanlı’yım, Bodrumlu’yum vb.,” olacaktır.

 

 

 

 

 

Kaya, Turhan

 

Anadolu’nun TOPLUMSAL Yapısında Türk Kİmlİğİnİn oluşumunda “alp,” “eren,” “gazİ” ve “velİ” tİplerİ Üzerİne Düşünceler

 

Türk toplumunun, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan varlık alanında yeri ve rolü ele alındığında bir kimlik belirleme çabasıyla karşı karşıya bulunduğu görüşü ileri sürülebilir. Yüzyıllar içinde Anadolu coğrafyasında bir millet kültürü oluşmuş ve Türkiye Cumhuriyeti ile yeni bir döneme girilmiştir.

 

Türk toplumu bin yılı aşan bir süreden beri ümmet potası içinde kaynaşmış, bütünleşmiştir. Bu kimlikte Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde önemli temsilcilerini gördüğümüz “alp,” “eren,” “gazi” ve “veli” tiplerinin rol ve özellikleri gereğince sorgulanmamıştır. Dede Korkut, Yunus Emre, Battal Gazi, Hacı Bektaş Veli gibi toplum önderlerinin bu oluşumdaki yeri ve etkileri araştırılması gereken sosyolojik gerçekliktir.

 

Türkiye Cumhuriyeti anayasasının başlangıç kısmı Türk kimliğinin özünü ortaya koymuştur: Bu oluşumda Türk kimliği—Osmanlı deyimiyle—“millet-i aslî” veya “millet-i hâkime,” veya günümüz sosyal antropolojisinde kullanıldığı tarzda, “Büyük Toplum” veya “Egemen Toplum” rolünü oynamaktadır. "Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletine aittir.” Türk milleti, anayasamızda bir olgu, bir gerçektir. Türkiye Cumhuriyeti, Türk varlığı, Türk devleti gibi birçok kavramda yine ortak payda "Türk" gerçeğidir.

 

Bu bildiride kültür atlasımıza yansıyan boyutlarıyla kimlik ve kişilik bağlamında Anadolu’da “alp,” “eren,” “gazi” ve “veli” tipleri model şahsiyetler ekseninde irdelenecektir.

 

 

Keskin, Ferda

 

KÜLTÜREL PRATİKLER, KİMLİK SORUNLARI, TEORİK ÇERÇEVELER: TÜRKİYE'DE YAPILAN KÜLTÜREL ÇALIŞMALAR NEREDE DURUYOR?

 

Bugün Türkiye’de yapılan kültürel çalışmaların önemli bir bölümü kimliklerin bireysel ve toplumsal düzeyde, ve farklı ekonomik, kültürel, toplumsal, politik stratejilere göre kavramsallaştırılma, kurulma ve benimsenme biçimlerinin analizine ayrılmaktadır. Dolayısıyla bu çalışmalar, bütünselleştirme süreçlerinin, bireyselleştirme tekniklerinin ve direniş biçimlerinin, yerel kültürel bağlamları içinde anlaşılabilmelerini sağlayacak arka planı sağlamaktadır.

 

Bu konuda özellikle lisansüstü öğrencilerinin yaptığı çalışmaları çıkış noktası alarak, kimliklerin kavramsallaştırılma ve benimsenme pratiklerinin analizlerini motive eden kaygılar ile bu analizlere yön veren kavramsal çerçevelerin altını çizmeye; ve bugün, Türkiye’de yapılan çalışmaların önemli bir veçhesini oluşturan kültürel çalışmaları, küresel dinamikleri bağlamında, konumlandırmaya çalışacağım.

 

 

Keyman, Fuat

 

TÜRKİYE’DE KÜLTÜREL KİMLİK SORUNU VE DEMOKRATİKLEŞME: ÇOK-KÜLTÜRLÜ ANAYASAL VATANDAŞLIK

 

Türkiye’de özellikle 1980’lerden bu yana Türk modernleşmesinin yaşadığı değişim ve dönüşümlerin kurucu öğelerinden biri de, kültürek kimlik olgusu, ve bu olgu üzerinden gelişen kimlik siyasetleri oldu. Kültürel kimlik, bir taraftan modernleşme sürecinin devlet, ekonomi ve kimlik düzeyinde işleyiş tarzını eleştirel bir çözümleme sürecine sokulmasını gerektirirken, diğer taraftan da etnik ve dinsel temelde ciddi çatışmaların ortaya çıkmasına yol açtı. Bugün, Türkiye’de devlet-toplum/birey ilişkilerini kültürel kimlik olgusunu tartışmadan anlamak olanaklı olmadığı gibi, kimlik-temelli taleplere, sorunlara ve çatışmalara demokratik çözüm bulmak da bir gereklilik olarak karşımızda. Bu sunuşta, hem kültürel kimlik olgusunun farklı-boyutları içinde eleştirel çözümlemesini yapmaya çalışacağım, hem de kimlik-temelli taleplere demokratik çözümün “çok-kültürlü anayasal vatandaşlık” kavramında yattığını önereceğim.

 

 

 

 

Kılıç, Engin

 

İmparatorluktan Cumhurİyete Türk Ütopya Edebİyatında Yenİ Kİmlİk Önerİlerİ

 

Türk edebiyatında bir iki istisna dışında ütopya yazılmadığı düşüncesi genelgeçer bir hâle gelmiştir. Oysa gerek Cumhuriyet öncesinde gerek Cumhuriyet döneminde önemli sayıda ütopya yazılmıştır. Ancak bu eserlerin nitelikleri, içerdikleri zengin malzeme ve içine doğdukları kültürel ve siyasal atmosferle etkileşimleri yeterince incelenmiş değildir. Bildiride bu ilişki çerçevesinde bu ütopyalara yansıyan yeni kimlik ve öznellik önerileri ele alınacaktır.

 

Cumhuriyet öncesinde yazılan eserler dönemin Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük gibi rakip ideolojilerinin birer edebi izdüşümü gibidirler. Bu eserler savundukları ideolojilerin gelecekte ortaya çıkaracağı “ideal” durumları resmederek yazıldıkları dönemin konjonktürüne yönelik yeni birer kimlik önerisi sunarlar.

 

Cumhuriyet döneminde yazılan ütopyalarda ise Kemalizm’in 1930’ların tek parti rejiminin yorumu esastır. Bu metinlerde yazıldıkları döneme yönelik eleştiri dozu azalır ve Kemalizm'in biçimlendirdiği yeni Türk yurttaşı kimliği hepsinin ortak ülküsü olarak kendini gösterir.

 

Bu iki dönemde yazılan ütopyaların önerdikleri kimlik modelleri arasındaki benzerlik ve farklılıklar, Türkiye’de 20. yüzyılda yaşanan kültürel dönüşümün edebi yansımaları olarak incelemeye değerdir. Bildiri, “en siyasi edebiyat türü” olarak bilinen ütopyalar üzerinden Türk kimliğinin söz konusu dönemlerde ne yönde biçimlenmesinin arzulandığını tartışmayı amaçlamaktadır.

 

 

Kılıçbeyli, Elif Hatun

 

Sovyet-Sonrası Süreçte Avrasya’da Türk Kİmlİğİ

 

Ekim Devrimi sonrası Sovyetler Birliği’nin oluşum sürecinde bu birliğe 1920’li yıllarda Orta Asya’da ve Sovyet Rusya’da bulunan Türk kökenli özerk veya yarı özerk devletler üye olmuşlardır. Orta Asya ve Doğu Asya’da bulunan farklı yapılardaki Türk kökenli gruplar, önce siyasal oluşumlara dönüşmüşler; ardından Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ile bütünleşme sürecinde sosyal ve ekonomik gelişmeleri yaşamışlardır. Çağdaş yaşam ve sosyo-ekonomik gelişime uyum sağlama fırsatını ve faydalanma şansını yakalayan bu Türk kökenli özerk veya yarı-özerk devletler, bir yanda gelenekleri sürdürme düşünceleri, diğer yanda modernleşmenin getirdiği yenileşme hareketleri arasında kaldılar. Bu dönemde kimlik sorgulamaları, gelişim sürecinin olumluluğundan etkilendi. Orta Asya ve Sovyet Rusya’daki Türk kökenli devletlerin ve grupların, SSCB ile bütünleşmeleri II. Dünya Savaşı ile farklı bir boyuta taşınmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan siyasal sorunlar ile zorluk içinde yaşanan Stalin dönemi, ardından yumuşama süreci olarak nitelenebilecek Kruşçev ve Brejnev dönemindeki kimlik sorgulamaları; nihayetinde Polit Büro’nun genel sekreteri Gorbaçov döneminde dağılan SSCB ile yeniden tanımlanan “Türk” kimliği dönemleriyle ortaya konulmaktadır. SSCB-sonrası süreçte yeniden “egemenlik” ilanları ile başlayan, dünyayla yeni bütünleşme sürecinde Orta Asya ve Avrasya’da Türk kimlikleri, yeniden tanımlanmaktadır.

 

 

Kırca-Schroeder, Süheyla

 

Küresel Müzİk Kültürlerİ ve Melez Kİmlİklerİn Etnografİsİ

 

Son onlu yıllarda, özellikle yeni iletişim teknolojileri ve medyanın etkisiyle kültürlerarası iletişim ve yeni kültürlere açık olma konusunda belirgin bir artış oldu. Küresel düzeyde gelişen yeni ekonomik ve kültürel yapılanmalar küresel ve yerel arasındaki ilişkiyi dönüştürdü ve yerel küreselle bağlantılı akışkan bir alan olarak görülmeye başlandı. Günümüzde küreselleşme akışkanlığa ait herşeyi ve parçalanmış sosyal kimlikleri kapsar. Küresel kültürel ürünlerin ve dış kültürel dinamiklerin yeni kültürel ortamda kendine uydurulması ve emilmesi sürecinde yeni kültürel oluşumlar ve kültürel kimlikler ortaya çıkar. Kültürel melezleşme olarak bilinen bu yaklaşım, yabancı kültürden yeni bağlamlarda yeni anlamlar üretilmesine ilişkin sürece işaret eder.

 

Bu çalışmada, yeni kültürel pratiklerin ve kimliklerin oluşmasını sağlayan bu süreci incelemeyi amaçlıyorum. Yerelle küreselin ilişkisini ve yeni (melez) kimliklerin oluşumunu müzik ve gençler üzerinden inceleyeceğim. Müzik, gençlerin kimlik oluşumunda önemli bir yer tuttuğundan ve coğrafi ve kültürel sınırları aşan bir kültürel pratik olduğundan çalışmam müzik ve eğlence kültürü üzerine yoğunlaşacaktır. Şehirde yaşayan gençlerin kimliklerinin inşasında rol oynayan iç ve dış dinamiklerin neler olduğunu, bunları kendi içlerinde nasıl müzakere ettiklerini, kültürel kimliklerini nasıl algıladıklarını ve deneyimlediklerini inceleyebilmek için etnografik araştırma yöntemini kullanacağım. Bu yöntem, Batı dışındaki kültürel bağlamlarda oluşan kültürel kimlikleri ve yerel-ulusal-küresel ağların ve güç ilişkilerinin nasıl işlediğini anlamak için önemli araçlar sunacaktır.

 

 

Kocaoğlu, Timur

 

SOVYET SONRASI KİMLİK ARAYIŞLARI: YENİ TÜRK CUMHURİYETLERİ VE RUSYA FEDERASYONU İÇİNDEKİ TÜRK BÖLGELERİ

 

Eski Çarlık Rusyası ve sonraki Sovyetler Birliği’nde yaşamış olan Türklerin “Kimlik Sorunu” üç ayrı dönemde incelenmesi gerekir: 1. Sovyet öncesi Dönem (1900-1920); 2. Sovyet Dönemi (1920-1991); 3. Sovyet Sonrası Dönem (1992-günümüz).

 

“Sovyet Öncesi Dönem”de çeşitli Türk boylarının modern ulusal kimlikleri oldukça özgür bir ortamda ve belirli bir devlet baskısı olmadan yeşermeye başlamıştı. Bu konuda her Türk boyu içerisinde birbirinden farklı görüşler vardı ve onlar arasında bazen heyecanlı tartışmalar yüz veriyordu. Bazı aydınlar yerel boy kimliklerini öne çıkarmaya çalışırken, başkaları ise, yerel kimlikler yerine “Türk” gibi kökü çok eskilere varan genel bir ulusal kimlik veya Türkistan ve İdil-Ural gibi geniş coğrafi bir kimlik üzerinde ısrar ediyorlardı. Bu sırada ise, çeşitli Türk topluluklarının halk çoğunluğu “Müslüman” gibi dinsel, Bakülü, Kırımlı, Kazanlı, Taşkentli, Ferganeli, Kaşgarlı gibi kentsel veya bölgesel, bazıları da Türkmen, Kazak, Kırgız gibi geniş boy veya Kıpçak, Bugu, Yomut, Nogay gibi daha küçük boy bilinçli kimlikleri geleneksel olarak sürdürüyorlardı.

 

Bu dönemde Türk aydınları arasındaki çeşitli kimlik arayışları ve oldukça medeni düzeydeki tartışmalar, Çarlık idaresi yerine kurulmuş olan özerk Türk hükümet ve yeni bağımsız devletlerinde sürdüyse de, bu topraklarda Sovyet sömürge egemenliğinin yerleşmesinden sonraki ikinci dönemde (Sovyet Dönemi: 1920-1991) ulusal kimlik konusundaki bu çok görüşlülük ve tartışmalar sona erdirildi ve yalnız Moskova’nın masa başında belirlediği yeni ulusal kimlikler Türk boylarına tartışmasız kabul ettirildi. “Kimlikler Kompartımanlaşması” diye de adlandırılan bir yöntemle, her değişik Türk boyunun ulusal kimliği, kendisine yakın veya uzak başka Türk boylarından bıçak sırtı gibi “farklı”laştırıldı. Çok sayıdaki örnekte oldukça “yapay” olarak yaratılmış bu Sovyet dönemi kimlikleri daha Sovyet dönemi sona ermeden, özellikle 1970 ve 1980’lerde çeşitli Türk boyları aydınları tarafından sorgulanmaya başladı.

 

Bazı bölgelerde altmış beş ve bazı bölgelerde yetmiş yıl süren Sovyet döneminin 25 Aralık 1991’de sona ermesinden sonra ise, çeşitli Türk boyları yeniden bir “ulusal kimlik” arayışı ve tartışmasına girdiler. Bu son dönemde, hem tarihsel dönem (1900’ler öncesi) hem de modern her iki geçmiş dönem (Sovyet öncesi ve Sovyet)’e ait kimlik sorunları yeniden ortaya çıktı. Oldukça karışık düşünceler ve çeşitli görüşlerdeki Türk aydınlarının bazen özgürce, bazen de bulundukları devletlerdeki baskıcı politika dayatmaları nedeniyle sınırlı olarak yeniden tartışmaların alevlendiği bu dönemde her Türk boyu için “ulusal kimlik” sorununun nasıl çözümleneceği kesin olarak bilinmemektedir. Yine bu son dönemde, Sovyet öncesi dönem (1900-1920)’deki yerel ulusal kimlikler ile daha geniş kapsamlı ve toparlayıcı “Türk” ulusal kimliği birbiriyle çatışmaktadır.

 

 

Koçak, Cemil

 

CUMHURİYETTEN ÖNCE TÜRKİYELİLİK KİMLİĞİ ÜZERİNE BİR MECLİS TARTIŞMASI ÜZERİNE NOTLAR

 

Cumhuriyetten hemen önce “Heyeti Mahsusa” dolayısıyla TBMM’de gündeme gelen bir tartışma, aslında Türk milliyetçiliğinin bu sıradaki algılanması açısından da ilginç ve önemli ipuçları sergilemektedir. “Heyeti Mahsusa(lar)” ile ilgili tartışmalarda, yasanın meclisteki görüşmelerine ve tartışmalarına yeterince yer verilmediğinden olacak, daha o tarihte bugün pek hararetle (yeniden) tartışılmaya açılan bazı kavramları bulmak şaşırtıcı da sayılmamalıdır. Çünkü, bu tartışmalar bize bir yandan Türk kimliği hakkında, Türklük, Türk (olmak), azınlık (olmak), Türkiye ve Türkiyelilik kavramlarına ilişkin, dönemin meclis üyelerinin (farklı ve çeşitli ve çelişkili) görüşlerini sunmakta; diğer bir yandan, henüz şekillenmekte olan (yeni) Türk milliyetçiliğinin hangi aşamalardan geçmekte olduğunu göstermektedir.

 

Bu açıdan yaklaşıldığında, meclis zabıtları üzerinde, konuşma metinlerinde yapılacak bir metin analizinin (ve yeniden bir okumanın) bugünkü tartışmaların yeni olmadığını, bunların benzerlerinin zaten yetmiş yıl önce yapılmış olduğunu hatırlamamıza imkan sağlayacaktır.

 

Türk milliyetçiliğinin oluşum sürecinde meydana gelmiş evrimin, bugünkü kimlik sorunları üzerindeki etkilerini de, tarihsel bir arka plan yardımı ile yeniden yakalamak mümkündür.

 

 

Koçak, Orhan Kemal

 

EDEBİ ANLATIDA ÇOKSESLİLİK: GÜNÜMÜZ ROMANLARINDA PARÇALANMIŞ KİMLİKLER

 

Dünya, film yönetmeni Wim Wenders’in bir kahramanına söylettiği gibi, “her bir yurttaşı kadar parçaya” bölünmüşse, bizler de uç uca eklenmiş kimlik parçalarından oluşan bireyler değil miyiz? Her bireyi “özel” kılan kimliklerin, aslında buharlaşabilecek kadar seyrelebilen bir uçuculuğa mı, yoksa işlevsellikleriyle insanın kendi emrine koştuğu bireysel iradesinin güç merkezleri mi olduğu ise tartışılır bir konudur. Bu durumda insanın çevresini ve kendisini algılamasında bir parçalılık hissinden söz edilebilir. Romancı, kendi yarattığı kurgusal dünyanın tanrısı olma iradesiyle, anlatısındaki çoksesliliğe müdahale edip yönetebilen, hiyerarşisini bozan, zamanlamasını ve ağırlık merkezlerini değiştirebilen bir güce sahiptir. Edebi alanda klasik olandan belirgin bir kopuşun görülebileceği yeni anlatılarda, bir “çokseslilik” belirgin olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Geleneksel romanın dönüşümünün başladığı, öykü zamansallığı yanında kahramanın da birbirinden farklı seslere, kimliklere ve boyutlara bölündüğü anlatı, aynı zamanda bu çağın görselliğini dile getirişiyle, yine ona tanıklık eder. Artık anlatının merkezsizleşmiş katmanlarında birer başka kimlikle dolaşan kahraman, serüveni boyunca değil, “her an” başkalaşmaktadır.

 

Bu bildiride Orhan Pamuk'un Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı ve diğer romanları, tanıklık ettiği çağı yine onun görselliğiyle anlatan, edebi kurguda bir biçeme dönüşmekten çok anlatı dilleri bakımından akrabalık ilişkileri kurabileceğimiz diğer roman örnekleriyle (William Faulkner, James Joyce, Italo Calvino, Paul Auster vb.’nin romanları) karşılaştırılarak incelenecektir.

 

 

Kolbaşı, Ahmet

 

19. Yüzyıl Sonlarında Mİllİ Kİmlİk Oluşturma Yolunda Osmanlı Ermenİlerİnİn Vİlayet-İ Sİtte’de Ermenİstan OLUŞTURMA Çabaları

 

Osmanlı toplum yapısı içinde dine dayalı millet sistemi esasına göre yer alan gayri-Müslimler, varlıklarını dini kimlik içinde muhafaza ederek sürdürmüşlerdir. 19. yüzyılın başlarından itibaren ekonomik, siyasi ve toplumsal sebeplerden Osmanlı millet sistemi yara almaya başlamış ve bu zamana kadar Osmanlı tebaası olarak yaşayan gayri-Müslimler Batılı hükümetlerin desteğini almışlar, 1829 Edirne Anlaşması ile Sırplar özerklik, Rumlar ise bağımsızlık elde etmişlerdir.

 

1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında Osmanlı devletinin yenilmesiyle gayri Müslimlerin çabaları daha da hızlanmış ve aynı yöntemle Bulgaristan özerk hâle gelmiş, Ermeniler ise Yeşilköy anlaşmasının 16. ve Berlin antlaşmasının 61. maddesi ile kendilerine sağlanan bazı haklar ile ümide kapılmışlardır.

 

Osmanlı Ermenileri’nin Osmanlı topraklarında geniş bir sahaya yayılmış olarak yaşadıkları halde böyle bir ümide kapılmaları yeni bir maceranın başlangıcı olmuştur. Osmanlı Ermenileri Batılı hükümetlerin ve çevrelerin desteğini alacaklarını hesap ederek Osmanlı ülkesinde Vilayet-i Sitte olarak anılan ve yaklaşık olarak Anadolu’nun yarısına yakın bir bölgeyi Ermenistan olarak kabul ederek bu temele dayalı iddialarını geliştirip savunmaya ve uygulamaya başlamışlardır. Bu dayanaksız iddiaların sonucunda girişilen hareketler kısa zamanda teröre dönüşmüş ve Osmanlı hükümetini sürekli uğraştırmıştır. Sonuçta böyle hayali ürünlere dayalı hareketler hem Türk hem de Ermeni toplumunu büyük acılara sürüklemiştir. Bu bildiri çalışması bu dönemde Ermenilerin milli kimlik edinmek için Osmanlı ülkesinde giriştikleri vatan edinme çabalarını ve bunun sonuçlarını irdelemek ve bu konudaki tarihi gerçekleri, ilgili arşiv belgelerinden yararlanarak açığa çıkarmak amacını gütmektedir.

 

 

Kolukırık, Suat

 

Çingene Olduğu Düşünülen Gruplarda Kimlik: Teber (Abdal) ve Elekçi Kimliği

 

Teber (Abdal) ve Elekçi gruplarına Türkiye’nin pek çok bölgesinde rastlamak mümkündür. Çoğu zaman giyim tarzlarıyla, iş ve meslek yönünden Çingeneler’e olan benzerlikleri, onların Çingene olarak tanımlanmasına neden olmaktadır. Ancak yarı göçebe veya yerleşik yaşama yeni geçen gruplar olarak Teber ve Elekçiler Çingene tanımlamasını kabul etmemektedir. Teber ve Elekçi gruplarının belirgin özelliği, homojen özellikler taşımamasıdır. Bu gruplarda, din benzerliği ifade ederken, dil ve mesleki uğraşlar farklılaşmayı ifade etmektedir. Diğer bir ifadeyle Teber ve Elekçiler, Müslüman-Alevi inanışa sahiplik noktasında benzer, dilsel farklılık ve Elekçilerin manifaturacı, Teberlerin de çoğunlukla müzisyen olması nedeniyle birbirlerinden ayrılmaktadır. Bu özelliklerinin dışında bahsedilen gruplar, hem kendilerine yakın, hem de kendilerinden farklı grupları aralarında barındırabilmektedir.

 

Bu bakış açısından hareketle çalışmada Teber, Elekçi ve Çingene kimlikleri analiz edilecek ve Teber ve Elekçilerin hayat tarzları sosyolojik olarak irdelenecektir. Vaka analizi (case study) tekniği kullanılan çalışmanın alanı Isparta’daki Karakavak ve Zafer mahalleleridir.

 

 

 

 

Kompotiati, Sophia

 

DISCOVERING EAST FROM WEST: THE REVIVAL OF TURKISH ETHNIC MUSIC

 

Within the past few years in Turkey, musics from marginalized communities, musics forbidden or forgotten have emerged to the forefront of musical interest, and sounds that would have been stamped as “too Anatolian” before, and scorned as “ethnic” or “world music,” are now represented in a more complex way and as new: sometimes as modern and pop.

 

In this paper, I will examine the so-called türk etnik müziği and to define its possible relationships with world music (dünya müziği), debating some modern issues of cultural and social theory such as issues of power, resistance, configuration of identity and cultural exchange. Through certain music labels (Kalan Müzik, Doublemoon etc.) and music stages (Babylon Music Club, Yeni Melek Gösteri Merkezi etc.) I will demonstrate how musicians and groups such as Mercan Dede, Kardeş Türküler, Erkan Oğur, Aynur etc. falter between local and global identities, how, through their musics, they give local answers to global music networks.

 

Based on original material that comes from three years’ fieldwork of various levels (ethnographic research, bibliographic research, interviews and observation of many cultural performances in Istanbul), this paper will propose some new approaches of a music that flows between local and global identities, and as a different cultural practice moves between “same” and “other,” and between East and West.

 

DOĞU’YU BATIDAN KEŞFETMEK: TÜRK ETNİK MÜZİĞİNİN YENİDEN KEŞFİ

 

Son yıllarda Türkiye’de, marjinalize edilmiş gruplara ait, yasaklanmış veya unutulmuş müzikler, müzik alanında ilgi odağı hâline geldi ve daha önce “fazla Anadolulu” sayılan, müzik şirketlerinin hor görerek “etnik” veya “dünya müziği” şeklinde sınıflandırdıkları sesler, artık sofistike ve yenilermiş gibi, hatta bazen modern ve pop olarak sunuluyor.

 

Bu bildiride, Türk etnik müziği olarak adlandırılan müzik türü incelenecek, kültürel ve toplumsal teorinin güç, direnme, kimliğin yapılanışı ve kültürel alışveriş gibi bazı modern kavramlarından yararlanarak dünya müziği ile olası ilişkileri tanımlanacaktır. Bazı müzik şirketlerinden (Kalan Müzik, Doublemoon vs.) ve gösteri mekânlarından (Babylon Müzik Kulübü, Yeni Melek Gösteri Merkezi vb.) yola çıkarak, Mercan Dede, Kardeş Türküler, Erkan Oğur, Aynur gibi müzisyenlerin ve grupların yerel ve küresel kimlikler arasında nasıl bocaladıklarını, müzikleriyle küresel müzik ağlarına nasıl yerel cevaplar verdiklerini ortaya koyacağım.

 

Etnografik araştırma, bibliyografya araştırması, görüşmeler ve İstanbul’daki birçok gösterinin gözlemini içeren üç yıllık saha araştırmasının özgün malzemelerine dayanan bildiri, yerel ve küresel kimlikler arasında gidip gelen ve “aynı” ile “öteki,” Doğu ile Batı arasında geçişken, farklı bir kültürel pratik olarak bu müzik türüne bazı yeni yaklaşımlar sunacaktır.

 

 

Komsuoğlu, Ayşegül

Örs, Birsen

 

Günümüz Türkİye’sİnde Ermenİ Kİmlİğİ

 

Bu çalışma 2004 yılı Kasım ayında başlayan ve Türkiye Ermenileri’nin genel bir profilini çıkarmayı hedefleyen bir yüzyüze görüşme ve anket projesinin ilk verileri üzerine kurulmuştur. Araştırma süresince yüzyüze görüşülen her bireye anket de uygulanmakta, ancak anket çalışmasının sınırları görüşme yapılan bireylerle sınırlı tutulmayıp daha geniş bir kitleye ulaşmak hedeflenmektedir. Araştırma dört ana bölümden oluşmaktadır. İlki, Türkiye Ermenileri’nin genel bir profilini çıkarmayı hedefleyen bir çerçeve çizmekte; ikinci bölüm, Türkiye Ermenileri’nin birey olarak cemaatleri ile ilişki düzeylerini ve cemaat bağlarının sıkılığını belirlemeyi amaçlamaktadır. Diğer iki bölüm ise, Türkiye Ermenileri’nin siyasal davranışlarını ve orduya dair algılarını incelemektedir.

 

Bu bildiride Türkiye Ermenileri ile ilgili yürütülen çalışmanın ilk iki bölümünde elde edilen sonuçlardan yararlanılarak Türkiye Ermenileri’nin kendilerini nasıl tanımladıkları sorusuna cevap aranmakta, yöneltilen sorulardan elde edilen cevaplar bu bildirinin çatısını oluşturmaktadır. Anket çalışması kapsamında yer alan, Ermenilerin Ermeni cemaati ile bağları bölümündeki cevapların istatistiksel sonuçları da Türkiye Ermenileri’nin “Ermeni” kimlikleri ile ilişkisini belirleme amacıyla kullanılacaktır.

 

 

Kovanlıkaya-Ergin, Çağlayan

 

Bulgar Göçmen Kimliği: Göçmenlerin Anlatılarıyla Üç Farklı Dönem

 

Bu çalışma, Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç eden “muhacır”ların, üç farklı dönemdeki göç anlatılarında kimlik sorununu ortaya koymayı amaçlamaktadır. Farklı siyasal ve sosyal dinamiklerin yaşandığı bu göç dönemleri; Türkiye’de tek parti dönemi 1930-1945 yılları arasındaki göç, Türkiye’de çok partili döneme geçiş ve Bulgaristan’da rejim değişikliği sonrasında 1950’li yıllarda anlaşmalı göç ve son olarak 1968 yılında “Yakın Akraba Göçü” olarak da adlandırılan göçlerdir. Çalışmada, sözlü tarih yöntemi ile ortaya konan, sırasıyla dönemlere ayırdığımız göçlerle Türkiye’ye gelen Bulgar muhacırlarının göç etmeden önce ve sonrasındaki yaşantılarına ilişkin anlatılarında kimlik tanımlamaları, farklılıklar ve aynılıklar irdelenecektir. Göçmenlerin, Bulgaristan’daki yaşam biçimlerinin görünümleriyle korunmaya çalışılan ve ırk, din, değerlerle beslenen Türk kimliğiyle, oralarda “kendi” mi oldukları yoksa “öteki” gibi mi hissettikleri sorusuna cevap aranacaktır.

 

 

Kömeçoğlu, Uğur

 

SİVİL KAMUSALLIK VE SOSYALLİK: İSLAMİ AKTÖRLERİN DÖNÜŞÜMÜ VE MEKÂN

 

Son yıllarda İslami aktörlerin kamusal mekânları kullanma alışkanlıkları hızlı bir dönüşüm sürecine girmiştir. Modernlik ve gelenek arasında karmaşık ifade biçimleri ortaya çıkmaktadır. Kentsel dokuya, tüketim kalıplarına ve serbest piyasa dinamiklerine dahil olma çabası genç İslami “aktör”leri içeriden dönüştürmektedir. Kentsel gündelik hayatın küçük kamusal sahnelerinde tecrübe edilen İslami ve performatif davranış, dini ahlakın korunması kaygısıyla hareket eden karşı-mekânların oluşumuyla ilişkilidir. İslami tarzda yapılandırılan sosyal mekâna dayalı kamusallık deneyimleri yeni oluşan Müslüman orta sınıfların hayat  tarzına yönelik taleplerini karşılamaya çalışmaktadır. Örneğin, genç İslami aktörlerin devam ettiği kafe tarzı mekânlar bu deneyimi kavramak için anlamlı bir örnek oluşturmaktadır. Genç İslami aktörler neden bu tür mekânlar aramaktadırlar; bu kamusal mekânlardaki ilişkileri algılama ve yorumlama biçimlerindeki farklılıklar nelerdir; sözkonusu mekânların algısı kadın ve erkekler açısından farklılık gösterir mi; grup-içi çelişki noktaları nelerdir; genç aktörler bu mekânlarda toplumsal cinsiyet temelinde çatışmalar yaşarken kendilerini öteki gruplar karşısında nasıl konumlandırırlar? Etkileşime açık mekânlardaki kamusallık deneyimi hangi noktalarda değişimlere, dönüşümlere, müzakere ve mücadelelere, karşı-muhafazakâr eleştirilere yol açıyor? İslami aktörlerin bu kamusallık deneyimiyle varlık gösterirken kendi kimliklerini de dönüşüme uğrattıkları düşünülürse, etkileşime dayalı kamusal performanslar üzerinden yukarıdaki sorular tartışılacaktır.

 

 

Kula-Demir, Nesrin

 

ERKEK DERGİLERİNDE (YENİDEN) ÜRETİLEN METROSEKSÜEL KİMLİK

 

Modern-öncesi toplumlarda kimlik olgusunun oturmuş, değişmez, durağan nitelikte olduğu ve ait olunan ekonomik sınıf, aile, etnik köken, cinsiyet gibi, bireylerin doğuştan getirdiği özelliklerine bağlı olarak ortaya çıktığı varsayılmaktadır. Günümüz toplumlarında ise, kimlik sorunsalı, bireylerin kendilerini kurdukları ve başkalarına sundukları bir inşa süreci olarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda postmodern kimlik dış görünüş, imajlar, tüketim ve boş zaman etkinlikleri çerçevesinde oluşturulmaktadır.

 

Postmodern kapitalizmde tüketim olgusu malların anlamı, kimlik ve cinsiyet rollerinin oluşturulması üzerine kurulmaktadır. Tüketim toplumunda öznelerin kendi kimlikleri ile özdeşleşmesi, medya aracılığı ile üretilen toplumsal pratikler sayesinde gerçekleşmektedir. Toplumsal idealleri yansıtan medya, erkekleri de tüketici kitle hâline getirmeye çalışan tüketim ideolojisinin doğrultusunda ideal kadın tiplerinin yanında, ideal erkek tiplerine de yer vermeye başlamaktadır.

 

Son dönemde üretilen ve Türk Dil Kurumu sözlüğüne “bakımlı erkek” açıklaması ile giren metroseksüel erkek tipinin de, erkeğin homoseksüel etiketine maruz kalmadan tüketebilmesi için oluşturulmuş bir tanımlama örneği olduğu düşünülmektedir. Metroseksüel erkek, manikür yaptıran, tırnaklarını cilalayan, saçını boyayan, küpe takan, dudak parlatıcısı gibi makyaj malzemelerini kullanan, solaryuma ve epilasyona giden, kısacası dış görünüşüne kadınlar kadar özen gösteren erkekleri tanımlamak için oluşturulmuş, metropol sözcüğünden türetilen, şehirli erkek anlamında bir kavram olarak kullanılmaktadır.

 

Bu çalışmada Esquire ve FHM gibi erkek dergilerinde yer alan reklam fotoğrafları incelenerek, önerilen ideal erkek kimliği olarak yeniden üretilen metroseksüel erkek rol-modelinin ve özelliklerinin ortaya konması amaçlanmaktadır.

 

 

Kuruoğlu, Huriye

 

ULUSAL KİMLİĞİN İNŞASINDA DİLİN ÖNEMİ VE İKİ DİLLİ BİR ÜLKE: KIRGIZİSTAN’DA DİL, DİLE BAĞLI KİMLİK VE RADYO-TV YAYINCILIĞI SORUNLARI

 

Ulusların kimlik inşasında dilin ne denli önemli olduğu bilinen bir gerçek. Türkiye’de bu gerçeğin ne denli farkında olduğumuz tartışılır çünkü insanın ülkesine ait, tek ve gelişmiş bir dile sahip olmasının ne denli önemli olduğunu anlaması için sanırım buna sahip olmayan bir ülkede birkaç yıl yaşaması gerekiyor.

 

Türkiye’de daha çok 1991 yılından sonra sıkça adını duyduğumuz Kırgızistan’ın trajik bir dil öyküsü ne yazık ki hâlen sürmektedir. Uzun yıllar önce o coğrafyada çok etkin olan İslam’ın etkisiyle Arapça alfabeyi kullanan Kırgızistan, daha sonraki yıllarda Sovyetler Birliği’nin etkisiyle Kiril alfabesine geçmiş, başka bir deyişle anadilleri olan Kırgızca’yı Kiril alfabesiyle kullanmaya başlamışlardır. Ancak iş bu kadarla kalmamış, Sovyetler Birliği, o dönemde izlediği politikaya paralel olarak dil politikasında da kendi kuralları çerçevesinde yasal düzenlemeler ve icraatlar yapmıştır.

 

Bağımsızlığın kazanıldığı 1991 yılına gelindiğinde ise, bilindiği gibi, ilk zamanlar ülke çok büyük, ciddi ekonomik krizler yaşamış; ne alfabe ne de dille uğraşmak akıllara bile gelmiştir. Ancak 2004 yılına gelindiğinde dille ilgili çıkarılan bir yasa, dikkatlerin yeniden bu soruna çevrilmesini sağlamıştır. Hâlen resmi ve devlet dili olmak üzere iki dili olan Kırgızistan, aynı kaderi paylaştığı diğer yakın komşularının aksine ulusların kimliğinde bu denli önemli olan anadil sorunun hâlâ çözememiştir. Ülkede yaygın olan kanıya göre, çok temel ve kökten adımlar atılmadığı sürece de pek çözebilecek gibi görünmemektedir.

 

Bildiride önce Kırgızistan’ın dil konusundaki tarihi kısaca anlatılacak, coğrafi bölgeler bazında hangi dilin ve neden ağırlıklı olarak kullanıldığına değinilecek ve daha sonra anadilin kullanılması ve yaygınlaşması konusunda çok önemli olan radyo ve televizyon yayınlarındaki dil oranları verilecektir. Son bölümde ise durum özetlenerek çözüm önerileri sunulacaktır.

 

 

Landau, Jacob

 

PAN-TURKISM: CHANGING IDEOLOGIES?

 

The paper will try to reassess Pan-Turkist ideology or rather ideologies, past and present, in the light of changes in both Turkish and global policies. A cautious attempt will then be made to predict the lines of its possible future development.

 

PAN-TÜRKİZM: DEĞİŞEN İDEOLOJİLER?

 

Bu bildiri, hem Türk hem de küresel politikalardaki değişikliklerin ışığında, Pan-Türkist ideolojiyi, daha doğrusu ideolojileri yeniden değerlendirmeye çalışacaktır. Gelecekte olanaklı gelişme yollarını öngörmek için dikkatli bir girişim  yapılacaktır.

 

 

Lewis, Geoffrey

 

DID THE LANGUAGE REFORM DIVIDE THE PEOPLE?

 

The invasion of Turkish by Arabic and Persian. The dissatisfaction it caused. Türki-i basit. The simplification of the language by 19th-century journalism. Only Atatürk could initiate the modern reform. How much better the results could have been if his suggestions had been carried out. Söz derleme seferberliği. Babel – dil kargaşalığı (“Ulusal” is half Mongolian and half French.)  The escape of the National Library. Some benign neologisms. Has the reform liberated the language from the yoke of foreign languages? (Partly.) Has it closed the gap between the languages of the intellectuals and the people? (Hardly.) A modern folk-tale. A professor’s embarrassment. The reformers’ mistakes, the dark side. The new technical terms, the bright side. The chairman of the Linguistics and Etymology Commission’s honest confession. Has the reform impoverished the language? (Yes.) Nurullah Ataç. “Süre,” a Frankenstein’s monster. How one can identify a Communist. The hatred roused by the Dil Kurumu, and its downfall. Why the reformers ignored Atatürk’s wishes. Baysal utkusu. The slight return of Ottoman. Özgürlük and bağımsızlık. A brief final Eyvah!

 

DİL DEVRİMİ HALKI BÖLDÜ MÜ?

 

Arapça ve Farsçanın Türkçeyi istilası. Bunun yarattığı tatminsizlik. Türk-i basit. 19. yüzyıl gazeteciliğinde dilin basitleştirilmesi. Devrimi yalnız Atatürk başlatabilirdi. Onun önerileri gerçekleştirilmiş olsaydı ne kadar daha iyi sonuçlar alınırdı.  Söz derleme seferberliği. Babil – dil kargaşalığı (“Ulusal” yarı Moğolca yarı Fransızcadır.) Milli Kütüphane’nin kaçışı. Bazı selim yeni sözcükler. Devrim, dili yabancı dillerin boyunduruğundan kurtardı mı? (Kısmen.) Aydınların ve halkın dilleri arasındaki ayrılığı kapattı mı? (Güçlükle.) Çağdaş bir masal. Bir profesörün mahcubiyeti. Reformcuların hataları, karanlık yan. Yeni teknik terimler, aydınlık yan. Dil Encümeni başkanının samimi itirafı. Devrim, dili fakirleştirdi mi? (Evet.) Nurullah Ataç. “Süre,” bir Frankenştayn canavarı. Komünistler nasıl teşhis edilir? Dil Kurumu’nun yarattığı nefret ve onun çöküşü. Reformcular Atatürk’ün dileklerini neden gözardı etti. Baysal utkusu. Osmanlıcanın hafif dönüşü. Özgürlük ve bağımsızlık. Kısa bir son Eyvah!

 

 

 

 

 

Lüküslü, Demet

 

GENÇLİK: Biyolojik, toplumsal, siyasal ve kültürel kimlikler arasına sıkışmış bir kimlik

 

Birleşmiş Milletler tarafından on altı-yirmi beş yaş arasındaki grubu belirtmek üzere kullanılan gençlik kategorisi, tanımın içinde varolan yaş sınırlaması yüzünden gözümüze öncelikli olarak “biyolojik” bir kimlik olarak çarpıyor. Her ne kadar gençlik, ilk bakışta biyolojik bir kimlik olarak gözükse de, gençlik tarihi üzerine yapılan çalışmalar gençliğin toplumsal olarak inşa edildiğini ve anladığımız anlamda çocukluk ile yetişkinlik arasındaki geçiş dönemini oluşturan gençliğin Aydınlanma Hareketi ve modernite ile sıkı bağları olduğunu ortaya çıkarıyor.

 

Türkiye örneğinden yola çıkarak “kimlik” olarak gençliğe baktığımızda ise 19. yüzyıldan itibaren modernleşme hareketleri “modern” okullarda yetişen, Batılı eğitim almış bir kesimin “genç” kimliğinin oluşmasında rol aldığını ve Jön Türk hareketi ile bu kimliğin “siyasal” bir kimliğe büründüğünü görüyoruz. Jön Türkler’le başlayan gençlerin, “ilerleme”yi, “yeni”yi ve “çağdaş” olanı simgelemesi ve gençliğin “kurtarıcı misyonu” Cumhuriyet’in kurulması ile devam ediyor. Gençlik, toplumsal sorumluluk sahibi, misyonu Cumhuriyet’i korumak olan siyasal bir kimlik olarak inşa ediliyor. 60’lı ve 70’li yılların Türkiyesi’nde her ne kadar gençlik “siyasal otorite”ye karşı çıkan, muhalif bir rol oynasa da, “siyasi bir kimlik” olarak tanımlanmaya devam etmiştir. Kamusal alanda gençliğin siyasal bir kimlik olarak algılanmasında kırılma noktasını ise 1980 askeri darbesi temsil eder. Darbe-sonrası Türk toplumunda gençliğe atfedilen siyasi kimlik, “apolitik” veya “depolitize” bir gençlik kimliğidir, ve gençler (artık bu “siyasal” kimliklerin dışında olarak), “rocker,” “junky,” “tinerci” gibi alt-kültürlerle, kültürel kimliklerle tanımlanır—siyasal kimliklerle değil.

 

Bu bildiri, günümüz Türk gençliğine, 1980 sonrası dönemde yapılan kantitatif araştırmalar ve on sekiz-yirmi beş yaş arası gençlerle yapılan seksen mülakat ışığında bakmayı, ve bu 1980-sonrası genç kuşağın deneyim ve hislerini anlamayı hedeflemektedir. Hem gençlik kimliğinde tarihsel olarak görülen kimlik değişimlerine değinilecek, hem de günümüz Türk gençliğinde görülen çoğullaşma (çoğul kimlikler, çoğul yaşam tarzları, vb.) üzerinde durulacaktır. Bildiride, gençlikten yola çıkarak Türk toplumundaki önemli kimlik değişimlerini anlamanın olanaklı olduğu ve gençliğin biyolojik bir kimlik, toplumsal bir kimlik ya da kültürel bir kategori olarak algılanmasının hem gençlik hem de toplum hakkında önemli ipuçları verdiği savunulmaktadır.

 

 

Mardin, Şerif

 

KİMLİK VE SÖYLEMLERDE KATMANLAR

 

Çoğu zaman toplumbilimcilerimiz kimliği kişinin derununda şekillenen bir özellik olarak görmüşlerdir. Oysa kimlik bir “şey” değil, aslında dış etkenlerle içselleştirme arasında interaktif bir süreçtir. Bu sürecin en iptidai bir şekilde betimlenmesinde bile en az iki katmanın ilişkisini düşünmek gerekir. Bunlardan biri “fikri önderler” adını verebileceğimiz kişilerin “kimlik yapıcı” fikirleri, diğeri ise bunlardan görünüşte ayrı (belki gerçekte değil), otonom olarak gelişen fikri çerçevelerdir. Bu otonom fikri çerçeveler gene önderlerin ya da “subaltern” araştırmaları tarihçilerinin iddia ettiği gibi halk katında oluşabilen gelişmelerdir.

 

Son iki yüz yıllık Osmanlı tarihinden buna örnek olarak, devlet söyleminden ayrı, bir yönden kendisi muhtelif şekiller alan ve toplumun ayrışması sürecinde ortaya çıkan “aydınlar”ın İslami söylemi; diğer yönden de, ayrı bir eksende ve göreceli olarak toplum katında gelişen “Halidî-Müceddidî” söylemleri gösterebiliriz. Günümüzde bunların bir “kimlik”le ne gibi ilişkileri olduğunun araştırılabilmesi için, önce “söylemler”in ciddi bir araştırmaya konu edilmesi gerekir.

 

 

Mignon, Laurent

 

Osmanlı özgürlükçülüğünün peşİnde: Baha Tevfİk ve Felsefe-İ Ferd’İ

 

Felsefe-i Ferd (1914) adlı eserinin sonunda Baha Tevfik (1884-1914), anarşizmi insanlığın parlak geleceği olarak vaad etmektedir. Bu esere dayanarak çeşitli araştırmacılar Baha Tevfik’in anarşist mi, liberter mi yoksa sadece liberal mı olduğu konusunda tartışmışlardır. Ancak Baha Tevfik, kitapta Eflatun’dan Friedrich Nietzsche’ye, Muhyiddin Arabi’den Ludwig Feuerbach’a kadar birçok düşünürün adını andığı halde, Pierre-Joseph Proudhon, Max Stirner veya Prens Kropotkin gibi anarşist ve liberter düşüncenin başlıca temsilcilerinin hiçbirinden söz etmez. Bu nedenle Baha Tevfik üzerinde duran araştırmacıların kullandığı ve kökenleri Avrupa fikir tarihinde olan kavramların, onun felsefe-i ferd’ini tanımlamak için ne ölçüde uygun oldukları incelenmesi gereken bir konudur. Baha Tevfik her ne kadar bir Avrupalılaşma taraftarıysa da, kullandığı felsefi kavramların yerlileştirilemesine çoğu zaman özen göstermiştir. Örneğin, monizm anlamında vahdet-i mevcut kavramını kullanması büyük tartışmalara yol açmıştır. Milliyetçiliğe karşı olmasına rağmen, halkların tarihsel ve kültürel kimlik ile birikimlerine önem vermiştir: Örneğin, Felsefe-i Ferd’de evlilik kurumuna karşı çıkmasının nedenlerinden biri evliliğin Türklerin göçebeliğiyle uyuşmamasıdır. 

 

Bu bildirinin amacı Baha Tevfik’in Felsefe-i Ferd’de tanımladığı birey merkezli özgürlükçü düşüncenin, Avrupa kökenli anarşist düşüncelerin ne ölçüde bilinçli bir sahiplenilmesi olduğunu irdeleyerek, özgünlüğünü ortaya koymaktır.

 

 

Moreau, Odile

 

20. yüzyIl baŞInda yabancI ÜLKElerde yaŞayan OsmanlI subaylarInIN KİŞİLİĞİ ve kültürü

 

Bildiride 20. yüzyıl başında yabancı ülkelerde yaşayan Osmanlı subaylarının kişiliği, kültürleri ve kendilerini tanımlama kavramları incelenecektir. Bu amaçla örnek olarak, Akdeniz’in Müslüman bölümünde, bir Osmanlı eğitmeni olan Arif Tahir Bey’in izlediği yol ele alınacaktır.

 

Arnavut kökenli olan Arif Tahir Bey Osmanlı ordusunda kurmay (Erkan-ı Harb) yüzbaşıydı. İyi eğitimli, “mektepli” adı verilen Osmanlı subaylarının seçkinlerinden biriydi. 1908 Jön Türk Devrimi’nden sonra, Müslüman Akdeniz’in çeşitli bölgelerinde hizmet yaptı. 1909-1910 yıllarında Fas’taki Osmanlı askeri heyetin başkanlığını yaptıktan sonra Mısır’a geçecek, birçok kez Fas’a geri dönecek ama sonunda Fransızlar tarafından sınır dışı edilecektir.

 

Bildiride, bu subayın, Osmanlı ülkesiyle birleşme noktasındaki Müslüman topraklarındaki kişiliği, kültürü ve kendini tanımlaması sorgulanacaktır. Osmanlı Devleti bağlamında—eski Sultan Abdülhamid rejimi gibi Jön Türkler’inki ve Pan-islamist adı verilen hareketlerle, Mısır eylemci merkezleri karşısında— çeşitli bağlılıkları gün ışığına çıkarılacaktır.

 

 

Morin, Aysel

 

Türk Ulusal Kİmlİğİnİn Mİtİk Temellerİ

 

I. Dünya Savaşı altı yüzyıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun sonu oldu. Savaş Osmanlı imparatorluğunu neredeyse parçalanmanın ve Avrupa devletlerine—İngiltere, Fransa ve İtalya—sömürge olmanın eşiğine getirdi. I. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’de, dünya tarihine sömürgeciliğe karşı verilmiş ilk başarılı toplu mücadele olarak geçecek bir hareket başladı. Bu hareket Atatürk’ün liderliği altında şekillendi ve ivme kazandı. 1919 yılı ortalarında Osmanlı Devleti’nde Atatürk, siyasal otoritesini ve gücünü söyleminden aldı. Bu söylem milli mücadeleyi şekillendirdi ve yüreklendirdi, ülke çapındaki küçük ve dağınık direniş hareketlerini birleştirdi ve değişik ideolojilere mensup fertleri tek bir amaç çevresinde topladı.

 

Atatürk’ün siyasal söyleminin etki ve gücü Türk toplumunca ve kültürünce içselleştirilmiş binlerce yıllık mitlere dayanmaktaydı. Kemalist söylemde belli başlı beş siyasal mit kurgulandı.  Bu siyasal mitler, Birinci Vazife, Türk Ecdadı, İç Düşman, Kuşatılmış Millet ve Modern Batı mitleriydi. Bu siyasal mitler Milli Mücadele sırasında halkı ayaklandırıp peşinden sürükledi.  Savaş sonunda ise yeni formüle edilmiş Türk ulusal kimliğinin temelleri hâline geldi. Birinci Vazife, ulusun askeri değerlerini tanımladı; Türk Ecdadı, Anadolu Türkleri’ni Orta Asya’daki hayali atalarına bağladı; İç Düşman, Osmanlı tarih ve kültüründen kopuşu; Kuşatılmış Millet Türkiye’nin arada kalmışlığını, dünya siyasetindeki yalnızlığını; Modern Batı ise Batı’ya yönelişi haklı ve yerinde göstermek için kullanıldı.

 

Bu araştırma siyasal söylemin “millet” yaratmadaki rolünü incelemektedir. Mitik sorgulama yöntemini kullanarak Atatürk’ün Nutuk’unu incelemekte, yeni ulusal kimliğe temel olmuş beş siyasal mitin nasıl ve hangi ideograflar etrafında kurgulandığını sorgulamakta ve bu kurgulamanın siyasal ve toplumsal sonuçlarını tartışmaktadır. 

 

 

Morley, David

 

THE GEOGRAPHY OF CULTURAL STUDIES: TROUBLED TERRAINS

 

This paper will explore some of the problems surrounding the history and subsequent development of cultural studies. If the approach had its beginnings (in one version) in a marginal space in a provincial British university, addressing the specific cultural problems faced by the UK in the late 1960s, trading explicity (and as a matter of principle) in “grounded theory,” it now sometimes seems to have become a universalised (and largely Americanised) “export industry” producing abstracted Theoretical “templates”—with a very big “T”—which are assumed to be equally valid for cultural analysis the world over. What is the proper status of the knowledge produced by cultural studies—should it be understood simply as an Area Studies of the UK or the USA, of little use beyond those geographical territories? How applicable are its tenets and methods to non-Protestant, non-imperial, non-EuroAmerican cultures? Is “local” knowledge better—and if so, how wide (or narrow) are the boundaries of the “local”—and how are we to avoid the slide into solipsist forms of epistemological relativism which usually follow from such “localisms’”? What is the significance of the European origins of the cultural studies project? Is it still caught in some Hegelian nightmare in which only the West can Know the Rest—and never (by definition) vice –versa? What hope is offered by Dipesh Chakrabarty’s project for “Provincialising Europe”—and its forms of knowledge—and what would this epistemological shift involve for the future of cultural studies? What is the status of cultural studies’ initial investment in interdisciplinarity, at a point where its very theoretical hybridity is held by some to be an ineradicable weakness, when compared with the high Theoretical knowledges produced by “proper” disciplines?

 

 

 

 

KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI SAHASI: SORUNLU ALAN

 

Bu bildiri, kültür araştırmalarının tarihi ve gelişmesiyle ilgili bazı sorunları inceleyecektir. Yaklaşım (bir versiyona göre), bir taşra üniversitesinin marjinal bir alanında, “verilerden hareketle kuram” oluşturma ilkesiyle, 60’lı yıllarda İngiltere’ye özgü kültürel sorunları ele alarak başladı ise de; şimdi, kimi zaman, dünyanın neresinde olursa olsun kültürel çözümleme için geçerli sayılan, soyutlaşmış—kocaman harfli—Kuram şablonları üreten, evrenselleşmiş ve büyük ölçüde Amerikalılaşmış bir “ihraç sanayi” haline gelmiş gözükmektedir. Kültür araştırmalarının ürettiği bilginin tam statüsü nedir? Sadece, A.B.D.’nin ya da İngiltere’nin, ve de o coğrafyaların dışında işe yaramıyacak, Bölge Araştırmaları mı? Yöntem ve kurallarının, gayri-Protestan, gayri-emperyalist ve gayri-AvroAmerikan kültürlere ne yararı olabilir? “Yerel” bilgi daha mı iyi—ve eğer öyleyse, “yerel”in sınırları ne denli geniş (ya da dar)—ve bu tür “yerellik”lerden ortaya çıkan epistemolojik göreceliliğin kendi içine dönük biçimlerine kaymamayı nasıl başaracağız? Kültür araştırmaları projesinin Avrupalı kaynaklarının anlamı ne? Sadece Batı’nın Batı-olmayan’ı Öğrenebileceği—ama tersinin (tanım icabı) hiç bir zaman gerçekleşemiyeceği—Hegelyen bir kâbusa mı takılı kalındı? Dipesh Chakrabarty’nin “Avrupa’yı Taşralılaştırma” projesi—ve bu projenin bilgi biçimleri—nasıl bir ümit vaat ediyor—ve böylesine bir epistemolojik değişim kültür araştırmalarının geleceğini nasıl etkiler? Kültür araştırmalarının, kuramsal melezliğinin tam da, “doğru dürüst” disiplinler tarafından üretilen yüksek Kuramsal bilgilerle karşılaştırılınca kimilerine giderilemiyecek zaaf göründüğü noktada, başlangıçta disiplinlerarası olmaya yaptığı yatırımın statüsü ne? 

 

 

Mutluer, Nil

 

LONDRA DİYASPORASINDA MODERN TÜRK KİMLİĞİ

 

Geleneksel, ulusal ve küresel değerler ve bunların siyasal gelişmelerle zaman içinde değişen anlamı, kimlik oluşumunu etkileyen en önemli unsurlardandır. Bu üç değerin ortak paydası, moderniteyle kurdukları ilişkiyle şekilleniyor olmaları ve bu ilişki sürecinde içindeki kimlikleri bir anlamda melezleştirmeleridir. Modern Türk kimliği çok-katmanlı melezliğin özelliklerini hem içinde barındırmaktadır, hem de bu melezliğin bir ürünüdür. Diyasporada bu melezlik yeni değerlere karşı açıklığı ve direnmeyi aynı anda içinde barındıran paradoksal bir karakteristiğe bürünürken, melezliğin derinliği ve yapısı içinde bulunduğu toplumun özelliğine göre değişiyor. Diyasporada ulusaşırı (transnational) pratikle yaşayan modern Türk kimliği kendi kimliğini yeniden inşa ederken küreselleşme ve milliyetçiliği referans noktaları olarak alıyor. Bu yapılandırmada modernite, bu referans noktalarının ortak paydası olarak yeniden karşımıza çıkıyor.

 

Bu bağlamda, çalışma modernitenin ulusal ve küresel kimliği küçük ve orta ölçekli girişimcilerin (petit entrepreneurs) ulusaşırı pratikler üzerinden, Türkiye ile kurdukları ilişkileri de göz önünde bulundurarak, Londra diyasporasında nasıl yeniden şekillendirdiklerini anlamayı hedefliyor. Londra’da kendini “modern,” “Türk,” “laik,” “Atatürk ilke ve inkılaplarını takip eden” kişiler olarak tanımlayan küçük ve orta ölçekli girişimcilerin sosyal alanında, dokuz ay boyunca gerçekleştirilen katılımcı gözlem, derinlemesine görüşmeler ve eleştirel söylem analizi bu çalışmanın yapısını oluşturuldu. Bu çalışma kapsamında küçük ve orta ölçekli girişimcilerin sosyal alanının seçilmesinin üç temel nedeni vardı. İlk olarak bu grup hem geldiği hem de göç ettiği ülkenin orta sınıfını oluşturuyor. Bu bağlamda bir taraftan Türkiye’deki küçük ve orta ölçekli girişimcilerin ve orta sınıf burjuvazinin özelliklerini taşırken, diğer taraftan girdikleri ticari ilişkilerle küreselleşen dünya ekonomik sisteminin oyuncuları arasında yer alıyorlar. Bu konum onların, hem sınıflar hem de sınırlar arasında geçici (transitional) bir özelliğe sahip olmalarını sağlıyor. İkinci olarak, geçiciliğe sahip olmanın yanı sıra bu çalışmada yer alan tüm katılımcılar ulusaşırı bir pratikle kimliklerine şekil veriyorlar. Katılımcılar geldikleri Türk ve yerleştikleri İngiliz toplumlarının kültürel değerleri içinde yer alıyorlar. Son olarak; girişimci oldukları için, toplumun hem toplumsal hem ekonomik dinamiği olma işlevine sahipler. Özellikle Türkiye’de milli burjuvaziyi yaratmak devlet stratejisi olduğundan, devlet ve burjuvazi oldukça yakın bir ilişkiye sahiptir. Bütün bu nedenler modern Türk kimliğinin Londra’da kendini yeniden inşa etme sürecinde etkili rol oynuyor.

 

 

 

 

Nahya, Nilüfer

 

TÜRKİYE’DE KİMLİK SORUNU VE ALTERNATİF KİMLİK OLUŞUMLARI: Ankaralı Protestanlar Örneği

 

Son yıllarda dünyada ve Türkiye’de yaşanan kimlik sorunları ve bunları çözme isteği, karşımıza farklı kulvarlarda oluşturulmuş kimlik tanımlamaları çıkarmıştır. Bu alternatif kimlik arayışları incelendiğinde etnik ve dini gerekçelerle örülmüş kimliklerin öne çıktığı görülmektedir.

 

Ankaralı Protestanlar arasında gerçekleştirilen sözlü tarih ve alan araştırmasına dayalı çalışmamda, kimlik arayışının bir izdüşümü olarak önceki inancını/inançsızlıklarını terk ederek Protestan Hıristiyanlığı tercih eden kişilerin karar verme süreçlerini farklı kültürel gruplara mensup kişiler üzerinde araştırdım. Araştırma sonuçları, Türkiye’de ve dünyada sol hareketin yaşadığı çalkantılardan ve gerilemeden, etnik kimlikleri nedeniyle sıkıntı yaşayanlara dek geniş bir yelpazedeki kişilerin yaşadıkları kimlik bunalımına, bir Protestan Hıristiyan üst kimliğiyle çözüm bulma çabası içinde olduklarını göstermektedir.

 

Araştırmada, Türkiye’de Hıristiyanlığın sömürgecilikle ilişkilendirilmesi ve din değiştirmenin hoş görülmemesi gibi nedenlerle, bu yeni Hıristiyanların inançlarını toplumla bağlarını koruyarak yaşayabilmek için çeşitli uyum mekanizmaları ürettikleri ve Türkiye’ye özgü yerli bir Hıristiyanlık tipinin ortaya çıktığı da gözlemlenmiştir.

 

Çalışma sonuçları, birtakım farklı gerekçeler yanında, toplumda kendini ifade etme ve kimliğini rahatça yaşama kaynaklı sorunların din değiştirme kararında etkili olduğunu göstermektedir. Bu noktada yaptığımız analizlerde kimlik sıkıntılarına bir üst kimlikle çözüm aramaya çalışan bu kişilerin, Türkiye’deki kimlik sorunu, çözüm arayışları ve güncel seçenekler konusunda anlamlı veriler sunduğu savunulmaktadır.

 

 

 

 

 

 

Odabaş, Sevim

 

Modern Beden Kültüründe Güzellİk Salonlarının ve Güzellİk Uzmanlarının Yerİ: Ankara Örneğİ

 

Modern toplumda bireylerin bedenlerine yönelik ilgi, tavır ve eylemlerinin çeşitli söylemler, kurumlar ve pratikler eşliğinde sistematik bir uğraş alanı olarak örgütlendiğine tanık olmaktayız. Modern beden kültürünün icra edildiği mikro-kozmoslardan biri güzellik salonlarıdır. Modern toplumda, bir yandan güzellik endüstrisinin bir kolunu oluşturan, diğer yandan da kadın bedenlerinin ve dolayısıyla kimliklerinin inşasında merkezi konumda bulunan ve “kadınların eyvânı” olan güzellik salonları, güzellik uzmanları ve güzellik teknolojilerinin rehberliğinde takdim ettiği çeşitli siyasa ve stratejilerle bireylerin özellikle de kadınların bedenlerine yönelik ilgilerini sistematik olarak örgütlemektedir.

 

Bu bildiri, Nisan 2002-Ağustos 2002 tarihleri arasında niteliksel bir araştırma stratejisine dayalı olarak Ankara’nın farklı semtlerinde hizmet veren güzellik merkezi ve salonlarında yapılan alan çalışmasının verileri ışığında, modern toplumda güzellik salonlarının yapısını, işlevlerini bedeni şekillendiren, disipline eden ve haz kaynağı kılan çeşitli strateji ve pratiklerin icra edilmesini uzman bilgisiyle yönlendiren ve cinsiyetlendirilmiş beden (gendered body) emeğine dayanan veya kadınların tekelinde olan güzellik uzmanlarının mesleki kimliklerini tartışmayı hedeflemektedir.

 

 

Oskay, İpek

 

1930’larda Dİl ÇalIŞmalarI ve TÜrk Vatandaşının Pedagojİsİ

 

Yeni Türkiye Cumhuriyeti Batı’yı referans aldığı “modernleşme serüveni”ne katılırken, Osmanlılığın göstereni hâline gelmiş “din ve geleneği” Batılılaşmanın engeli olarak karşısına alıyor, ulusal tarihi kurgularken Osmanlı geçmişe ait öğeleri marjinalleştiriyordu.

 

Yeni rejim kendilerini Türk milletinin üyesi olarak görecek ve bu üyeliğin taşıdığı değerleri gündelik hayatlarında deneyimleyecek “modern-milli-lâik” vatandaşların inşasına girişti. Rejim bu yeni “görme biçimi”nin kuruluşunda kolektif kimliğin dil’ine, ona atfedilen sembolik değerler bütününe ve bu bütünü meşrulaştıracak tarihsel benlik’e kritik bir rol atfetmişti. Milli benliği, Türklüğün yükselişini, bu “arınmış öz”ü “yeni harfler” ve “yeni” söz dağarcığı temsil etmekteydi. Ulus-devlet konumunun erdemlerini taşıyacak vatandaşlar bu “basit, otantik, medeni” alanda inşa edilebilecekti. Bu anlamda, Osmanlı Divan şiirinin yorumlanması politik bir meseleydi. Özellikle 19. yüzyıldan başlayarak, dilin ulusal kimliğin özü olarak görülmesiyle Osmanlı hanedanlığının politik çöküşü Osmanlı dilinin yozluğunda cisimleştirildi. Bu nedenle “harf devrimi” ve dil çalışmaları basitçe bir eğitim-öğretim atılımının teknolojik araçları olmakla kalmayıp yeni rejimin anlam evrenine uygun yeni hayat tarzı için ve bu tarzın büyük anlatısının yazılması için köprü oldular.

 

Bu çalışma, 1930’ların dil politikasını Türk vatandaşının özne konumunun inşasında “pedagojik bir teknoloji” olarak görmekte; bu nedenle Türk milliyetçiliği ve onun Batılılaşma hedefi, Osmanlı edebiyat ve düşüncesine biçilen göstergesel rolle birlikte incelenmektedir. Bu bağ dönemin dil tezlerine ve müzakere metinlerine dayanarak kurulmaya çalışılmıştır. Türk milliyetçiliğinin egemen özne konumunun dayanmaya çalıştığı mutlaklık, otantiklik arzusu tartışılmaktadır. Osmanlı topraklarının içinde yer alan şimdi “kimileri devletli kimileri devletsiz milletlerin” konumlarını bilinçdışında “tebaa” olarak yeniden üreten ve kendi varlığının geçerliliğini, yani medeniliğini, bu milletlerin geriliği, doğululuğu üzerinde inşa eden egemen özne konumunun kırılganlığını göstermektir.

 

 

Önkal, Güncel

Sarı, Özgür

 

MUHAFAZAKÂR AHLAKİ KİMLİKTE BİREYİN KONUMU

 

Muhafazakâr düşünce yapısı, bireyin değişime, ahlaki kimliğinden ödün vermeksizin ayak uydurmasının yollarını aramasını dikte eder. Bu durumda ahlaki kimlik muhafazakâr toplumca verilen bir kimliktir. Bireyden çok toplumun kimliğinin devamı uğruna verilen bir mücadeleden bahsedebiliriz. Muhafazakâr düşünceye göre doğası ve yaratılışı gereği sınırlı bir varlık olarak bireysel insan, ancak bir toplum içinde gerçekliğini kavrayabilir. Bireyin bilinçli olarak oluşturduğu kavramlar, davranış tarzları, değer ve kuramlar yoktur. Birey ancak ailesi ve ‘toplumun özgün değerleri’yle anlam kazanır; bireyin mütevazı akli kapasitesi söz konusudur. Aile bireylere kimlik kazandıran en önemli kurumdur. Bireye “verili kimlik” onu topluma kazandırır, toplumsal dayanışmanın bir neferi yapar.

 

Bu bağlamda, 1990’lar Türkiyesi’nde dönüşüme uğrayan muhafazakâr İslamcı kimliğin—liberal öğeler de kazanarak, modernite ile muhafazakârlık arasında bir yol bulmaya çalışan yeni tip İslamcı kimliğe dönüşmesinin—irdelenmesi, özellikle de Michel de Certeau’nun yaşam politiği tartışmaları ışığında yapılacaktır. Siyasi görüşünü şekillendiren muhafazakâr düşünce yapısı ile modernitenin yaşam şartlarından kaçamayan bireysel yaşam biçimi arasında kalan ve kent kökenli popüler-kültürel olan bir İslamcı pratiği geliştiren bu bireylerin, ahlaki kimliği ile konumu, bu çalışmanın ana temasını oluşturmaktadır.

 

 

Özen, Hayriye

 

TOPLUMSAL HAREKETLER VE KİMLİK OLUŞUMU: BERGAMA HAREKETİ

 

Bu çalışma “toplumsal hareketler”in kimlik oluşumunda oynadıkları rolü Bergama örnek olayı üzerinden anlamayı amaçlamaktadır. Bergama örnek olayı çok-uluslu bir maden şirketine karşı yöre halkı, çevreci aktivistler ve yerel politikacılar tarafından yürütülen bir protesto kampanyasını içermektedir. Farklı tikel taleplere ve farklı toplumsal konumlara sahip bu “özneler”in protesto kampanyası ile hangi kimlik etrafında bir araya geldiklerini anlamayı hedefleyen bu çalışmanın kavramsal çerçevesi Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe tarafından geliştirilmiş söylem kuramının temel kategorileri etrafında oluşturulmuştur. Bu çerçevede çalışma protesto kampanyasının oluşturduğu söylem, bir başka deyişle anlam sistemi, üzerine yoğunlaşarak bu söylemin kurulması sürecinde öznelerin kimliklerinin hangi yollarla ve ne şekilde oluştuğunu anlama çabasındadır. Protesto kampanyası yoluyla oluşturulmaya çalışılan söylemi ve bu söylem içerisinde kimliklerin kuruluşunu anlamak bu söylemi mümkün kılan koşulları anlamayı gerektirdiğinden, bu çalışma özellikle protesto söyleminin ve kimliklerin, hangi sınırlar çizilerek olanaklı kılındığını ve bu sınırların ötesinde kalanların nasıl tanımlandıklarını incelemektedir. Çalışmada protesto kampanyası ortaya çıkışından bu yana ele alınmakla birlikte, özellikle ilk yıllardaki anlamlandırma pratikleri üzerinde durulmuştur. Kampanyanın söylemsel analizinde yalnızca sözel değil aynı zamanda sözel olmayan materyaller de kullanılmış ve bu materyallerin söylemsel okunmasında yapıbozumsal bir strateji izlenmiştir.

 

 

Özhan Koçak, Dilek

 

KİMLİK OLUŞTURMADA GÖRÜNTÜNÜN GÜCÜ: MODA

 

Kentli insan modayı, başkalarıyla karşılaşma alanlarında kendini ifade edebileceği iletişim kurma biçimlerinden biri, hatta en dolaysızı olarak görür. Çünkü birey, kentin hızı ve karmaşası içinde iletişim kurabilme olanakları ve alanları daraldıkça, kendisini görünüşüyle ifade etmeye yönelmektedir. Bu nedenle kimlikleri görünüşlerine indirgenmekte ve sonuçta kimliğin görselliği önem kazanmaktadır. İmaj, kusursuz olarak algılandığından moda, bu kusursuzluğu oluşturmayı vaat eder. Görünene duyulan sorgusuz inanç, bireyin çevresiyle kurduğu iletişimde kendini görüntüsüyle ifade etmeye yönelmesine neden olmaktadır.

 

Simmel modayı “biricikliğe gereksinim duyan bireylerin asli faaliyet alanı” olarak tanımlarken, bireye vurgu yapan modanın aynı zamanda bireyi de onaylayan bir alan olduğunu belirtir. “Modern hayat tarzı” tarafından kabul görmeyen bireyler, moda endüstrisinin vaat ettiklerine dahil olarak onaylanabileceklerini düşünürler. “Biriciklik”e duyulan gereksinim ise bireyin, moda endüstrisinin kodladığı biçimde “kendi tarzını yaratma”ya yönelmesine neden olmaktadır. Oysa moda bireyi “özne olma arayışını” karşılama iddiasıyla kitleselleşmiş endüstri içinde eritir. Bu önerme doğrultusunda, çalışmada bireyin “sözde öznellik” arayışının modanın vaat ettiği imaj ile kurgulandığı ve “kendi tarzını yaratma” yanılgısının aslında modanın vaatlerinden biri olduğu tartışılacaktır.

 

 

 

 

Özkan, Özgür Dirim

 

KENT KİMLİĞİNİN GURBETTE KEŞFİ: İSTANBUL’DAKİ GENÇLERBİRLİĞİ TARAFTARLARI

 

Yerel kimliğin kendisini ifade ettiği önemli alanlardan biri “futbol taraftarlığı”dır. Göç alan kentlerde araç camları, ev, ofis ve dükkan duvarlarının bu kimliğin sembolik yansıması olan flama tarzı nesnelerle süslenmesi, gelinen kentin, yörenin futbol takımına sahip çıkılması, bu anlamda “gurbette,” gelinen yerin kimliğinin ifade edilmesi açısından önemlidir ve bu tarz sembolik nesnelere göç alan büyük kentlerde günümüzde sıklıkla rastlanmaktadır. Bir anlamda, gelinen yerdeki futbol takımı vasıtasıyla yerel kimlikler yeniden üretilmektedir.

 

Bu bildiride “futbol taraftarlığı” ile yerel kimliğin gurbette nasıl keşfedilmeye çalışıldığı, İstanbul’daki Gençlerbirliği taraftarları örneğinde incelenmeye çalışılacaktır. Ankara takımı olan Gençlerbirliği’nin İstanbul’daki taraftarları, diğer kentlerden gelen göçmenlere göre farklı özellikler taşımaktadırlar. “Beyin göçü” olarak da tanımlanacak bir göç hareketiyle Ankara’dan İstanbul’a göç edenler hem nicelik hem de nitelik olarak İstanbul’a diğer kentlerden göç eden göçmenlerden farklı özellikler sergilemektedir. Bildiride bu farklılıklar üzerinde de durulacaktır.

 

 

Özmen, Abdurrahim

 

ETNİK VE KÜLTÜREL KİMLİKLERİN “DIŞLANMA” ÜZERİNDEN KURULMASI

 

“Özcü” kuramcılara göre etnisite insanın doğuştan ve soy yoluyla elde ettiği asli bir özelliği olarak görülmektedir; aynı şekilde, insanın kültür’ün “sahibi” olduğu, yani ona sahip olarak doğduğu ve onu “üretmediği” de dile getirilmektedir. Oysa, özellikle antropoloji alanında farklı insan grupları içinde etnisite üzerine yapılan karşılaştırmalı etnografilerin verileri özcü teorinin tersi sonuçlara işaret etmektedir. Sözkonusu araştırma sonuçlarına göre etnisite insanın doğuştan sahip olduğu bir “ilksel” özellik değil, süreç içerisinde toplumsal ilişkiler sonucu “kurulan” bir özelliktir. Bu nedenle de sosyo-ekonomik değişme ve toplumsal ilişkilere bağlı olarak sürekli değişmeye meyillidir. Bir başka deyişle etnisite “durumsal”, bağlama göre değişebilen “kaygan” bir etiketten ötesi değildir. Etnik ve kültürel kimlikler de, farklı siyasal, dinsel ve kültürel grupların “karşılaşma”ları sonucunda oluşan sosyo-kültürel ilişkiler sonucu, karşılıklı olarak “kurulan” ve “kurgulanan” etiketlerdir. Bu etiket ve damgalanmalar “dışlanma” ve “dahil etme” süreç ve eylemleriyle belirginleşip sorun hâline gelmektedirler.

 

Bu çalışmada, yukarıda özetlenen teorik çerçeve doğrultusunda, Turabdin Bölgesi (Mardin) Süryanileri örneğinde, “dışlanma” yoluyla etno-kültürel ve etno-dinsel kimliklerin nasıl kurulduğuna odaklanacaktır.

 

 

Öztimur, Neşe

 

SINIFSAL KONUM VE TOPLUMSAL CİNSİYET KİMLİĞİ: Bursa’da Tekstİl Sektörü

 

Toplumsal cinsiyet kimliği gündelik ilişkiler ağı içinde edinilir, yeniden düzenlenir ve değişir. Kadınların toplumsal konumları—sınıfsal, mesleki, dinsel, etnik—toplumsal cinsiyet kimliklerini edinme ve bu kimliği ilişkiler ağı içinde yeniden üretme performanslarında etkilidirler.

 

Bu saptamalardan hareketle bu bildiride, mesleki açıdan değişik konumlarda olan, işçi, yönetici ya da mühendis kadınlar arasında toplumsal cinsiyet kimliğini algılama ve bu kimliği yaşantılandırma açısından ne gibi farklılıklar ya da benzerlikler olduğu tartışılacaktır.

 

Bildiri boyunca yanıt aranacak temel sorular şunlardır: Kadınların çalışma yaşamındaki konumları ile toplumsal cinsiyet kimliği ve gündelik yaşamda cinsiyetler arası ilişkilerde bu kimliğin yeniden üretilip değişmesi arasında ne gibi ilişkiler vardır? Mesleki konum toplumsal cinsiyet kimliği algısını ve cinsiyetler arası ilişkilerin düzenlenmesini nasıl ve hangi mekanizmalarla etkilemektedir? Farklı mesleki konumlara sahip olan kadınlar arasında kültürel alışkanlıklar ve tadlar açısından ne gibi farklılıklar ya da benzerlikler vardır? Kültürel alışkanlıklar ve tadlar toplumsal cinsiyet kimliğini nasıl ve hangi mekanizmalarla etkilemektedirler?

 

Bursa’da tekstil sektöründe çalışan işçi, stilist ve mühendis-yönetici kadınlarla Eylül 2003-Nisan 2004 tarihleri arasında gerçekleştirilen derinlemesine mülakat ve anket çalışmaları araştırmanın temelini oluşturmaktadır. Yukarıdaki soruların yanıtları bu araştırmadan elde edilen bulguların  izinden gidilerek tartışılacaktır.

 

 

Perinçek, Doğu

 

TÜRK ADININ SİYASAL KÖKENİ

 

Türk adı, tarihin gündemine devrimlerle gelmiştir. Birinci devrim dalgası, kabile toplumundan devlete ve uygarlığa geçiştir ve uygarlaşma, devletleşme, kurumlaşma ve hukuk yaratma süreciyle örtüşmektedir. Türk adı, MÖ 1000 yıllarından MS 1000’lere kadar dalgalar halinde yaşanan bu devrim sürecinde, Göktürk İmparatorluğu’nun kuruluşunda, siyasal bağı vurgulayan bir içerikle ortaya çıkmıştır. Başlangıçta Göktürk soyunun adı olan Türük, zamanla Türk (Göktürk) kağanına bağlılığı ifade eden siyasal bağla tanımlanarak ırksal bir zemine değil, siyasal bir zemine oturmuştur. Türük veya Törük, sözcüğünün kökenine ilişkin bilimsel tartışmalar da, bizi siyaset ve hukuk düzleminde çözümler bulmaya yöneltmektedir. Türk sözcüğünün Törük’ten kaynaklandığını ve töreli anlamına geldiğini öne süren tarihçi ve sosyalbilimciler, kökenbilimsel açıdan doğru veya yanlış, fakat tarihsel açıdan doğru bir tez ileri sürmüşlerdir. Bu tez, eğri olsa bile, doğrusuna denk düşmüştür.

 

Türk adı, Orta Asya kavimlerinin devletleşme sürecinde, dolayısıyla hukuka ve siyasal kurumlara kavuştukları aşamada ortaya çıkmıştır. Daha önce Türk adını taşımayan Türkçe konuşan kavimler, devlet kurduktan ve uygarlığa sıçradıktan sonra Türk adıyla anılmıştır. Türk, gerçekten de törelidir; hukukla bağlı, devlet halinde örgütlenen bir kavmin, siyasal bir topluluğun adı olmuştur. Sözcüğün kökenbilimsel kaynağından daha önemli olan bu tarihsel gerçekliktir. Türk adının 1500 yıl öncesinden gelen böyle devrimsel ve siyasal bir anlam taşıması, bugün için çok önemli bir mirastır. Çünkü milleti oluşturan etken, ırk değil, siyasal bağdır ve kültürdür.

 

İkinci büyük devrim, 19. yüzyılın ortalarında başlayan ve hâlâ devam eden milli demokratik devrimdir. Feodal toplumdan milli ve demokratik bir topluma geçişi ifade eden bu sürecin en önemli atılımı, Kemalist Devrim’dir. Türk adı, Kemalist Devrim’de bir kavmin adı olmaktan bir milletin adı olmaya dönüşürken, bir kez daha siyasal bağı vurgulayan bir içerik kazanmıştır. Atatürk, Medenî Bilgiler kitabında “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkı” diye tanımladığı Türk milletinin oluşumunu, Cumhuriyetin kuruluşuna bağlamıştır. Atatürk’ün yukarda belirtilen millet tanımında, üç unsur göze çarpmaktadır: Türkiye, Türkiye halkı ve Cumhuriyet Devrimi. “Türkiye Cumhuriyetini kurma” eylemi bir devrimdir. İşte bu Cumhuriyet kuruculuğu, milletin siyasal unsurudur.

 

Türk adı, toplam olarak baktığımız zaman, tarih içinde devlet, siyaset ve hukukla bağlantılı bir içerik kazanmıştır.

 

 

Popescu, Mariana

 

Moldova’da Türkİye’nİn ve TürkleRİn İmajı

 

Moldova ile Türkiye arasında 1992 yılından itibaren kurulan dostluk ilişkileri son yıllarda çok yoğun bir şekilde devam etmektedir. Buna rağmen, Moldova halkının Türkiye’nin ve Türklerin yeni, çağdaş imajları hakkındaki izlenimlerinin pek olumlu olduğu söylenemez. Her Moldovalı aile içinde günlük konuşmalarda hâlâ “Yavaş oğlum, Türkler mi kovalıyor?”; “Türk müsün, anlamıyor musun?”; ya da “Eh, Türk kafalı, ne kadar anlatsam boş!” gibi birçok söz duyulabilmektedir. Acaba bu önyargı nereden kaynaklanmaktadır?

 

Moldovalıların Türklere karşı genelde olumsuz bakış açısı tarih boyunca yaşanan olumsuzlukların izlenimlerini mi taşır, yoksa kültürel bir sorun mudur? Moldova’da Türk ve Türkiye imajı, tarihi ve edebi kaynaklarda ve toplumsal hayatta neyi çağrıştırmaktadır ve nasıl değerlendirilmektedir? Moldovalılar sıfatlarla Türk kavramını nasıl ifade etmektedirler? Ülkeler “karması” içinde Türkiye’yi olumlu ve olumsuz sıfatlarla nasıl tanımlamaktadırlar? Pratik hayatta Moldovalılar Türkiye kaynaklı mal ve hizmetlere nasıl yaklaşıyorlar? Yaklaşık son on sene içinde Moldova’ya ihraç edilen düşük kaliteli Türk mallarının Türkiye ve Türk imajı üzerindeki etkisi nedir? Mal ve hizmetlerin kalitesiyle yaratılan imaj arasında bir ilişki var mıdır? Kısacası, bu çalışmada “Moldova’da Türkiye ve Türk imajı nasıldır?” sorularına cevap bulunmaya çalışılmıştır.

 

Bu amaçla, araştırmanın birinci kısmını oluşturan teorik bölümde, literatür taraması yapılarak Moldova’daki yazılı kaynaklarda Türkiye ve Türklerin nasıl değerlendirildiği saptanmaya çalışılmıştır. Araştırmanın ikinci yani ampirik kısmında ise, Moldova halkı arasından tesadüfi örneklem yöntemiyle oluşturulan araştırma örneklemine anket uygulanmıştır. Anket uygulaması sonucunda elde edilen sonuçlar frekans analizi ve çapraz tablo yöntemi çerçevesinde ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, Moldovalıların Türkiye’yi ve Türkleri yeterli derecede tanımadıkları, dolayısıyla onları çoğu zaman önyargılı ve kalıp fikirlere dayanarak değerlendirdikleri saptanmış, sorunun çözümüne ilişkin öneriler sunulmuştur.

 

 

Pultar, Gönül

 

TÜRKİYE KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI GRUBU DENEYİMİ (1999-2005)

 

Türkiye Kültür Araştırmaları Grubu (TKAG) 1999 yılında, Ankara’da, Türkiye’nin ve Avrupa’nın değişik üniversitelerinde görev yapmakta olan Türk ve Avrupalı on küsur bilim insanı tarafından kuruldu. Çeşitli sosyal bilim ve insani bilim dallarından gelen bu öğretim üyelerinin amacı, hem her türlü ezbercilikten uzak, hem de her türlü siyasal gündemin dışında bilimsel çalışmalar ortaya çıkarmak; disiplinlerarası bir yaklaşımla, Türk ve Türkiye kültürleri bağlamında kültür araştırmaları çalışmaları yaparak, özgün kuram ve yöntemler geliştirmekti.

 

Bu bildiride, 1999 yılının ülkemizde kültür araştırmaları açısından nasıl bir dönüm noktası olduğuna değinildikten sonra, TKAG’ın Mart 2005’de İstanbul’da Kültür Araştırmaları Derneği’ne dönüşmesine kadar tarihçesi eleştirel bir gözle irdelenecek, geçen süre içinde TKAG’ın gerçekleştirdiği etkinlikler ve yayınları ile elektronik tartışma grubu değerlendirilecektir.

 

Bildiride TKAG’ın etkinlikleri ülkede yapılan diğer kültür araştırmaları—özellikle üniversitelerde kurulan ilgili bölümlerin—çalışmalarıyla karşılaştırılacaktır. TKAG’ın kendine özgü paradigması aynı zamanda, ülke dışındaki kültür araştırmaları bağlamında tartışılacak, İngiliz ve Amerikan kültür araştırmaları ile karşılaştırılacak ve uluslararası Türk araştırmaları-Türkoloji ile ilişkileri sorgulanacaktır. Ayrıca TKAG’ın dernekleşmeyi zorunlu kılan yöne giden yol üzerinde karşılaştığı sorunlar, ve özellikle hiyerarşi ile güç gösterisine dayanan toplumumuzda yaşadığı deneyimlerden örnekler verilecektir.

 

 

Rameeva, İlsiyar

 

ÇUVAŞ KİMLİĞİ

 

Bildiride Çuvaş kimliğinin tarihçesi ve günümüzdeki durumu irdelenecektir. Rusya Federasyonu’nun Avrupa bölümünün orta kesiminde bulunan özerk Çuvaşistan Cumhuriyeti’nin halkı olan Çuvaşlar, bu topraklarda yaşayan ve ilk Müslüman olmuş olan Türk boyu olan Volga Bulgarları’nın torunlarıdır. Çuvaşlar “Yüksek Çuvaşlar” (Viryal) ve “Aşağı Çuvaşlar” (Anatri) olmak üzere ikiye ayrılırlar. Çuvaş Türkleri, 10. yüzyılda ayrı bir Türk boyu olarak ortaya çıkmıştır. 13. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar Altın Ordu (Orda), 1552’de Kazan Hanlığı’nın Ruslar tarafından yıkılmasına kadar da, bu hanlığın idaresinde yaşamışlardır. Ruslar 16. yüzyılda, yani IV. İvan zamanında Çuvaşlar arasında Hıristiyan dinini yaymaya başlamışlar. Hatta bu maksatla misyonerler Çuvaş Türkçesi’ni öğrenmişler, gramer kitabı yazmışlar ve İncil’i Çuvaş Türkçesi’ne çevirmişlerdir. Bu çalışmalar sonunda 18. yüzyılda Çuvaşlar’ın bir kısmı Hıristiyanlaşmıştır. İslam dininde olanların bir kısmı ise Tatarlaşmıştır.

 

 

Saatçi, Meltem Begüm

 

Osmanlı Devletİnde “Kİmlİk” Sorununda Makedonya Örneğİ

 

Osmanlı Devleti’nin Balkan coğrafyasında 19. yüzyıl sonunda artan olaylarda, “kimlik” özel bir yere sahiptir. Bu dönemde yaşanan paylaşım savaşlarında kullanılan itici güçlerin başında kimlik farklılıkları geliyordu. Dünyada “kimlikler”in yeni dinamiklere dayandırıldığı bir dönemde, çok-etnik yapılı ve çok mezhepli Makedonya bölgesindeki paylaşımın daha keskin özelliklere sahip olması kaçınılmaz bir durumdu. Osmanlı Devleti’nin, sınırları dahilinde, ortak kimlik yaratamadığı bir dönemde, kendisini “farklı” tanımlayan grupların sayısı Makedonya bölgesinde oldukça fazlaydı. Bu durumun destekleyici unsurları sadece bölge insanlarının kültürel birikimleri, farklılıkları ve gelecek konusundaki tercihleri değil, aynı zamanda bölge üzerinde politika üreten diğer devletlerdi. Doğu Sorunu çerçevesinde ele alınacak bir paylaşım savaşında Makedonya bölgesinde kimlik mücadelesine girenler arasında Yunanlılar, Bulgarlar ve Sırplar etkin unsurlar iken, Osmanlı Devleti’nde de kimlik konusunda önemli değişimler bu dönemde yaşanmıştır.

 

Kimlik oluşturma veya güçlendirme sürecinde adı geçen etkenlerin uyguladıkları yöntemler arasında eğitim ve din kurumları öncelikli yere sahiptiler. Bu ikisi daha çok, uzun vadeli ve daha “ılımlı” yöntemi oluştururken, daha kısa sürede etkisi görülecek ve şiddet yanlısı yöntem olarak çete, komite, dernek tipi örgütler bulunmaktaydı. Makedonya bölgesi üzerindeki paylaşım savaşının iç unsuru eğitim-din veya okul-kiliseler savaşı; dış unsuru ise Osmanlı Devleti’nin paylaşılma sürecinin Balkanlar aşaması olarak tanımlanabilir.

 

 

Saatçi, Mustafa

 

AMERİKA’DAKİ YENİ GÖÇMEN KÜLTÜRLERİ: TÜRK KİMLİĞİ VE ASİMİLASYONU

 

Asimilasyon olgusu etnik-merkezci olmakla kalmaz; aynı zamanda, çok dar bir bakış açısı olması nedeniyle tutarlılığı sorgulandığı halde, göç çalışmalarının analizinde önemli bir rol oynar. Özellikle, tartışmaların çok-yönlülüğüne rağmen, Amerika’daki göçmenliğin toplumsal dinamiklerinin irdelenmesinde bazı önemli konuların üzerinde yoğunlaşmak gereklidir. Bu konulardan en önemlileri asimilasyon ve bu süreçte etnik/sınıf çatışmalarının değerlendirilmesi ile asimilasyonun önceden ve sonradan gelen göçmen grupları üzerindeki etkilerinin kavramsal olarak ortaya çıkarılmasıdır.

 

Bu çalışmanın amacı saha çalışmaları ve taramalarla elde edilen ampirik veriler kullanılarak, yukarıdaki belirtilen konuların Amerika’daki Türk göçmenlerinde nasıl bir etkileşim gösterdiğini ortaya çıkarmaktır. Öncelikle elde edilen verilerin gelir düzeyi, eğitim, karışık-evlilik ve yerleşim süreci gibi etkenlerin, asimilasyonu nitelemede yeterli olmadıklarını gösterdiğini belirtmek gerekmektedir. Yerleşilen ülkedeki sosyal kabulleniş, dinsellik, öznel etnik ilişkiler ve muamele ile aynı gelir düzeyinde olmak koşuluyla gelinen ülkeye geri dönme olasılığı, toplumsal ve ekonomik göstergelerle birleştiriliğinde asimilasyon derecesinin belirlemede çok daha doğru ve tutarlı sonuçlara varmamızı sağlamaktadır.

 

Bulguların makro düzeyde değerlendirilmesi göçmenlerin bireysel olarak kendilerine özgün şart ve koşulların gözardı edilmesine ve dolayısıyla yanlış sonuçlara varılmasına yol açmaktadır. Örneğin, mikro düzeyde incelenen veriler dinin, yani İslam’ın, Türk göçmenlerin birçok toplumsal kategoride asimilasyonunu önemli bir şekilde etkilediğini gösterirken, makro düzeyde incelenildiğinde Türk göçmenlerin yüksek derecede asimile olduğunu göstermektedir. İslam’ın bireysel ve toplumsal davranışlarını belirlemede, alternatif bir toplumsal kimlik oluşumunun temelini oluşturan, ve etnik ve sınıfsal sınırları aşan önemli bir etken olduğu gözlenmiştir. Bu durum değişik ülkelerden gelen Müslümanların zamanla yapısal ve kültürel gelişmelere bağlı olarak asimilasyon yolunda daha önceden gelen göçmenlere kıyasla değişik bir yol izleme olasılıklarına işaret etmektedir. Son olarak, gelinen ülkedeki şartların da asimilasyonun süreç ve düzeyinde önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Göç öncesi küresel değerlere veya değişik kültürlere aşinalığın asimilasyonu kolaylaştırmada önemli bir rol oynadığı gözlemlenmiştir.

 

Türk göçünün kendine özgü bütünsel bir olgusun ortaya konulmasında ortaya çıkan sonuç ise şu soruyla özetlenebilir: Türk milliyetçiliği ve İslam ne dereceye kadar birbiriyle uyuşmaktadır? Bir başka deyişle, bunlar birbirlerinin yerini mi almakta, yoksa birbirlerini tamamlamakta mıdırlar? Bu soru Türk göçmenlerin Amerika’daki asimilasyonu çerçevesinde düşünüldüğünde oldukça değişik bir boyut kazanmakta, cevabı ise Türk göçmenlerin yerleştikleri ülkede yeni oluşan ancak ana hatları henüz çizilmemiş etnik kimlik haritasında nasıl bir davranış gösterdiklerini gözlemlemekte yatmaktadır.

 

 

 

 

Saliji, Sali

 

SİNEMADA POTLAÇ KÜLTÜRÜ ÖRNEKLERİ

 

Kısaca armağan dağıtımı töreni olarak tanımlayabileceğimiz potlaç (potlatch) kavramı ne yazık ki çoğunlukla yalnızca ilkel toplumla özdeş kültürel bir veri olarak algılanmakta ve sunulmaktadır. Bu bakış bize göre potlaçın yalnızca eskiden var olan bir uygulama olduğuna dair yanlış bir düşünceye yol açmaktadır. Konuya bu noktadan yaklaştığımız zaman son derece ilginç ve önemli verilerle karşılaşıyoruz. Çünkü bu kavramı gündeme getiren Marcel Mauss, Trakya’da, Balkanlar’da, hatta 20. yüzyıl başına kadar Fransa ve Almanya’da bu kültürün kalıntılarına rastlandığını söylemektedir. Mauss’un “Bağış Üzerine: Arkaik Toplumlarda Değiş Tokuşun Anlamı ve Şekilleri” diye çevirilebilecek yapıtı, başlı başına bu kavramın evrensel niteliklere sahip olduğunu gösterme çabasıdır. Malinowski ve Benedict gibi antropologlar, Mauss’un ilkel toplumlarda potlaça dair verilerini doğrulamakta, Bataille, Lévi-Strauss, Leach, Duby gibi yazarların eserlerinde ise potlaçın evrensel olduğuna dair bilgilere rastlanmaktadır. Buna karşın, potlaçın evrensel oluşu ve Batı’yla ilişki kurulabiliyor olması, Batı’daki bir çok bilim adamı için sakıncalı bir duruma yol açmaktadır. Bu durum maalesef en fazla nesnel bilgiye zarar vermiştir ve Batı bu konuda (azınlıkta olan istisnalar dışında) üstünlük (özgünlük) kompleksine  yenik düşmüştür.

 

Bu bildiride sinemadan yola çıkarak potlaçın Mauss’un söylediği gibi evrensel, dolayısıyla Batı’da da kimi özelliklerinin hâlâ mevcut olduğu gösterilecektir. Bunun için, çok belirgin olmasa da potlaçla ilgili izler taşıyan, iki film üzerinde durulacaktır.

 

 

Sallan-Gül, Songül

 

TRAVESTİLER VE TRANSSEKSÜELLERDE CİNSELLİĞİN CİNSİYETSİZLEŞTİRİLMESİ SÜRECİNDE KİMLİK SORUNSALI

 

Sosyal bilimlerde cinsiyet olgusu son birkaç onyıldır toplumsal cinsiyet kavramı ile ele alınmakta ve eşcinsel kimlikler de politik alana çıkmaktadır. Ülkemizde, üçüncü cinse ilişkin tartışmalar ise, çoğu kez cinsellik merkezli, cinselliği metalaştıran bir pazar ilişkisi çerçevesinde, toplumsal bir tehdit olarak düşünülmektedir. Eşcinsel kimlikler içerisinde travestiler ve transseksüeller, kadınlık ve erkeklik kategorileri içinde gidip gelen, egemen erkek kimlikleri karşısında ikincilleştirilen erkek kimliğini temsil etmektedir. Egemen erkek kimliğinin kırıldığı noktalar ise, en çarpıcı hâliyle eşcinsel kimliklerde ortaya çıkmakta, homofobi ve transfobiayı körüklemektedir.

 

Kimlik inşa sürecinde belirleyici rol oynayan tek alanın neredeyse cinsellik olduğu travesti ve transseksüellerin, cinselliği merkez alarak kurulan ve aşırı derecede vurgulanmış kadınsı görünümleri içinde, erkeksi şiddet eğilimlerini barındıran geçişken özellikler kimlik inşa süreçlerinde ve toplumsal cinsiyet rollerinin belirleniminden bağımsız olmamaktadır. Travesti ve transseksüeller üzerine yapılan bir alan çalışmanın kısmi bilgilerini değerlendiren bu çalışma, 2003-2004 yıllarında İstanbul ve Ankara’da yaşayan toplam yirmi travesti ve transseksüelle yapılan görüşmelere dayanmaktadır. Çalışmada, travesti ve transseksüellerde kimlik inşa sürecini belirleyen sosyolojik verilerin, üçüncü cinsin toplumsal içerme ya da dışlama dinamiklerini ataerkil bir toplumsal süreçte nasıl şekillendirdiğini sorgulamaktadır. Araştırmanın en çarpıcı bulgusu ise, travesti ve transseksüellerde cinsiyetin ve cinsel kimliğin yeniden üretilmesi sürecinde toplumda olduğu gibi, travesti ve transseksüellerde de ataerkil ideolojinin sorgulanmasının yapılmadığıdır.

 

 

Saraçoğlu, Cenk

 

TÜRKİYE’DEKİ KÜRT KİMLİĞİNİN TARİHSEL ÖZGÜLLÜĞÜ

 

Bu bildiri tarihsel-sosyolojik bir bakış açısıyla Irak’taki ve Türkiye’deki Kürt milliyetçisi hareketlerin ve bu hareketler içerisinde oluşan Kürt kimliklerinin karşılaştırmalı bir çözümlemesini yapmayı amaçlıyor. Türkiye’deki Kürt milliyetçi hareketi daha baştan Irak’taki hareketten ideolojik anlamda farklı bir hat izlemiş olup, tarihsel süreç içinde Türkiye’deki Kürt kimliğinin tarihsel anlamda özgül bir nitelik kazanmasını sağlamıştır.

 

Bildiri bu ideolojik farklılaşmayı Irak ve Türkiye’nin sosyo-ekonomik gelişmesinin kendine has özellikleriyle ilişkilendirerek temel savını karşılaştırmalı bir tarihsel analiz üstüne inşa edecektir. Hareketlerin ideolojik farklılaşmasındaki iki önemli etkene; bu ülkelerdeki Kürt milliyetçiliklerinin farklı sınıfsal tabanlarına ve bu milliyetçi hareketlerin tarih boyunca farklılaşan uluslararası ilişkilerine vurgu yapılacaktır.

 

 

Saraçoğlu, Gülnaz

 

KURTLAR VADİSİ ADLI DİZİ, “MAFYA” VE POTLAÇ İLİŞKİSİ ÜZERİNE

 

İnsanoğlu için, biyolojik varlığın sürdürülmesi kadar, kaotik evren karşısında zihinsel dengenin sağlanması da aynı önemde bir varoluş ilkesi olmuştur. Bu nedenle anlamak, tanımlamak, anlam yaratmak ve yeni bir evren tasarımında bulunmak en büyük tutkumuzdur. Her yeni evren tasarımı girişimi bizi kuşkusuz sağlam bir dayanak arayışına yani ilkele geri gönderir. Bu nedenle dünyanın ürettiği doğal bir yaşam biçimi olan “potlaç”ın bugün elimizde olan en sağlam dayanaklardan biri olduğunu söyleyebiliriz. En temel ilkeleri vermek, almak, fazlasıyla iade etmek, harcamak, tüketmek, son noktaya kadar yok etmek, tüketerek rakibine meydan okumak, tüketerek şan ve saygınlık ya da servet sahibi olmak olan potlaç, bireylerin gönüllü olarak katıldıkları bir karşılıklı yükümlülük düzenidir. Bu düzen, ayartmanın, oyunun, rekabetin, uzlaşmazlığın, acımasız irrasyonel kuralları üzerine kuruludur. Aynı zamanda günümüz rasyonel insanının ve toplumlarının, anlamakta güçlük çektikleri çelişkilere, çatışmalara ve sorunlara en doğru yanıtı verecek bilgilerin kaynağını oluşturmaktadır. Yaşadığımız coğrafyanın en büyük ve kusursuz potlacını gerçekleştirdiği iddia edilen Osmanlı’dan, günümüz Türkiye’sine, içeriği boşaltılarak, değişime uğrayarak, ya da az sayıda da olsa değişmeden ulaşabilmiş, potlaca özgü, sayısız biçimle karşılaşmaktayız.

 

Bugün potlacın ilkelerini olumsuz anlamda dahi olsa yaşatan çağdaş kurumlardan birisi “mafya”dır. Potlacın karşılıklı yükümlülüğü, dayanışmayı, grup aidiyetini, korumacılığı ve grup  çıkarlarını kendi çıkarlarının üstünde tutmayı gönüllü olarak kabule dayalı ilkeleri, mafya örgütlerinin de temel ilkelerini oluşturmaktadır.

 

Bu nedenle bu bildiride izleyicinin büyük beğeni ve ilgisini kazanan Kurtlar Vadisi adlı televizyon dizisine potlaç ilkeleri açısından yaklaşarak geçmiş ve günümüz arasındaki kültür ve zihniyet bağlarını ortaya çıkarmayı hedefliyoruz.

 

 

Sarı, Engin

 

Kentsel Bir Kimlik Olarak Hemşehriliği Nasıl Kavrayabiliriz: Bir Hemşehri İlişki Ağı Etnografisinin Düşündürdükleri

 

Hemşehri kentsel kimliği, Türkiye’de modernleşme sürecine bağlı iç göçün en özgün yanlarından biridir. Konu bu özgünlüğün hakkettiği oranda çalışılmamış olmakla birlikte mevcut literatür hemşehriliğe dayalı kültürel örüntüleri anlamamızı sağlayacak yeterli kuramsal açıklamadan yoksundur.

 

Bu çalışma, kentsel bir kimlik olarak hemşehriliği nasıl anlayabileceğimize ilişkin bir öneri ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu öneri mevcut kent çalışmaları literatüründen faydalanmanın yanı sıra, asıl olarak, Ankara’da hemşehriliğe dayalı bir ilişki ağı örneği olarak, Artvinliler ilişki ağı üzerine yapılan etnografik bir araştırmanın sonuçlarından yola çıkılarak geliştirilmeye çalışılmaktadır.

 

Yapılan etnografik araştırmanın hemşehrilik ilişkilerinin kavranma biçimine dair en önemli sonuçlarından biri, hemşehri kentsel kimliğinin, göç etmiş grupların siyasal, ekonomik ve toplumsal hareketliliklerinin/etkinliklerinin kültürel zemini olduğudur.

 

 

Sarı, Özgür

 

ÖRTÜNEN KADININ KİMLİĞİ VE POPÜLER İSLAM’DA TESETTÜR MODASI

 

Bu çalışma en başta örtünmenin ataerkil ideoloji tarafından kullanılmasını ele alacaktır. Ataerkil ideoloji sadece radikal ve siyasi İslam’ı değil, İslam’ın Türkiye’deki popüler ve kültürel pratiklerini de etkisi altına almıştır. Bu İslami pratikler ve ideolojiler kendi söylemlerini kadınlar üzerinden kurmada ve yeniden üretmede, ataerkilliğin etkisiyle örtünmeyi kullanmaktadırlar. İslamcı kadının örtünme üzerinden kurduğu kimliği, özellikle 1990’lar Türkiyesi’nin kentsel İslam’ında tesettür modasının tüketimi üzerinden dönüşüme uğramıştır. Radikal ve siyasal İslam’ın militan ve aktivist kadınının kimliğini çarşafla kuran ve “modern” kadını ötekisine alan söylem, artık nispeten daha “modernleşen” ve kentsel yaşamın modern imkanlarından faydalanmaya çalışan ve kamusal alanda ötekileştirdiği çağdaş kadınla benzer ortamları tüketim trendlerini yakalamaya çalışan İslamcı kadınların tesettür modası yaratarak kimliklerini kurmalarını sağlamıştır. Ayrıca tüketim kimliği tartışmalarının da bir parçası olan bu konu, kültürel ve modernist olan tesettür modası üzerinden İslamcı kadının kendi kimliğini nasıl yeniden kurduğunu irdeleyecektir.

 

 

Sarıkaya, Mahmut

 

ABDALLAR: TARİH, DİL VE YAŞAYIŞLARI AÇISINDAN ABDAL / TEBER KİMLİĞİ

 

Dille kimlik arasında güçlü bir bağ vardır. Çünkü dil, insan topluluklarını birbirinden ayrı kılan ve onları “millet” yapan en belirleyici kültür öğesidir. Bunun yanısıra aynı milletin içinde yaşayan ve kendi aralarında özel ve ayrı bir anlaşma aracı olarak “gizli dil”i bulunan daha küçük insan toplulukları vardır.

 

Acaba böyle topluluklarda aidiyet duygusu ve kimlik idrakinin boyutları nelerdir? Bunlarda, kimliği belirleyen unsurlar bakımından “gizli dil” ne kadar etkili olmaktadır? Kimliği belirleyen başka öğeler var mıdır, varsa nelerdir?

 

Bu bildiride, genel olarak Abdallar, geçmişleri, Türkiye ve dünyadaki varlıkları, özel olarak da Kırşehir – Bağbaşı Mahallesi Abdalları, onların gizli dilleri, kültür ve kimliklerini belirleyen başka kimlik öğeleri üzerinde durulmaktadır.

 

 

 

 

Sarıkaya, Yalçın

 

İRAN’DA AZERBAYCANLI-TÜRK KİMLİĞİNİN GELİŞİMİ

 

Bu çalışma, günümüz İran’ındaki Azerbaycanlı-Türk kimliğini, tarihi perspektiften irdelemekte; kavramsal, politik, stratejik analizlerden faydalanarak mevcut duruma ilişkin çıkarımda bulunmaktadır. Bu bağlamda “İranlılık” kimliği, “Azerbaycanlı” kimliği, “Azerbaycan Türkü” kimliği, tarihi-politik gelişim sürecinde dil, din, mezhep ve benzeri kültür unsurları ile incelenmektedir.

 

İran’da “çok etnili” diyeceğimiz bir toplum bulunduğu halde, araştırmacılar genellikle İran’da Fars olmayan pek çok unsuru kastederek Fars(i) ve İranlı terimlerini kullanırlar. İran’da Fars olmayan en geniş grubu, nüfusun yaklaşık üçte biri ile, Azerbaycanlılar oluşturur. İran’ın etnik grupları, özellikle dış müdahalelere karşı hassastır ve sınırları dışında meydana gelen olaylardan etkilenmeye oldukça açıktır. Zira Fars-dışı unsurların çoğu sınır bölgelerinde yoğunlaşmışlardır. Azerbaycan Cumhuriyeti’nde yaklaşık yedi milyon Azerbaycanlı yaşarken, Azerbaycanlıların ezici çoğunluğu komşu İran’da yaşamaktadır. Birçok Azerbaycanlı, İran’ın kuzeybatısının çoğu için “Güney Azerbaycan” ifadesini kullanır. Azerbaycan Cumhuriyeti sınırının karşısındaki üç İran eyaletinin nüfusunun çoğu Azerbaycanlılardan oluşur.

 

Azerbaycanlıların kendilerine atıflarında ve onlara atfen kullanılan terimlerde büyük çeşitlilik mevcuttur. Kullanılan terimler arasında, Azerbaycanlı, Azeri, Türk ve Azerbaycanlı Türk bulunmaktadır. “Azerbaycanlı,” Azerbaycanlıların kendilerine atfen, özellikle yazılı kaynaklarında en çok kullandıkları terimdir. İran’daki bir çok Azerbaycanlı, kendilerine Türk demekte ancak böyle demekle bu terimin daha az kullanıldığı Azerbaycan Cumhuriyeti’ndeki Azerbaycanlılardan daha fazla bir Türk kimliğini ima etmemektedirler.

 

İran’ın toplumsal ve siyasal yapısını çözümleyen temel araştırmaların çoğu, etnik unsuru kenarda tutma eğilimindedir ve çoğunlukla İran’ın en geniş etnik grubu olan Azerbaycanlıları “iyi entegre edilmiş azınlık” ifadesiyle ve İranlılık kimliğine asimile edilmiş olarak tarif etmektedirler.

 

Satılmış, Demet

 

35,5: Karşıyakalı Olmak

 

Karşıyakalı kimliği sadece İzmir’de değil, diğer şehirlerde de iyi bilinen baskın bir kimliktir. Pek çok Karşıyakalının İzmir dışındayken “Nerelisin?” sorusuna verdiği “Karşıyakalıyım” cevabıyla paylaştığı bu kimlik İzmirli olmanın çok ötesine geçmiş, hatta İzmirli olmayı reddeden bir konuma gelmiş ve Karşıyaka’yı “kutsal topraklar” olarak nitelendirmeye kadar varmıştır. Artık Karşıyaka’da yaşamayanlarda bile aynı yoğunlukta devam eden, Karşıyaka’ya sonradan başka bir ilden taşınmış olanlarda da güçlü bir aidiyet duygusu yaratan bu Karşıyakalı olmak durumu araştırmaya değerdir. Bu çalışmada bu kimliğin nasıl oluştuğunu, yıllar içinde nasıl geliştiğini ve şu anki durumunu ele alarak bölgesel kimlik konusu ve kimlik ve aidiyet duygularının günümüz İzmir’inde hangi noktalarda olduğu sorgulanacaktır. Bildiride cevabı aranacak diğer sorulardan birkaçı şöyledir: Karşıyakalı kimliği ulus kimliğinin neresindedir? KafSinKaf taraftarı olmakla Karşıyakalı olmak aynı şey midir? Karşıyaka’yı İzmir’den ayıran 35,5 zihniyetinin karşısında duran tam 35, yani Göztepeli olmak Karşıyakalı kimliği ile ne kadar ilintilidir? Karşıyakalı kimliği Karşıyakalılar ve İzmir’in geri kalanı tarafından nasıl tanımlanır ve bu bir fanatizm midir? Bu soruların cevabı aranırken Stuart Hall’ın çoklu kimlik kuramı ve milli kimlik ile ilgili saptamalarına referans verilecektir.

 

 

Savaşkan-Durak, Nuran

 

TÜRKİYE’DE GAYRİ-MÜSLİM AZINLIK KİMLİĞİ: ELLİ YILDA DEĞİŞENLER VE DEĞİŞMEYENLER

 

Gayri-müslim azınlıklar Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca kendilerini doğrudan etkileyen siyasi ve ekonomik uygulamalar karşısında açık bir tepki vermeyip sessiz kalmışlardır. 1990’lardan sonra gelişen küreselleşme, iletişim teknolojilerindeki yenileşme ve bu yeniliklerin kimlik tartışmalarını öne çıkarması sonucunda gayri-Müslim azınlıklar, Agos gazetesi, Aras Yayıncılık, Şalom gazetesi, Gözlem Yayınevi ve web siteleri gibi çeşitli yayın araçlarıyla taleplerini kamusal alanda dile getirmeye başlamışlardır. Sessizliğin bir nebze kırılması olarak tanımlayabileceğimiz bu yenilikler azınlık gruplarının toplumsal, siyasi ve ekonomik uygulamalar karşısındaki yorumlarını dile getirmelerine olanak tanımıştır.

 

Bildiri 2000’li yıllardan bir kesit ve 1930’lu yıllardan bir kesit alarak azınlıkların kendilerini nasıl tanımladıkları ve uygulamalar karşısında tepkilerini nasıl dile getir(eme)diklerini inceleyecektir. Avrupa Birliği süreci demokratikleşme sürecine yönelik uygulamaları beslemekte, ancak azınlık grupları ve gayri-Müslimler kendilerini doğrudan etkileyen uygulamalarla ilgili düşüncelerini, denetim mekanizmaları dışında kalan siber (elektronik) ortam dışında, çok fazla dile getirememektedirler. Bu sessizliğin Cumhuriyetin kuruluş tarihinden itibaren yaşanan olaylar ve azınlıkların kamusal alanda kendilerini nasıl tanımladıkları ile bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle Cumhuriyet tarihinin başlangıç noktası ve son günleri üzerinden iki tarihsel nokta / olay irdelenecektir.

 

Öncelikli olarak 1930’lu yıllarda uygulanan “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası üzerinde durulacaktır. Bu kampanya 1928’de başlayarak 1937’de en üst düzeyde uygulama alanı bulmuş, cumhuriyetin farklı tarihlerinde tekrar eden kampanyalar şeklinde uygulanmış ancak gayri-Müslim azınlıklar bu uygulamalar karşısında son derece tepkisiz kalmışlardır. Hatta gayri-Müslim olan Avram Galanti o dönem azınlık okullarındaki dilin Türkçeleştirilmesini destekleyen bir eser hazırlamıştır. Ulus-devlet kurma ve ulusal birliği sağlamada dil birliğini hedefleyen bu uygulama azınlık okullarındaki eğitim dilinin Türkçeleştirilmesi düşüncesine, sokakta Türkçe konuşma uygulamasına kadar genişletilmiştir. Ulus-devlet olma yolundaki ilk yapı taşlarının kurulduğu bu dönemin, II. Dünya Savaşı öncesi olması, artan milli duyguların varlığı ve 1930 iktisadi bunalımının izlerini taşıması nedeniyle özel bir dönem olarak düşünülmektedir. Sessizliğini koruyan azınlık grupları satır aralarında da olsa edebi eserlerde dolaylı olarak tepkilerini dile getirmişlerdir. “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasının yanısıra, Türkleştirme uygulamaları için Ermeni entelektüeli Sarkiz Çerkezyan’ın anıları ve benzeri eserlerden yararlanılacaktır.

 

Türkiye’deki gayri-Müslim azınlıkların kendi kimliklerini konumlayış tarzlarınının sorgulandığı bir diğer tarihsel süreç ise 2000’li yıllardır. Küreselleşmenin doğal bir olgu olarak kabul edildiği, yeni siyasi birliklerin yükselmeye başladığı, makro - mikro milliyetçiliğin nüksettiği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus-devlet olma sürecini çoktan aşarak yeni bir küresel siyasi yapılanmanın içinde yer almaya çalıştığı bir dönem olarak önem kazanmaktadır. Bu dönem Türkiye’sinde azınlıkların kendilerini nasıl tanımladığı ve bu tanımın nasıl değiş(me)diği Yahyaoğlu tarafından azınlık grupları ile yapılan röportajlar örnek alınarak incelenecektir. Kabaoğlu ve Oran’ın hazırladığı Azınlık Raporu ise bir nokta / olay olarak sunularak, azınlıkların lehine gibi gözüken olaylar karşısında gayri-müslimlerin Türk toplumu içinde kendilerini nasıl konumladıkları ele alınacaktır.

 

 

Savcı, İlkay

 

CEZAEVİ SOSYAL ORTAMINDAN YANSIMALARLA HÜKÜMLÜ KİMLİĞİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

 

Toplumun insanları kimliklendirme konusundaki becerisi, bu kimliklerin büyük kısmının klişeleştirilmesindeki değişmez kararlılığından kaynaklanmaktadır. Bu tür kimliklerden birisi hükümlü kimliğidir. Suçlu kimliği ile bir arada düşünülmesi gereken bu kimliği, aynı zamanda suçlu kimliğinin “saldırganlık” çağrıştıran özelliğinden sıyrılmış, “kapatılma” ve “ıslah edilme” sürecinin oluşturduğu “edilgenlik” kılıfına büründürülmüş bir kimlik olarak ele almak olasıdır. Bu açıdan bakıldığında, hükümlü kimliğini üreten cezaevi sosyal ortamının genel özellikleri, dışarıdan getirdikleri kimlikleriyle hükümlüleri ne tür bir değişime yöneltmektedir? Cezaevi ortamına uyum sağlamanın koşulları, cezaevi dışındaki toplumun gözünde hükümlü olmanın ne anlam taşıdığı konusunda hükümlünün edindiği izlenimle birleşmektedir. “Biz” ve “onlar” ayrımı hem cezaevi hem de toplum içindeki kapatan-kapatılan arasındaki karşıtlıktan üretilmekte ve hükümlü kimliğini büyük ölçüde şekillendiren sosyalleşmenin aracı olmaktadır.

 

Hükümlü kimliğini aynı zamanda cezaevi koşullarıyla başa çıkmak için bir strateji olarak kullanmanın hükümlü için pratik faydasını da göz ardı etmeden, açık cezaevlerinde yapmış olduğumuz bir araştırmanın bazı verilerinden yararlanarak bu değerlendirmeye katkıda bulunmaya çalışacağız. Bu noktada hükümlü kimliğinin oluşmasına etki eden suçla ilgili çevrelerde yetişme ve sosyalleşme, cinsiyet, eğitimsizlik, yoksulluk, istihdama katılamama ve dolayısıyla suç ekonomisinin çekici etkileri gibi çok sayıda etmen yanında, kişilik özelliklerine bağlı olarak bu etmenlerin bireylerce farklı yorumlanmalarının da rolü olduğuna dikkat edilmesi gerekmektedir.

 

 

Schamiloglu, Uli

 

ULUS KAVRAMI VE ORTA ASYA TÜRK CUMHURİYETLERİNDE KİMLİĞİN (YENİDEN) TASARLANMASI (19.-21. YÜZYILLAR)

 

Bu bildiri Rus imparatorluğu, SSCB ve modern devletlerdeki Türk topluluklarının ulus kavramını ve bu kavramın nasıl değiştiğini 19. ve 20. yüzyıllara bakarak inceler.

 

Ulus ve ulusal kimlik çalışması, çeşitli düşünce akımlarından etkilenmektedir:

·                ezelden beri var oluş (bütün kimliklerin tarihin en eski çağlarından beri var olduğu inancı);

·                özcülük (insanların ulusal kimliklerinin özlerindeki bazı özelliklerden kaynaklandığı inancı); ve

·                kurgusallık (kimliklerin modernite ile kurgulanmış olduğu anlayışı).

 

Bu çalışma, Orta Asya kimliklerini kurgusallık bakış açısı ile sorgulamaktadır. Yani, çeşitli Türk kökenli gruplarda, Avrupa kökenli ulus fikrinin ortaya çıktığını belirtmektedir.

 

Orta Asyadaki Müslüman Türkler arasındaki ulus kavramı çeşitli etkiler sonucunda ortaya çıkmıştır. İlk olarak Rus kültürü aracılığı ile Avrupa çıkışlı fikirlerin etkisi olmuştur. Daha sonra, Sovyetler döneminde kişisel ulusçuluklar süreci yaşanmıştır. Bu bildiri, ulus ve ulusal kimlik kavramlarının Rus İmparatorluğu’ndaki Müslüman Türkler arasında ilk olarak Orta Volga bölgesindeki Tatarlar arasında çıktığını ortaya koymaktadır. Bunu da özellikle Şehabettin Mercani (1818-1889)’nin, modern Tatar kimliğinin belirmesindeki katkısını, kendisinin Müstäfad ül-axbar fi ähval Qazan vä-Bulğar çalışması üzerinden inceler. Avrupalı ve Rus bilim adamları, Pan-Türkizme ve Pan-İslamizme yoğunlaşmaları nedeni ile, Mercani’nin düşüncelerini yanlış yorumlamışlardır. Bildiri, ayrıca, İsmail Gaspıralı tarafından savunulan rakip Türkçülük fikrini de gözden geçirmektedir. Gaspralı’nn fikirleri ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Osmanlıcılık düşüncesi, Mercani tarafından savunulan mekânsal kimlik ile keskin bir ayrılığa düşer.

 

Bildirinin ikinci kısmı, yerel bölgesel kimliklerin gelişimini gözden geçirir, Rus İmparatorluğu ve SSCB döneminde çeşitli Türk topluluklarındaki mekânsal ulus fikrini temel alarak inceler. Buna ek olarak, bu sürecin sonuçlarının, 20. yüzyıl sonu ve erken 21. yüzyıl bağımsız Türk devletleri üzerindeki etkilerini tartışır.

 

 

Sehlikoğlu, Sertaç

 

Kültürel Kİmlİğİmİzİn Paketlenİp Sunulduğu Bİr MekÂn Olarak Mİnİatürk: “Bu şanlı mİllet, modernleşme yolunda”

 

Bu araştırma, İstanbul’da yer alan, Türkiye ve dünyadan seçilmiş 200’den fazla kültürel mekân ve anıtın minyatürize edilmiş formatlarının sergilendiği bir açık hava müzesi olan Miniatürk ile ilgilidir. Miniatürk dünyadaki diğer minyatür parklarından farklı olarak, yalnızca görsel bir gezi mekânından ibaret olmayıp, bununla beraber Türk milliyetçilik ve modernleşme tanımlarını içinde barındırma ve bunları temsil etme gibi bir misyonla yerli ve yabancı turistlerin beğenisine sunulmuştur.

 

Çalışmada, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin misyonu, minyatür park formatında sergilenen kültür ve tarih temsilleri üzerinden okunup analiz edilecek; bu amaçla, antropolojik bir çerçeve kullanılarak kalitatif yöntemlerle bilgi toplama yoluna gidilecektir.

 

 

Somersan, Semra

 

TÜRKİYE’DEN AVRUPA VE BİRLİK İMGELERİ

 

“Doğu” ile “Batı”nın birbiri hakkındaki düşünceleri genellikle tek taraflı olarak değerlendirildi: Batı'nın Doğu’yu nasıl tahayyül ettiği, Doğu hakkındaki genel geçer görüşleri, bunların hayattan bağımsız hayal ürünü olduğu üzerinde duruldu. Ancak Doğu’nun Batı’ya dair imgeleri pek önemsenmedi.

 

Bu araştırmada, Doğu ile Batı’nın, ayrı kategorilerde çok farklı iki varlık olup olmadığı sorunsalını bir kenara bırakıp, “Avrupa Türkiye’den nasıl görünüyor?” sorusuna cevap aramaya çalışacağım. Ancak bir girizgah olabilir bu: Avrupa Birliği’nin, Türkiye’nin “üye adaylığına alınması” konusundaki kritik karar tarihinin (17 Aralık 2004) on gün öncesi ve on gün sonrasına ait Türkiye’deki günlük ulusal gazeteleri, Avrupa ve Avrupa Birliği ile ilgili başyazı, makale, haber, karikatür ve fotoğraflar açısından tarayıp kodlayacağım.

 

Çalışma, hem tarihsel yoksayılmışlığın kısır döngüsünü tersine çevirmek, hem de Birlik’e giriş konusunda Türkiye’deki çeşitli görüşleri yakalayıp sınıflandırmak açısından önemlidir. Ayrıca, Avrupa Birliği’ndeki eski ve yeni üyeler arasında bu tür analizlerin yapılması, Türkiye’de de benzer araştırmalara gereksinim olacağını gösteriyor.

 

 

Soysal, Ayşe Asude

 

MERKEZ ÇEVRE ARASI: MELAMİ TARİKATININ OSMANLI’DA ÇİFT KİMLİKLİLİĞİ

 

Tasavvuf düşüncesine göre insan, diğer bütün yaradılmışlar gibi Yaradan’ın bir tecellisidir, yani asil varlığın gölgesi hükmündedir. Tarikatlarda durum bireyin cemaat içinde erimesi, aykırı davranmaması şeklinde daha da baskındır. Bu durumda tasavvufi öğretide, teorik olarak, kimlikten değil de kimliksizlikten söz etmek belki daha doğrudur. Sufinin amacı Hakk’a ulaşma yolunda benliğini, varlığını eritmesi, “bir” olanla birleşmesidir. Bu eritme esnasında tarikat/grup liderinin önemi çok derinlerdedir. Teoride dünya ile bütün alakalarını kesmeyi ve benliklerinden geçmeyi, hatta “ölmeden evvel ölmeyi” hedefleyen sufiler buna karşın sosyal varlıklar olarak elbetteki bir şahsiyet olarak toplum içinde varlıklarını sürdürmek zorundaydılar.

 

Bu bildiride bu bağlamda, konuyla aşınalığı bulunmayanlarca pek tanınmayan Bayramî Melamileri örnek olarak ele alınacaktır. Melamiler, panteizme varan görüşleri dolayısıyla Osmanlı hanedanını dahi gayrimeşru görecek kadar aykırı görüşlere sahiptiler. Bu yüzden devletin resmi ideolojisinin karşısında bir tehdit olarak duruyorlardı. İlk başlarda Melamiler kimliklerini açıkça ilan ederken, birer birer liderlerinin idam edilmeye başlaması ile hareket yeraltına inmiş, temsilcileri başka kimlikler altında hayatlarını sürdürmeyi ve inançlarını yaymayı ve yaşamayı tercih etmişlerdir. Bu durum da, sosyolojinin bireyin belli bir şekilde davranmaya zorlanacağı çatışmacı durumlardan kaçınarak düzenlediği kimlikler hiyerarşisinde hangi duruma hangi kimliği uygun düşüyorsa onu ön plana çıkardığı savını doğrulamaktadır. Kimlik toplanması hipotezine göre kimlik sayısı arttıkça bireyin varlığı daha da önem kazanır. Bu da Melamilerin en aşırı fikir sergileyenlerinin nasıl ölümden kurtulduklarını açıklar. Bu şekilde zaten deruni bir tarafı da olan tarikatçı kimliklerine bir de gizli kimlik boyutu eklenmiştir. Bu nedenle birkaç yüzyıl sonra Sabetayistler ve masonlarca gerektiği zaman sığınılacak bir ortam olarak görülmüşlerdir.

 

 

Sönmezer, Burak

 

50’Lİ YILLARDA TÜRKİYE’DE MUHALİF OLMAK

 

Bu çalışmanın merkezi sorununu, Türkiye’de 50’li yılların başlarında bellibaşlı muhalif aydınların günlük hayat pratikleri üzerinden muhalif kimliklerini yeniden üretmeleri oluşturmaktadır. Bu kişiler arasında Nazım Hikmet, Serteller, Berkesler, Cemgiller, Behice Boran ve Nevzat Hatko, Pertev Nail Boratav, Mehmet Ali Aybar gibi isimler sayılabilir.

 

Genel olarak bakıldığında, 1940’lı yıllarda iki farklı kentte kümelenen bu aydınlar, aralarında ilişkiler olmakla birlikte, Ankara’da Yurt ve Dünya ile Adımlar dergilerini, İstanbul’da ise Tan Gazetesini çıkartmaktaydılar. Özellikle 40’lı yılların ikinci yarısında bu aydınların üzerinde estirilen terör havası ve matbaa yıkma furyası, 50’li yıllarda, onların İstanbul’da toplanmasına yol açmıştı. Artık en büyük sıkıntıları geçim derdi olmuştu. İçinde bulundukları durumu Aybar şöyle açıklamaktadır: “Bu memleketin aydınları olarak yapacağımız hizmetler vardır; biliriz, yapamayız. Bir takım kuvvetler zebun etmiştir bizi.”

 

İktidar güçleri tarafından güçsüz bırakılan, zavallı duruma düşen solcu aydınları derinden etkileyen bir başka olay da Sabahattin Ali’nin öldürülmesi olmuştu. 50’li yılların başları, başta Nazım Hikmet olmak üzere, Boran, Berkesler, Serteller ve diğerleri açısından aynı akıbete uğrama kuşkusu ve korkusuyla geçmiştir. Maddi zorluklar ve bu korku kimilerini yurt dışında sürgün hayatına mahkum ettiyse de aralarındaki iletişim sürmüştür.

 

50’li yıllarda muhalif kimliğin, hangi mekânlarda ve hangi yollarla korunduğu ve yeniden üretildiğini araştıran bu çalışmanın ana kaynakları, sözünü ettiğimiz muhalif aydınlara ait ya da onlarla ilgili anılar, mektuplar ve çeşitli röportajlar olacaktır.

 

 

Sözen, Mustafa

 

“ORİENT-OKSİDENT” PERSPEKTİFİNDEN FERZAN ÖZPETEK SİNEMASINDA KÜLTÜREL KİMLİK TASARIMI

 

Bu çalışmanın amacı, Batı’da yaşayan, Batı’da üreten Doğulu bir sanatçının kurguladığı toplum tasarımının kültürel “arka-yüzü”nü irdelemektir. Üzerinde önemle durulan nokta, kültürel kimliği oluşturan parametrelerin, nasıl ve kimin kavramlarıyla anlamlandırıldığı sorunsalıdır. Çünkü olguların anlamı, farklı bakış açılarına göre değişebilmekte, yeni ve farklı anlamlar yüklenebilmektedir. Sözgelimi iki ana kültür dairesinin (orient- occident) kendi ve ötekisi için ürettiği kimlik imgeleri bize bu anlamda hayli ilginç veriler sunmaktadır.

 

Batı kendi imgesini, Hıristiyan, özgürlükçü, uygar, bilim, teknoloji ve sanat üreten Avrupa parametreleriyle oluştururken, Doğu’yu kusurlarıyla algılama yoluna gitmekte ve böylece kendi kültürel tarihini daha erişilmez bir hâle getirmektedir. Batı’nın gözünde Doğu imgeleri ise Müslüman-Arap insanlar, irrasyonel hayat anlayışı, egzotik kentler ile köylü zihniyetli kentlilerden oluşmaktadır. Buna karşılık, Doğu’nun Batı için ürettiği imgelerden söz etmek pek de mümkün değildir. Doğu kültür dairesi, kendisi ve karşıtı için imgeler geliştirememenin verdiği eziklik içinde yeni arayışlara girmiş ve İngilizce söylenişiyle occidentalism (oksidantalizm) adlı yeni bir kavramı üretme çabalarına girişmiştir.

 

Her sanatsal anlatının öznesi yaratıcısıdır. Batı’da yaşayan Doğulu bir özne olarak, kimliğini Batı’da yeniden kurmaya çalışan yönetmen Ferzan Özpetek, filmlerinde nesne olarak ele aldığı Doğu’yu “dışarıdan” bakış açısıyla, yani Batı’nın Doğu için ürettiği oryantalist imgelerle ele almaktadır. Hayatın hangi ve kimin kavramlarıyla anlamlandırıldığı önemlidir. Çünkü, bir tarafta Doğu’da yetişkinlik dönemine kadar yaşamanın getirdiği bir kültürel kimlik, diğer taraftan yetişkinlik döneminde istekle benimsenen Batı’ya ait ikinci bir ben, ikinci bir kimlik, ikinci bir kültür vardır. Böylesi bir durumda kültürel kimlik açısından patolojik bir durum söz konusu olmakta; parçalanmışlık duygusu, şizofrenik bir algıyı öne çıkarmaktadır.

 

Hamam (1997) filminde Doğu’yu ve onun modernleşmemiş ilişkilerini Batı’ya aktaran Özpetek, Harem Suare (1999) adlı filminde de aynı yöntemi izleyerek Osmanlı’ya dair otantik bir iktidar, aşk ve modernleşme öyküsü sunmaktadır. Öznenin parçalanmış kültürel kimliğinin birer uzantısı olarak, her iki filmde de örtük şekilde, Batı’nın ürettiği modernleşmiş hayata eleştiriler görülmesine ve modern kapitalist Batı’nın yarattığı insan ilişkileri ile yabancılaşan bireylerin eleştirel bir gözle ele alınmasına rağmen, bu filmler, son tahlilde, esas öykülerini Batı’nın Doğu konusunda yarattığı egzotizm ve gizem üzerine kurararak anlatmaktadırlar.

 

Yönetmen, Cahil Periler (2001) ve Karşı Pencere (2003) adlı son iki filminde, bu kez Doğu’yu değil, Batı’yı nesne olarak ele almakta ve her iki filmde “tarih” ve “mistisizm” gibi Özpetek sinemasına ait unsurlara yine rastlanmaktadır. Cahil Periler’de “aşkın, ailenin ve arkadaşlığın bütünleşmesinden doğan yeni anlamların öyküsü” olarak tanımlanan duygusal bir yolculuk boyunca gerçekleşen değişimler anlatılmakta; Karşı Pencere’de ise Batı’ya ait olan faşistlerin Yahudilere yönelik kıyımı, işçi sınıfı ve göçmen dayanışması, aşk olgusunun sorgulanması gibi unsurlar film temasının kültürel arka planını oluşturmaktadır. Konuları Batı’da geçen ve Batı kültürünü arka plan olarak anlatan bu filmlerde Hamam ve Harem Suare’de karşılaştığımız bir özne-nesne karşıtlığına rastlanmamaktadır. Yönetmen, deyim yerindeyse, Batı’yı, mesafeli bir bakışla, nesne olarak ele almamakta, tam aksine onu benimsemekten de öte içselleştirmiş bir kavram ve bakış açısıyla bizlere sunmaktadır.

 

Subaşı, Necdet

 

EURO-İSLAM: BATILI BİR KİMLİK TASARIMI

 

Bu bildiride Ağustos 2004’den beri Fransa’da sürdürdüğüm “Euro-İslam -Fransa’da Türk Göçmenler: Din, Kimlik ve Entegrasyon Sorunları” başlıklı çalışmam etrafında ulaştığım kimi verileri Batı’nın yeni kimlik tasarımları ekseninde ele alacağım.

 

Aslında Avrupa İslamı kavramıyla iki yönelime gönderme yapılır. Birincisi, Avrupa kaynaklı Müslümanların kendi kültürel aidiyetlerinden beslenen yönelimlerini, siyasal ve entelektüel çıkarımlarını gözetir. İkincisi ise daha belirleyicidir ve ağırlığını Müslümanların oluşturduğu bir göçmen dünyasında, Batılı bir müdahaleyi öngörür. Müdahalenin temel parametreleri geleneksel bir referans ve aidiyeti içselleştiren “İslamlık”ı Batılı kavramsal sermayeyle ilişkilendirmeyi tasarlar. Dahası Avrupa İslamı’yla öngörülen kültürel envanterinden yalıtılmış yeni bir formatta, Batılı bir din önermektir. Hiç kuşkusuz bütün bu öneriler Doğu-Batı gerginliği, radikal İslam, “fundamentalizm” gibi korkular etrafında oluşan kaygıların politik dışavurumunu içselleştirmektedir.

 

Bu bağlamda, örneğin Fransa’da, Müslüman Türk göçmenlerini, bu proje etrafında nasıl bir stratejinin beklediği ise ayrı bir tartışma konusudur. Tartışma, kimlik tasarımına fiili bir müdahale olarak değerlendirilebilecek Euro-İslam arayışlarını, Türkiye perspektifleri içinde okumayı ve anlamlandırmayı hedeflemektedir.

 

 

Sunar, Şebnem

 

TÜRK’ÜN BAKIŞINA YERLEŞEN BATI: ROMANTİK AYNADA KEMALİST SURET

 

Kuruluşundan 1950’li yıllara kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik oluşturma çerçevesindeki kültür politikaları, “olduğu gibi olmak” ile “Batı gibi olmak” arasındaki gerilimli ilişkiden beslenmiştir. Zira Kemalizm’in tüm arzu ve iradesi, Batı’yı önce kendi bakışının içine yerleştirerek içselleştirmek, ardından da aslen Batı’ya ait olan bu bakışın ötesinde bir yerde konum edinmek şeklinde dışa vurulan bir perspektife yöneliktir. Türk ülküsü olarak tarif edilen bakış açısı aslen bunu öngörür.

 

Bu bağlamda Güneş Dil Teorisi veya hümanist çalışmalar (örneğin çeviri gayretleri) Batı’yı hedef alarak kendine bakmanın özel bir biçimini oluşturmaktadır. Bu, evrensellik ile özgüllüğün arasından kolayca geçmesi beklenen bir yoldur ve bu şekilde ele alınca, Alman Romantikleri’nin düşündükleri türden organik ve çatışmasız bir senteze varılabilir.

 

Oysa bu, tersten kurgulanmış bir bakıştır ve bir Türk kimliği söz konusu olduğunda Batılı düşünceye dikişsizce eklemlenemez. Yalnızca, kırmak istediği aşkın perspektifi ona öykünerek tescil ve teslim etmiş olur. Zira bu her halü kârda Batı’ya havale edilmiş bir milliyetçiliği gerektirir. Özne konumuna yükselmeyi ve hep orada kalmayı arzulayan bakış, kendi özne-merkezciliği içinde ancak Batı’ya özgü olabilir.

 

Böyle bakınca Batı, Kemalizmin gözlerinde her zaman bir arzu nesnesi olarak kalmaya mahkum görünür. Çünkü bu bakış ayna-suret ilişkisinden yansır ve kısaca aynada aslına rücu eden bir suretin olanaksızlığından dem vurur.

 

 

Suner, Asuman

 

YENİ POPÜLER TÜRK SİNEMASINDA ÇOCUKLUK/ ÇOCUKSULUK

 

Yeni Türk sinemasının popüler kanadında sık rastlanan temalardan biri “çocukluğa geri dönüş”tür. Burada “çocukluk”u tanımlayan, bir masumiyet ve saflık çağı olmasıdır. Bu anlamda, “çocukluğa geri dönüş” filmleri, çocuk kahramanlar etrafında gelişen öyküler anlatmak yerine, “toplumun çocukluğu” olarak tasavvur edilen bir geçmiş dönemin hatırlanması etrafında kurulan öyküler anlatır. “Masumiyet çağı”nı tanımlayan, zamansal olarak bir eşiğin, bir dönüm noktasının öncesinde yaşanmış olmasıdır. Bu filmlerde, “önce” ve “sonra”yı ayıran eşik, bir kopuş noktası, dışsal bir müdahale sonucu “çocukluğun” bittiği an olarak belirlenir.

 

1990’ların ikinci yarısından itibaren popüler sinemada bu türden, geçmişin “çocuksulaştırılarak” yeniden kurulduğu filmlere sıkça rastlıyoruz. Bu bildiri, sözkonusu filmleri Türkiye’de geçtiğimiz iki onyıldır yaşanmakta olan toplumsal süreçlerle ilişkilendirerek, “aidiyet” sorunsalı ve onun tamamlayıcı unsurları olan “kimlik” ve “toplumsal hafıza” kavramları çerçevesinde okumayı amaçlamaktadır.

 

 

Susar, Filiz

 

KENTİN KÜLTÜREL KİMLİĞİ VE BEYOĞLU’NDA KÜLTÜREL YAPI

 

“İçinde aşk öyküleri, yemek tarifleri, cinayetler, kocakarı ilaçları bulunan bir semt” diye tanımlanan Beyoğlu, Osmanlı döneminin son zamanlarına kadar “Pera” adıyla biliniyordu. Bir hanım olarak hayal edilen Pera’nın adı 1800’lerde değişti ve Beyoğlu adı kullanılır oldu. “Sokaklarında kravatsız erkek, şapkasız kadın görülmezdi” denen Beyoğlu çeşitli kültürlerin bir arada, hoşgörü ve uyum içinde yaşadığı bir semtti.

 

Yok olan (eski) tramvay(ın)a, kapanan lokantalara ve tiyatrolara duyulan özlemin ardında, aslında, yıllar içinde süzülerek oluşan bir yaşam biçiminin ve asaletinin kaybolması yatıyordu. Birçok ilkin―ilk atlı tramvay, ilk tünel, ilk liman, aydınlatılan ilk cadde (cadde-i kebir), ilk belediye vb.―gerçekleştiği yer olan Beyoğlu, en modern dönemini 18. ve 19. yüzyılda sürdürmüştü. 20. yüzyılın ilk kırk yılı içinde birçok savaş ile ağır ekonomik ve toplumsal koşullara rağmen eski niteliklerinin önemli bir kısmını koruyabilmişti. Beyoğlu’ndaki görünüm ve davranışlarda ciddi değişikliklerin 1950’lerden sonra başladığı iddia edilebilir. Bu dönemden itibaren Beyoğlu’nun kültürel çeşitliliğinin temsilcilerinin Beyoğlu’nun yaşam alanlarından çekilmeye başladıkları görülür.

 

Tüm bunların ardından, bugün yine de Beyoğlu dendiğinde bir kültür ve eğlence merkezi akla gelir: tiyatroları, sinemaları, sanat galerileri, sahafları, farklı türde ibadet yerleri, sivil mimari yapıları, çeşitli dünya mutfaklarını temsil eden lokantaları, eğlence mekânları, diplomatik temsilcilikler ve konsoloslukları ile prestijli mağazaları, Beyoğlu’nu dünyanın benzer birçok kent merkezi gibi cazip kılar.

 

Beyoğlu için sıralanmış olan bu nitelikler aslında, bir kentin kültürel kimliğine dair sayılacak ilk unsurlardır. Bu bildiride, bir ülkenin cazibe merkezine örnek olarak kendine özgü bir kültürel kimliği barındıran Beyoğlu’nun toplumsal yapısı, özellikle son onyılda değişen görünümüyle paralel olarak ele alınacaktır.

 

 

Süleymanov, Ebulfez

 

Bağımsızlık sonrası Azerbaycan’ın Kİmlİk Meselesİ

 

Çağdaş Azerbaycan’da kimlik meselesi toplumu kendini tanımlama meselesi, kendisini dünyada bir yer biçme meselesi olarak gündeme gelmiştir. Azerbaycan insanı bağımsızlıktan sonra kendini tanımlama ihtiyacını hissetmiş, başka bir deyişle bu dünya içerisinde kendini tanımlamasının gerekliliğinin farkına varmıştır. Zira Sovyet ideolojisiyle birlikte sistem de çökünce, sistemin ve ideolojinin getirdiği bütün fiziki imkanlarla birlikte Azerbaycan insanı bir anda ortada kalmış, siyasi ve kültürel anlamda kendini tanımsız görmeye başlamıştır. Bunun yanısıra, karşısında milliyetçilik esasına dayalı bir tecavüz bulunmaktaydı ve Azerbaycan’ın milliyetçilik esası içinde bir toplum olarak durması, kendini savunması gerekiyordu. Milliyetçilik esası bu şekilde ortaya çıkınca milliyetçiliğin sınırlarının tayin edilmesi de bir zorunluluk olarak ortaya çıktı.

 

Toplumun her kesiminde hissedilen bu zorunluluk bir süre sonra milliyetçiliğin hangi versiyonu üzerinde oturacağı ile ilgili bir tartışmaya dönüştü: Bir yurt, vatan esasına dayalı bir milliyetçilik mi, vatan esasına dayalı bir milli kimlik mi, yoksa bir soy ve kültür esasına dayalı bir milliyetçilik mi? Bunlardan ilkinin savunduğu kimlik türü Azerbaycanlı veya Azerbaycancılık olurken ikincisinde öne çıkan kimlik tanımlaması “Türk” olmaktadır. Azerbaycan’da bazıları son dönemde yapılan bu tartışmalara dış olaylardan dolayı ilgi duyarken, bazılarının bu konudaki arayışları esasen kendi iç dünyasındaki sorunlarla ilgiliydi: örneğin, bir ebeveyni farklı milletten olan gençler, “Ben hangi milletin evladıyım?” diye soruyor; ya da fiziki olarak bir millete ait iken, başka milletin kültürel ortamında büyüyen insanlar kimliklerini sorguluyorlardı.

 

 

Sütçüoğlu, Bilgen

 

TÜRK ULUSAL KİMLİĞİNE ELEŞTİREL VE SÖYLEMSEL BİR YAKLAŞIM: NAZIM HİKMET’İN YENİDEN TANIMLANMASI

 

Ulusal kimlik, diğer bireysel ve toplu kimlikler gibi, kesin çizgilerle tanımlanamaz. Ulus modern bir olgudur ve yaratma, yapılandırma ve dolayısıyla tanımlama süreci hâlâ devam etmektedir. Bu sürecin en önemli belirleyicileri de ulusun “ötekileri”dir. Ötekiler ulusun bütünlüğünü tehdit eden farklı etnik gruplar olabileceği gibi, devlet tarafından tanımlanan ulusal çıkarlarla çelişen ya da çatışan, ulusa mensup bireyler de olabilir. Nazım Hikmet yazıları ve yaşamıyla, tam da bu kategoriye girer. Kendisi Türk olmasına rağmen devlet düşmanı ilan edilmiş, kitapları toplatılmış, vatandaşlıktan ihraç edilmişti. Başka bir deyişle, Türk ulusal kimliğinin “ötekileri”nden biri olarak görülmekteydi. Bugün ise devlet politikasında önemli bir değişlik ve yaklaşım farkı gözlemlenebilir. Özellikle Turizm ve Kültür Bakanlığı’nın çabalarıyla 2002 yılının UNESCO tarafından Nazım Hikmet Yılı olarak kutlanması en dikkat çekici örnektir. Nazım Hikmet devlet eliyle, vatan haini, komünist bir şair olarak değil, “Türkçe’yi en iyi kullanan” şair olarak tanıtılmaktadır. Bu durumda şu soruyu sormak gerekir: Nazım Hikmet gibi ulusal kimliğin sınırları dışında ve ona tehdit oluşturan bir ideolojinin en önemli sembollerinden biri, kimliğin kendi tanımı içine girebiliyorsa, bu, ulusal kimliğin sınırlarının muğlaklığını, değişkenliğini ve üretme sürecinin devamlılığının bir göstergesi değil midir?

 

 

Şanlı, Şölen

 

KİMLİKLER VE MEDYA: 1980 SONRASINDA TÜRKİYE’NİN DEĞİŞEN ÇEHRESİ

 

Bu çalışma, Türkiye’de 1980 sonrası dönemde etnik ve dinsel kimliklerin kamusal alanda ortaya çıkışını ve etnisite ve din konularının aynı dönemde kurulan ve hızla çoğalan özel televizyon kanallarında işlenişini inceliyor.

 

Çalışma, ilk olarak 1990 yılında devlet tekelinden çıkan ve özerklik kazanan özel kanalların Türkiye’de etnisite ve din konularının işlenmesinde devletin ideolojisi ve söyleminden uzaklaşarak yeni, daha açık ve özgür bir söylem oluşturup oluşturmadığı sorusunu soruyor. Siyaset Meydanı gibi dönemin çeşitli popüler programlarındaki söylem incelenerek, bu söylemin devletin baskıcı resmi ideolojisinden ne kadar uzaklaştığı değerlendiriliyor. Bu bağlamda, özel kanalların Türkiye’de kamusal alanın özgürleşmesine yol açıp açmadığı tartışılıyor. Önemli sorular şunlar: Özel kanallar, Türkiye’de alternatif kimliklerin ortaya çıkışı konusunu nasıl işliyor? Onlara göre köktendincilik, Alevilik, Kürtlük vb. dışlanması gereken kimlikler mi, yoksa bu kimliklerin varlığının demokratik bir çerçevede tartışılması ve değerlendirilmesi mi gerekiyor? Bu kimliklerin özel medya kanallarında görünmeleri sadece “reyting”e yönelik bir yöntem mi, yoksa bu kimlikleri özgürleştiren, onlara seslerini duyurma hakkı veren bir boyutu var mı? Sosyal bilim teorileri arasında Jürgen Habermas’ın kamusal alan teorisi, Stuart Hall’un azınlıkların medyada temsili çerçevesindeki çalışmaları ve Reisigl ve Wodak’ın söylem analizi konusundaki metodolojik çalışmaları kullanılıyor. Çalışmanın genel amacı, Türkiye’nin resmi ideoloji kalıplarına sığmayan bu alternatif kimliklere cumhuriyetin kuruluş ilkelerinden vazgeçmeden kamusal alanında yer vermesinin demokrasinin bir gereği olarak tartışılmasıdır.

 

 

Şimşek, Leyla

 

GÜNÜMÜZDEKİ İFADE BİÇİMLERİYLE KAHRAMANLIK

 

Günümüz anlatıları içinde en popüler olarak niteleyebileceğimiz televizyon dizilerinde yer alan hikayelerin hemen hemen hepsi, merkezinde kahramanlık temasına yer vermektedir. Kahraman, hikayenin içinde yer alan diğer erkekler ve kadınların kimlik kurgularında da merkezi bir rol işgal etmektedir. Kadınlık ve erkeklik kurguları hakkında pek çok ifadeye yer verilen bu popüler anlatılarda kahraman, erkekler için yerinde olunması, ulaşılması arzulanan bir model, kadınlar için ise elde edilmek istenen bir arzu nesnesidir. Bu bildiride, televizyonda yer alan çeşitli dizilerden örnekler de verilerek, bir yandan kahramanlığın bugün bizler için taşıdığı anlam üzerinde durulacak, bir yandan da kahramanlık temasıyla bağlantılı olarak erk, erkeklik, kadınlık ve şiddet kavramları tartışılacaktır.

 

 

Tansuğ, Feza

 

KAZAKİSTAN VE KIRGIZİSTAN’DA UYGUR DİYASPORASI: TOPLUMSAL DEĞİŞİM, KİMLİK VE MÜZİK YAPIMI

 

Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Doğu Avrupa’nın temelden yeniden inşası, küresel siyasi düzeni değiştirirken nüfus ve fikir hareketlerine yeni bir hız kazandırdı. Göçmen (muhacir) ve sığınmacıların (mültecilerin) incelenmesi, hızla değişen dünyada giderek önem kazanan toplum bilimlerin soruşturmasının göreceli olarak yeni bir cephesidir. Yurtlarının yer değiştirdiğini anlayan göçmen ve sığınmacıların oluşturduğu kültürel çevreye ilişkin antropolojik irdelemeler, bu inceleme alanına önemli bir katkıda bulunabilir. Özellikle toplumsal kimliğin kişisel dışavurumu ile paylaşılan deneyimin ve ortaklaşa etkinliğin anlamlı bir alanı olarak müzik yapımı, göçmenlerin ve sığınmacıların kültürel yaşamlarını hem yansıtır, hem de sorunları araştıracak incelemelere uygun bir odak sağlar.

 

Bu bildiride eski Sovyetler Birliği’ndeki Uygur diyasporasını ele alarak toplumsal değişimi, kimliği ve müzik üretimini birbirine bağlayan ilişkilerin dinamiklerini tanımlayacağım. Özellikle Kazakistan ve Kırgızistan’daki Uygur göçmenler üzerinde yoğunlaşacağım. Bu süreçler karmaşık oldukları için, bildirime Uygur diyasporasının yerleşmesine yol açan tarihsel olayların bir özetinin ardından, ikinci olarak, Sovyet Uygur toplulukları içinde müzik yapımını, ayrıca müzik değişimini biçimlendiren başlıca güçleri irdeleyeceğim. Üçüncü olarak, kimliğin bu değişimlerle, yeni kültürel ilişkilerle ve müziksel yaratıcılığın bileşkesiyle bağlantılı olan sorunlarını tartışacağım. Son olarak, kimlik ve müzikte modern toplumsal karmaşıklıklarının, giderek çok-kültürlü hâle gelen bağlamının, ve kayda değer bir süreklilikten yoksun olmasının ne anlama geldiklerini irdelerken, kimlik ve müziği, değişken olarak, ve belirsiz bir geleceğin, politik ve ekonomik güçlerinin etkisi altında bulunduğunu öne süreceğim.

 

 

 

Taranç, Berrak

 

İZMİR KENT KÜLTÜRÜNDE ÖTEKİNİN MÜZİKAL KİMLİK TARTIŞMASI: TÜRKÜ BARLAR

 

İzmir kenti her yüzyılda “öteki”nin kültürel kimliğine saygı duymuş ve bu bağlamda sanatsal dışavurumlara olanak sağlamıştır. 19. yüzyıl sonucunda, post-Greko-Romen dönemde, İzmir’de Rum, Türk ve Musevi müziğinin sentezi Rembetikolar müzikal bir kimlik olarak ortaya çıkmıştır. Bu müziğin doğuş mekânları café aman’lar olmuştur. Dönemin politik çalkantılarına Akdeniz  kültüründen kaynaklanan bir yapı ile karşı duruş sergileyen bu mekânlar ve onların müziği dönemin arabesk yapısını oluşturmuşlardır denilebilir. Bu pasifist tavır, 1922 göçü sonrasında Anadolu’dan giden Rumların Yunanistan’daki kültürel kimliklerinin göstergesi olmuştur. Öte yandan, İzmir’in üst kültürünü Levantenler belirlemiştir. Kentte bulunan kültürlerarası iletişim ve etkileşim sentezi, İzmir’in günümüze kadar “gâvur” kimliğini taşımasına neden olmuştur.

 

Günümüzde ise iç göç olgusunun sonucunda varoşların uzun yıllar arabesk kimliğine karşı tavır olarak geleneksel müziğin dinsel, politik başkaldırısını yaşattığı mekânlar olarak “türkü barlar” ortaya çıkmıştır. Kültürel kimlikleri ile café aman’larla farklılıkları, günümüz koşullarına göre ters bir duruş sergilemektedir. Mezopotamya kültürünün, Akdeniz kültürü içinde yeniden varolduğu bu müzikal mekânlar geleneksel müziği korumaları ile alternatif oluşturmaktadırlar. İç göçle ortaya çıkmış, saf sanat üretme mücadelesi veren bu mekânlardaki canlı performanslar ile müzik grupları ve repertuarları kültürel kimlik açısından kayda değer bir inceleme konusudur. ”Gâvurlaşmış” bu kentte, öze dönmek isteyen ve özü kültürel olarak müzikte arayanlar, müziğin tükendiği bir dönemde pop kültüre karşı bir duruş sergilemektedirler.

 

Bildiride, “türkü barlar”ın 2000’li yıllarda varoşlarca kendi öz kültürlerinin ve kimliklerinin asimilasyonu durdurmak amacıyla ortaya çıkarmış oldukları tartışılacaktır. Bu bağlamda, İzmir kent kültürü içinde kimlik sorununun her zaman “öteki”nin müziğini koruyan ve geliştiren bir yapıya sahip olduğu savunulabilir.

 

 

Taştan, Zeki

 

OSMAN CEMAL KAYGILI’NIN ÇİNGENELER’İ

 

Türk edebiyatında roman ve öyküleriyle tanınan yazarımız Osman Cemal Kaygılı (1890-1945), roman ve öykülerinde, yakından gözlemleme şansına sahip olduğu “kenar mahalle insanları”nı yansıtır. Servet-i Fünun, Fecr-i Âti ve Cumhuriyet dönemlerinde yoğunlaşan Batı edebiyatı ve zevki yerine Türk halk sanatına ve folkloruna yönelen yazar, çağdaşlarından ayrı bir yol tutar. Kaygılı, dünya üzerinde geniş bir coğrafyada yaşadıklarına inanılan ve ülkemizde de “Çingene” kimliği ile bilinen Türk vatandaşlarını Türk edebiyatında ilk defa bağımsız olarak bir romana dahil eder: Çingeneler.

 

İlk olarak 1939’da yayımlanan bu romanıyla Kaygılı 1942’de Cumhuriyet Halk Partisi roman yarışmasından derece alır. Eserde İstanbul çevresindeki Çingeneler’in yaşayışları konu edilir. Bir Çingene kadınına âşık olan İrfan, iki yılı aşan bir zaman diliminde Çingeneler arasında bulunur. Bu süre zarfında Çingenelerin hayatı; çalgıları, dilenmeleri, gelenek ve görenekleri, düğünleri, vb. renkli bir atmosfer içinde anlatılır. Bu bildiride Kaygılı’nın Çingeneler romanında Çingene kimliği; Çingene hayatı, gelenek ve görenekleri, vb. çerçevesinde incelenecektir.

 

 

Tekelioğlu, Orhan

 

POPÜLER KÜLTÜRÜ NE YAPACAĞIZ? YENİ TOPLUMSAL HAREKETLİLİKLER, TOPLUMSAL BEĞENİLER VE TV KÜLTÜRÜ

 

Son yıllarda Türkiye’deki televizyon programlarının yapılanmasını etkileyen en önemli gelişme, televizyon kanallarıın tamamıyla izleyici-odaklı bir program formatını benimsemesidir. İlk bakışta izleyici oranları (rating) etrafında biçimlenen bu yaklaşımın popüler kültürle ilişkilendirilmesi, yeni ve şehirli bir kültürel beğeni (new urban cultural taste) oluşumunun yükselmekte olduğunun önemli bir göstergesidir. Bu saptamadan yola çıkarak, Türkiye’deki kültürel çalışmaların yeni araştırma ekseninin popüler kültür ve bu kültürün en önemli yayılım aracı olan televizyon kültürü olacağı düşünülebilir. Yeni televizyon kültürünün yapılandırdığı kültürel beğeniler, öne çıkan kişilikler ve kimlikler, açık ya da örtük siyasal mesajlar, muhafazakârlık ve aile ekseninde biçimlenen reality show’ların, bu olguyu çerçeveleyen toplumsal hareketlilik (social mobility) ile ilişkili kavramlar dinamiğinde değerlendirilmesi Türkiye kültürel çalışmalarına çok önemli katkılar sağlayabilir.

 

 

Tezokur, Hadi

 

ANADOLU’DA YOK OLMAYA YÜZ TUTMUŞ ESKİ BİR KİMLİĞİN İZLERİNİ SÜRMEK AMACIYLA SÜRYANİ KİMLİĞİ

 

Bu bildiri, Anadolu’da yok olmaya yüz tutmuş eski bir kimliğin izlerini sürmek amacıyla Süryani kimliğini ele alacak, kısaca tarihçesine yer verdikten sonra din, dil, coğrafya ve ekonomi açısından inceleyecektir. Tarihçesinde Süryani kelimesinin etimolojik kritiği; Süryani halkının ilişkili olduğu Arami, Asur, Babil, Keldani ve Maruni halklarıyla birlikteliği; ve Hıristiyanlığı ilk kabul eden topluluk olması ele alınacaktır.

 

Süryani kilisesinde dört merkez bulunmaktadır: Türkiye’deki Süryanilerin bağlı olduğu, Şam’daki Süryani-Ortodoks Antakya Kilisesi-Patriklik merkezi; Beyrut’taki Süryani- Katolik Antakya Kilisesi-Patriklik merkezi; Bağdat’taki Keldani-Katolik Babil kilisesi-Patriklik merkezi; ve Tahran’da bulunan Nesturi (Doğu Asur Kilisesi)-Patriklik merkezi. Türkiye’de Süryanilerin dini, dini liderlikler üzerinden incelenebilir: Turabdin Bölgesi’nde 1975-1980 arasında İgnatyus Zakka Ivaz ve 1980-sonrası liderlik; Süryani kadim cemaati ruhani lideri ve patrik vekili olan Mor Filiksinos Yusuf Çetin; Midyat Deyrul Umur Metropolü Horiepiskopos Samuel Akdemir; Deyruz Zaferan Manastırı Metropolü Saliba Özmen; ve Mardin Süryani Ortodoks Cemiyeti Ruhani Lideri Kırklar Kilisesinde görev yapan Horiepiskopos Gabriel Akyüz. Bu toplumdaki tek belirgin sınıf dinsel sınıftır. Dini otorite çok büyük bir güçtür. Evlenme çağına gelen her genç Süryani, papazdan onay alır ya da papazın onayının dışında bir evlilik yapamaz. Müslüman biriyle evlenmek gibi “aksi” hareket eden Süryaniler cemaatten ve aileden dışlanır.

 

Türkiye’deki Süryaniler arasındaki dini ve politik ayrılmalar sonucunda Batı Süryanileri (Yakubiler) Bizans etkisinde kalmışlar ve Batı Süryani dili olarak kullandıkları Aramice’yi geliştirmişlerdir. Batı’daki Süryaniler bu dili kullanıp yazarlarken, Doğu’daki Süryaniler (Nesturiler) Doğu Süryanice’yi geliştirmiştir. Süryanice ölü bir dil olup günümüzde Ortadoğu’da dini törenlerde kullanılmaktadır. Türkiye’deki Süryaniler günlük hayatlarında Türkçe konuşsalar da kendi aralarında Arapça, Kürtçe ve Süryanice konuşurlar.

 

Günümüzde Süryaniler Türkiye’de yoğun olarak Mardin il merkezi, ilçelerinde ve köylerinde yaşamaktalar. Bunun yanısıra Diyarbakır, Hatay, Elazığ ve Adıyaman’da kiliseleri bulunmaktadır ve buralarda halen birkaç aile yaşamaktadır. Dört bine yakın Süryani’nin bulunduğu Güneydoğu Anadolu bölgesinden göç edenlerin büyük bir bölümü, yaklaşık otuz bini İstanbul’dadır. Türkiye genelindeki nüfus otuz beş bin kadardır. Türkiye’de kolaylıkla Güneydoğu’da rastlanabilecek Süryani asıllı Türkler için özellikle Turabdin bölgesi, dinsel ve etnik temelli değerlerinin evsahibidir.

 

Asbenurlular yıllarca ticaretle uğraşmışlardır. Geçmiş tarihlerinde binlerce yıl el zanaatlarıyla uğraştıkları, en çok da gümüş işçiliğinde usta oldukları bilinir. Türkiye’de altın piyasasının yüzde seksen civarını ellerinde tutarlar. Mimarlık, altın ve gümüş işleme, demircilik gibi alanlarda çok başarılıdırlar. Şaraplarını kendileri yaparlar. Midyat’taki ticaretin büyük bölümünü ellerinde tutarlar.

 

 

Tokgöz-Onaran, Aslıhan

 

ÖTEKİ”NE BAKIŞ: BATILI VE “ÖTEKİ” TÜRK KİMLİKLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİNİN AMERİKAN SİNEMASINDA İMGELENMESİ

 

Batılı olmayan “öteki”ler, özellikle Müslümanların betimlemeleri, Amerikan popüler söyleminde günümüzde ideolojik bir önem taşır. Bu çalışma, Amerikan sinemasının “Öteki” Türk kimliğini imgeleme tekniklerini inceleyecektir. Bildiri, Midnight Express (Geceyarısı Ekspresi) adlı filmin semiyotik analizini sunarak, Anglo-merkezli bir bakışın varlığını sorgulayacaktır. Bu Anglo-merkezli imgeleme, Batı dünyasının kültürel tarih süreci içinde konumlanacak ve Rönesans Batı edebiyatından günümüze “Öteki” Türk kimliği betimlemelerini desteklemesi ve sabitlemesi irdelenecektir. Filmin incelenmesinde E. Ann Kaplan’ın “emperyalist bakış” teorisi uygulanarak, popüler kültür ürünlerinin Batılı ve “Öteki” Türk kimlikleri arasındaki ilişkiyi nasıl “hayal” ettiği ve bu karşıtlaştırmayı nasıl koşullandırdığı üzerinde durulacaktır.

 

 

Toktaş, Şule

 

İSRAİL’DEKİ TÜRKİYE KÖKENLİ YAHUDİ GÖÇMENLERİN KİMLİK İNŞASI

 

Türkiye bünyesinde barındırdığı gayri-Müslim nüfus açısından genel olarak göç veren bir ülke konumunda olagelmiştir. Gayri-Müslim azınlık cemaatleri arasında (Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler) devletlerarası imzalanan mübadele antlaşmalarının dışında kendi doğal dinamikleri doğrultusunda gelişen en büyük göç hareketi Yahudilerin göçüdür. İsrail’in 1948’deki kuruluşunun ardından gelişen kitlesel göç, sonraki yıllarda azalan rakamlarla da olsa devam etmiş ve yaklaşık altmış beş bin göçmen İsrail’e yerleşmiştir. Bu bildiri günümüzde İsrail’de yaşayan birinci nesil göçmenler üzerine yapılmış alan çalışmasının sonuçlarını kısmi olarak değerlendirecektir. Alan çalışması sırasında göçmenler ve göçmen dernekleri ile derinlemesine mülakatlar yapılmıştır. Türkiye kökenli Yahudi olmanın gerek İsrail’de gerekse “anavatan”da yarattığı kimlik ikilemleri ve çözümlemeleri bu bildirinin konusunu oluşturacaktır.

 

 

Tomenendal, Kerstin

 

AVRUPA’DA IMAGO TURCI VE TARİHSEL PENCEREDEN GÜNCEL SORUNLARI

 

Stereotipik kimlik, “öteki”ne dair önceden belirlenmiş her türlü yargıyı tanımlar. Bir topluma özgü, onun karakteristiği olan unsurlar, sosyal hayattaki olaylar ile birbirinden değişik, karşıt, kültürlerin birbiriyle karşılaştırılmaları sonucunda “verilir.” Ortaya çıkan imaj, yüzyıllar boyunca bir taraftan korunurken, diğer taraftan düzeltilmeye çalışılır. Ancak stereotiple sınırları iç içe geçmiş olan “önyargı” değişebilse de, stereotipin kendisini değiştirmek çok zordur. Bu iki unsurun her ikisinin temelinde yatan, ötekine dair olumsuz tablo belirleyicidir.

 

Yüzyıllardır süren yoğun Avrupalı-Türk ilişkileri, başta, ikisinin birbirinden ayrılan özellikleri dolayısıyla, karşılıklı kimlik oluşumunu getirmiş, AB-Türkiye ilişkileri ile de doruk noktasına ulaşmıştır. Bildiri, Türk imajını, Avusturya perspektifi ağırlıklı olarak, tarihi gelişimi ile değerlendirecek; özellikle Avusturya toplumunun son dönem Türkiye yaklaşımını sergileyecektir. AB/Avusturya kimlikleri II. Dünya Savaşı’nın ardından değişse de, Türklere ait stereotip kimliğin korunması, Avrupa-Türkiye bütünleşmesine karşı en büyük tehlikeyi arzetmektedir.

 

 

Tunalı, Dilek

 

ZÜBÜK, ZÜĞÜRT AĞA VE MUHSİN BEY FİLMLERİNDE KÜLTÜR VE ZİHNİYET ANALİZİ

 

Yapılagelmiş tanımlamalara bakıldığında kültür ve zihniyet olgularının birbirinden ayrılmadığını ve bir bütün hâlinde toplumsal ilerleme ya da gerilemeye bu sıkı kenetlenme ile katkıda bulunduğunu görürüz. Burada doğal olarak ‘ilerleme’ ve ‘gerileme’ tanımları da görecelidir. Çeşitli araştırmacılar, zihniyeti, tabakalardan oluşan bir yapı olarak ele alırlar. Yüzeye yakın tabakanın, değişime daha elverişli olduğundan; içte kalan tabakanın ise, statikliğini uzun müddet koruyabildiğinden söz ederler. Ruth Benedict bu durumu “yinelemeler” tanımıyla karşılar.

 

Toplumsal, kültürel ve zihniyet ile ilgili “imge”nin dışavurulduğu önemli araçlardan birisinin sanat olduğu gerçeğinden hareketle, sanat kategorisine alıp almamakta tereddüt ettiğim ancak, önemli ipuçlarının verildiği, toplumun geniş bir kesiminin “seyirlik” ihtiyacını karşıladığı Türk sinemasından bazı örnekler, kültür ve zihniyet bütünlüğünü gerek kalın çizgilerle, gerekse ironik değinmelerle ortaya koymaya çalışmıştır. Aziz Nesin’in güncelliğini her daim koruyan romanı Zübük’ün, sinemaya uyarlanmış filmi her ne kadar başarısız bir uyarlama olsa da, Anadolu insanının değişmeyen zihniyetine ve kültürel kimliğine dair bilgiler verir. Nesli Çölgeçen’in Züğürt Ağa filmi, ağalık sisteminin yıkılmasına ilişkin “olası” bir öngörüyü ironik biçimde sunarken, aslında farklı kanallardan zihniyet edimlerinin statikliğini vurgulamaktadır. Yavuz Turgul’un Muhsin Bey’i ise, benzer bir şekilde iki kültürel unsuru çakıştırarak, geleneksel/popüler çatışmasıyla, özne ve nesnenin, modernist değil, ancak alaturka bir süreç içinde, yer değiştirdiğini anlatmaya çalışır.

 

Bu bildiride sözkonusu üç filmden yola çıkılarak bugün hâlâ izlerini görebildiğimiz, yaşama ve düşünme tarzını belirleyen kültürel özellikler bağlamında bir zihniyet çözümlemesi yapılacaktır.

 

 

Türkmen, Buket

 

İSLAMCI FLÖRT VE YENİDEN TANIMLANAN MAHREM

 

İslamcı hareketin seküler kamusal alanın tanımı ile hesaplaşmasının önemli bir unsuru, kimliğin temelindeki cinslerarası ayrıma dayalı mekân kurgusudur. İslamcı “aktörler” tarafından siyasallaştırılan “mahrem” kavramı, hareketin eylem alanını güçlendireceği bir odak olmaya yıllardır devam etmektedir. İslamcı kadının hareket içindeki öznelleşmesinin temel ekseninin mahrem kavramından geçtiği, daha önce yapılan sosyolojik araştırmalarda tespit edilmişti. “Mahrem”in siyasallaştırılarak hareketin eylem alanının güçlenmesi için temel araç hâline gelmesi, bu sürecin sonuçlarından biridir. Bu kavram, bir taraftan aktörlerin kimlik oluşum süreçlerinde önemli bir rol oynarken, bir taraftan da kamusal alan ve modernlik sorgulamalarının temeli olarak işlev görür. Ancak aynı kavram, Türk toplumunda gitgide liberalleşen cinsel ilişkiler karşısında, özellikle de genç aktörler açısından hareketin en zayıf ve hassas noktasını işaret etmeye başlamıştır. Evlilik öncesi flört, islamcı gençlerin gündelik hayatlarında gitgide daha önemli hâle gelmektedir. Bu durum, hareketin liderleri arasında islami flört kavramının tartışılmasına sebep olurken, diğer taraftan tesettür sınırlarını yeniden tanımlayan kadın “aktörler”in gündelik ilişkilerini öznel çerçevede kurma çabalarıyla sonuçlanmaktadır. Hareket içerisindeki bu sorgulamalar, tesettürlü kadın aktörlerin öznelleşme süreçlerinde ve kimliğin yeniden inşasında etkili olduğu kadar, modernlik ile gerilim içindeki mahrem kavramının da yeniden tanımlanmasını getirmektedir.

 

 

Tüzer, İbrahim

 

KİMLİKLERİN ÇATIŞTIĞI MEKÂN: KİRALIK KONAK VE EVİNİ/EVRENİNİ ARAYAN NESİLLER

 

İnsanların yaşadıkları mekânları ve kimlikleri arasında sıkı sıkıya bir bağ vardır. Çünkü bu “mekân”dan/“ev”den dünyaya bakar ve etraflarında olup biten herşeye bu “mekân”daki donanımları nispetinde anlam vermeye çalışırlar. Bachelard’ın dediği gibi “insanların evi dünyaya açılır.” İnsanın eviyle olan bağlantısı aslında onun dünya ile olan bağlantısı kadardır.

 

Hayatı farkındalık sürecinde yaşayarak, varoluşsal kimliğine ilişkin sorumluluklarını sorgulamaya başlayan kişinin evi de değişmeye başlar ve evi “evren”i hâline gelir. Bu noktadan sonra kişi kimliğiyle bütünleşir ve evreninin merkezine doğru bir yola koyulur. Maddi anlamda bir büyümenin/genişlemenin söz konusu olmadığı, kişinin kendine yürüdüğü bu yolculukta insan, Heidegger’in ifadesiyle “var olmayı unutma” durumundan “var olmayı düşünme” durumuna geçer. Mekânları tüketerek yaşayan ve evine/evrenine/kimliğine dair herhangi bir endişe taşımayan insan ise, hayatındaki tıkanıkların üstesinden kendi kimliğiyle, “kendiliğiyle” gelemez.

 

Yakup Kadri Karaosmanoğlu Kiralık Konak adlı romanında, girilen yeni medeniyet dairesinin nesiller üzerinde meydana getirdiği etkiye dikkat çeker. Eserde kimliklerini “kiralık (bir) konak”ta oluşturmaya çalışan üç farklı kuşak söz konusu edilir. Bu bildiride, sözü edilen nesillerin mekâna, yani kiralık konağa bağlı kalarak çatışan kimlikleri, bu çatışmanın huzursuzluğuyla kendi evine/evrenine yönelen insanların durumu fenomenolojik bir dikkatle incelenecektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Umunç, Himmet

 

DOĞU İLE ÖTEKİLİĞİN BİLEŞİMİ: LADY MONTAGU VE RICHARD CHANDLER’DA TÜRK KİMLİĞİ

 

İngiltere büyükelçisi Edward Wortley Montagu’nun eşi olarak 1716 yılında İstanbul’a gelmiş olan Lady Mary Wortley Montagu’nun İngiltere’de çeşitli kişilere yazmış olduğu mektupları ile 1764-65 yıllarında Ege bölgesinde gezi ve incelemeler yapmış olan Richard Chandler’in Travels in Asia Minor adlı seyahatnamesi, olumsuzluk içeren ötekilik kavramı ile romantize edilmiş Doğu kavramının bileşiminde, Batılı gözüyle Türk kimliğinin farklı algılanması ve betimlenmesi bakımlarından eleştirel bir yaklaşımla irdelenmeye açık metinlerdir. Türk kimliğine ilişkin olarak Lady Montagu ve Chandler arasındaki karşıtlığın temelinde, Doğu’ya yönelik çapraşık düşlemelerin ve bu düşlemeler çerçevesinde Türkiye’ye bakış farklılığının bulunduğu söylenebilir. Her ne kadar Edward Said, Doğu’nun Batılılarca keşfini 18. yüzyıldan başlatsa da tarihsel olarak bakıldığında Doğu, Batı’da yaşayan topluluklar içın eski çağlardan beri romantik hülyaların ve kültürel karşıtlığın simgesi olmuştur. Ancak, Türklerin Anadolu’ya yerleşmesinden sonra ve özellikle en çarpıcı olarak Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türkiye, bu simgeselliğin öncelikli somut bir mekânı olmuştur. Bu bakımdan, Said’in Doğu’ya ilişkin yaptığı değerlendirmeler ve yorumlamalar, Türkiye’nin bu simgesel niteliğini gözardı ettiği içın eksik, çarpıtılmış ve yüzeysel olarak görülebilir. İşte bu bildirinin amacı, Said’in Doğu yorumlamasının kısa bir eleştirel değerlendirmesini yaparak ve Doğu kavramını tarih içindeki temel nitelikleriyle belirterek, Lady Montagu ve Chandler’da betimlenen Türk kimliğini ötekilik ve Doğu paradigmaları çerçevesinde irdelemektir.

 

 

Uygun, Selçuk

 

ÜNİVERSİTE GENÇLERİNİN “ÖTEKİ” KİMLİKLERE İLİŞKİN BAZI ÖNYARGILARI

 

Kimlik tanımlamaları söz konusu olduğunda genelde “etnik kimlik” öne çıkmaktadır. Araştırmamızda etnik kimlik, soy, dil, köken gibi etmenlere, biyolojik, genetik, antropolojik, ırksal temele değil, kültür temeline dayalı bir grubun kendi tanımı ve ifadesidir. Kültür temeline dayalı tanım, hiçbir şekilde kökenin ya da kökenlerin inkârı anlamına gelmez. Kültürel kimliklerin tanımlanmasında çoğu zaman kültürel bir görecelik söz konusudur. İnsanların diğer kültürlerin uygulamalarına ve inançlarına değer biçerken kullandıkları tüm ölçütler, içinde bulundukları kültürün dünya görüşü ve kültürel öncüllerine göre şekillenmektedir. Onun için genelde farklı kültürel kimlikler betimlenirken “ben” ve “öteki” mantığı ile hareket edilir. Ben-merkezli kişiliğimiz, ötekini genelde önyargılarla betimleme eğilimi içerisindedir. Önyargılar, önceden oluşturulmuş, gerçeklik karşısında sınanmamış ve daha çok kişinin kendi duygu ve tutumlarına bağlı “stereotipleşmiş” inançlarla karakterize edilen bir kanaat ya da yanlılığı gösterir. Önyargılarda aşırı genelleştirme, peşin hüküm, klişeleşmiş düşünceler söz konusudur.

 

Üniversite gençliği dinamik bir gençliktir. Bu gençlik türünde kimlikler genelde belirginleşmiştir. Yurdun değişik bölgelerinden gelen üniversite gençlerinin farklı kültürel kimlikler hakkındaki “önyargıları” araştırmacı için merak konusudur. Çünkü araştırmacıda, üniversite içindeki arkadaş gruplarının ya da bazı hizipleşmelerin oluşmasında, kültürel kimliklerden kaynaklanan önyargıların etkili olduğu varsayımı güçlüdür.

 

Bu araştırma, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi ile sınırlı olup nitel bir çalışmadır. Üniversitenin Anafartalar ve Terzioğlu kampüslerinde rastgele seçilen 150-200 civarında kız ve erkek öğrenci, araştırmanın örneklemini oluşturmaktadır. Kampüs içerisinde kendilerine ulaşılan gönüllü öznelerle birebir yapılan görüşmelerde geliştirilen “kültürel kimlik olarak kendinizi nasıl tanımlarsınız ve “öteki kimlikler” hakkında neler söylemek istersiniz?” içerikli açık uçlu sorularla öğrencilerin bazı “önyargıları” betimlenmeye çalışılmıştır. Bu gençler için ben ve öteki kimlikleri şunlardır: Türk, Kürt, Çerkes, Pomak, Yörük, Türkmen, Roman (Abdal, Çingene), göçmen, Laz, azınlık, Alevî, Sünnî. Bu kültürel kimlik türleri daha da arttırılabilir. Araştırmamız, öznel olarak belirlediğimiz bu kimlik türleri ile sınırlıdır. Belirlediğimiz kimlikler içinde “Türk” kimliği bir üst kimliği, yani ulusal kimliği temsil etmektedir. “Ulusal kimlik” ve “alt kimlik” kavramları farklı algılamalara neden olduğundan ikinci derecede bir kimliği kabul edenler ayrıca sınıflandırılmıştır.

 

Bu araştırma ile üniversite gençleri arasında “ben” ve “öteki” kimlik türleri ve bu kimliklerin önyargıları betimlenmeye çalışılmıştır. Böylece araştırmanın sonuçları, üniversite gençliğinde çatışmalara neden olabilecek önyargıları en aza indirgemeye ve ulusal kimlik etrafında bütünleşmeyi sağlamaya yönelik yapılacak yerel ve kapsamlı araştırmalara yeni veriler sağlayacaktır.

 

 

Uygur, Erdoğan

 

TOPLUMLARIN YENİDEN YAPILANMASINDA EDEBİYAT ADAMLARININ ROLÜ VE SOVYETLER BİRLİĞİ DÖNEMİNDE AZERBAYCAN ÖRNEĞİ

 

Toplumların doğal bir süreçte gelişim göstermesi ve belirli bir kültürel ve siyasal çerçevede yapılanması olağan bir durumdur. Ancak, bu sürece savaşlar, ihtilaller ve devrimler gibi toplumu doğrudan etkileyen müdahaleler olduğunda toplumun yeniden yapılanmasına yönelik mühendislik çalışmalarına ihtiyaç doğar. Müdahalelerin getirdiği yeni yönetim biçimlerini ve yeni insan tipini topluma benimsetmek ve kabul ettirmek için idareciler bir dizi zorlayıcı ve yaptırımcı önlemlerin yanı sıra basın yayın organlarının ve aydın kesimin desteğine de başvururlar. Bu bağlamda gazeteciler, sanatçılar, bilim adamları ve edebiyatçıların öncül bir rol üstlenmeleri amaçlanır. Bu çerçevede edebiyat adamları kendilerine düşen görevi çeşitli biçimlerde yerine getirirler. Kaleme aldıkları şiir, öykü, piyes ve roman gibi edebi türlerle devrim-rejim, devlet-toplum ilişkilerinin düzenlenmesine katkıda bulunmaya çalışırlar. Bildirimizde, bu uygulamalara örnek ülke olarak inceleyeceğimiz Azerbaycan’ın Sovyetler Birliği’ne dahil edilmesinin ardından yeni rejimi topluma benimsetme ve yeni kimliğin oluşturulması çalışmalarında edebiyat adamları önemli görevler üstlenmişler; toplumsal sorunları ve bunların çözüm yollarını sosyalist realizm, ihtilalci realizm gibi dönemin yeni edebi akımlarına uygun eserlerle ortaya koyarak, bir bakıma toplum mühendisliği görevini yerine getirmişlerdir.

 

Bildiride, toplumların yapısını ve kültür anlayışını değiştirmeye yönelik olarak idarecilerin edebiyat adamlarından beklentileri ve Azerbaycan’daki yeni ulusal kimlik inşa uygulamalarının boyutları tarihsel süreç gözetilerek ayrıntılı bir şekilde incelenecek ve edebiyat adamlarının  toplum üzerindeki nüfuzu tartışılacaktır.

 

 

Uysal, Ahmet

 

ULUS KİMLİĞİNİN RİTÜEL İNŞASI

 

Durkheim’ın toplumsal hayatın oluşturulmasında ve yeniden üretilmesinde önemli bir rol atfettiği ve Victor Turner ile Mary Douglas’ın karşılaştırmalı olarak uyguladıkları ritüelin rolü ve hangi toplumların daha ritüalist olduğu analizleri çoktan beri bilinmektedir. Ancak nedense, hayatın her alanında var olmaya devam etmesine rağmen, belki de modern-öncesi toplumlarda yaygın olduğu düşünülerek, modern toplumlarda ritüelin rolüne pek eğilen olmamıştır. Bu çalışma, din-temelli Osmanlı kimliğinden ulus-temelli modern Türk kimliğinin ritüel olarak inşası sürecini incelemektedir. Ritüellerin bazılarının terk edilerek bazılarının da yeniden kurularak nasıl devam ettirildikleri, ve bu durumun toplumun yeni kimliğini tanımlamada oynadığı rol ele alınmıştır. Atatürk heykelleri önünde saygı duruşu olayından, 19 Mayıs törenlerine, milletvekili yeminlerinden resmi geçit törenlerinde bu kimliğin öğelerine büyüteç tutulmuştur. Bildiri, kültürel ve tarihsel bir perspektif ile görsel sosyoloji destekli bir disiplinlerarası çalışmadır.

 

 

Uysal, Devrim

 

GÜZEL BEYOĞLU PROJESİ: KURAMDAN UYGULAMAYA, UYGULAMADAN KURAMA

 

“Güzel Beyoğlu Projesi”nin yaratım ve uygulama sürecinde yaşanan deneyimler; mimarlık eğitimi ve uygulamalarına katkı sağlayabilecek bazı önerileri ortaya çıkarmıştır. Beyoğlu Belediyesi’nin öncelikle mimari olarak başlayan “çevre koruma ve düzenleme” çalışmaları (Güzel Beyoğlu Projesi), zaman içinde daha geniş bir fikre dönüşerek, bu türden çalışmaların kentin görsel kimliğinin yerel ölçekte tasarlanmasına doğru bir seyir izleyip izleyemeyeceği konusunu, kurumun kendi içinde tartışılır hâle getirmiştir. Beyoğlu kapsamında başlayan bu uygulamaların bugün İstanbul ölçeğinde planlanması amacıyla ön çalışmaları yürüten bir çalışma grubu büyükşehir belediyesi bünyesinde kurulmuştur.

 

Güzel Beyoğlu Projesi, temel olarak Çevre Koruma Müdürlüğü bünyesinde oluşturulan bir ekip ve ekibin bağlı bulunduğu danışman tarafından mimari temelli bir proje olarak yürütülmüştür. Projenin akademik yönünün de bulunması amacıyla başlangıçta bir üniversitenin restorasyon bölümü ile anlaşma imzalanmış ve ilgili ekip üniversite tarafından oluşturulmuştur.

 

Daha sonraları belediyenin kendi bünyesindeki bir ekip tarafından yürütülen bu projede, kimi zaman pratikteki gerçekler ve koşulların zorladığı durumlarla karşılaşılmıştır. Bu proje, bir ilçe belediyesi için büyük bir proje olmanın ötesinde, İstanbul için de önemli deneyimlerin sağlandığı büyük bir proje olarak ele alınabilir. Bildiride, bu projenin yürütülmesi sırasında karşılaşılan sorunlar özellikle mimarlık kuramları ve eğitimine sağlayacağı katkılar açısından açıklanacaktır.

 

 

Varlı, Demet

 

BİR 13. YÜZYIL MİNYATÜRLÜ SÜRYANİ EL YAZMASI ÖRNEĞİNDE SANATÇI KİMLİĞİN DİNSEL-ETNİK KİMLİK İÇİNDE SORGULAMALARI

 

Mezopotamya bölgesi ve çevresinde 13. yüzyılda İslam çatısı altında, Ermeni, Süryani ve Nasturi Hıristiyan kimlikleri ile Bizans ve Haçlı Hıristiyan kimlikleri, daha birçok farklı politik, dinsel, dilsel ve kültürel çeşitlilik içinde yaşamışlardır. Bu kültürlerarası etkileşimin sınırlarını, sosyo-kültürel çevrenin artıştık seçimlere etkisini ve üretim grupları ile kullanıcı arasındaki ilişkileri günümüze dek ulaşan arkeolojik veriler ve sanat eserleri aracılığı ile sorgulamak mümkündür.

 

El yazmaları bilimi araştırmalarında, kodikolojik verilerin özellikle dinsel içerikli el yazmalarında, minyatürler söz konusu olduğunda, liturjik, dinsel, sosyolojik ve tarihsel yönleri taşıyan bir bütünün parçaları olduğu varsayılır. Anadolu’da Malatya, Urfa, Mardin, Diyarbakır gibi kimi merkezlerdeki Süryani manastırlarında minyatürleri resmeden nakkaş ile içinde yaşadığı geniş toplumsal-tarihsel yapının karşılıklı ilişkileri, çalışmamızın temel sorularındandır. Burada toplumsal-tarihsel yapıdan kasıt, birlikte adeta sonsuz bir hareket ve etkileşim dünyası oluşturan, ortak bir coğrafyada yaşayan farklı etnik yapılardaki toplulukların ve onların sahip oldukları farklı kültürel kimliklerin oluşturduğu yaşam alanıdır.

 

Bu bildiride, 13. yüzyıldan kalma bir minyatürlü Süryani el yazması araştırmaları sırasında karşılaşılan sorunlara değinerek dönemin sanatçı kimliğine bu sorgulamalar aracılığıyla ışık tutmaya çalışılacaktır.

 

 

Yalman, Nur

 

KİMLİK DENİLEN ŞEY ELLE TUTULUR MU? İNSANBİLİM NE DİYOR?

 

Kimlik Sosyoloji, Antropoloji, ve Psikoloji - toplumbilim, İnsanbilim ve Ruhbilim çalışmalarının en hassas konusu. Son zamanların etnik temizlik işleri de bu konu üzerine odaklaşıyor. Kimsin? Nesin? Hep öyle miydin? Annen, baban, soyun, sopun v.b.?

 

Bu konulara siyaset, tarih, mitoloji, arkeoloji, kan, DNA, genler, ırkçılık, yabancı devletler ve merakları, casuslar, ajanlar, kuyruklu yalanlar, uyduranlar, inananlar, inanmıyanlar, v.b., hepsi karışıyor.

 

Kimlik bulaşıcı bir hastalık gibi bir şey mi acaba? Nereden geliyor? Nereye gidiyor? Yoksa?

 

Kimliğin ilmi bir tarifi var mı? Elimizde olan tarif epey kaypak. Osmanlılar’dan başlarsak “devşirmeler,” Polonya’dan, Avusturya’dan, Fransa’dan, İtalya’dan gelen ve Müslümanlık’ı kabul ederek Osmanlı tabiyetine girenler, sonra çıkanlar, yeniden dönenler, tarih sayfalarını dolduruyor.

 

Osmanlıların seksen türlü milleti iyi idare etmek gibi—yani bir nevi Yeni Roma İmparatorluğu’nu yürütmek gibi—bir mecburiyetleri var. Bu ağır ve asil bir vazife. Devlet-i Âli’ye tâbi değişik insan tipleri saymakla bitmiyor.

 

Türkçülük cereyanı (19. yüzyıl), Rus zulmünden kaçıp gelen Tatarlar, Kafkaslılar’la canlanıyor. Orhon anıtlarının keşfi ve eski runik harflerin bir Danimarkalı tarafından çözülüşü, Macar alimlerin, etraflarındaki Slavlara karşı Türk Orta Asya tarihini işlemeleri, Yusuf Akçura ile Ziya Gökalp’lerin yazıları bir Türkçülük fikrini canlandırıyor. Hakikaten Bosna’dan Çin’e, İsfahan’dan Kuzey Kutbu’na kadar, (Kuzey Afganistan da dahil) Türk lehçeleri konuşanlar var. Üst üste koyarsak, yetmiş milyon Türkiye, otuz beş–elli milyon Azeriler, yirmi beş milyon Özbekler,  on–on beş milyon Kazaklar, beş-on beş milyon Türkmen, Kırgız ve Tatarlar, bir-iki milyon Balkanlar’dakiler, Kıbrıs, Irak ve Suriye’de Türkçe konuşanlar,  iki-üç milyon “Almanyalı”lar, v.b., rakamlar büyüyor.

 

Ama ruh ve tarih birliği olmadıktan sonra aynı dili bülbül gibi konuşmak bile ne yazar? İrlanda-İngiltere-İskoçya hikayesi nasıl oldu? İspanyolca konuşan milyonlar birbirlerine ne kadar yakın? Ya Slavlar? Anlaşabilen fakat ayrı yaşıyan İskandinavlar? Aynı dili konuşup hiç anlaşamayan Araplar? Aynı dili konuşmayıp, 2000 değişik dil konuşup, bir milyar insan ile çok takdire şayan bir demokrasi yürüten becerikli Hintliler? Bunlara ne demeli?

 

Alman düşünürleri Fichte ve Herder’den dersler çıkarabilmek mümkün mü? Dili beraber yaşamak, “Ruh” birliği (Geist) yaratıyor mu?  20. yüzyılda Hitler’e kadar gelmek Almanlara ne getirdi? İngiltere’de başlayıp, Amerika, Almanya ve İskandinavya’yı saran meşhur eugenics hikayesi, şu “beyaz” ırkın “genetik üstünlüğü” meselesi, ilmi bir konu muydu?

 

Rasse und Blut hikayesi kanlı bitti. Irk ne demek? Kan ne demek? Bunlara Claude Lévi-Strauss ve Buddha ne demiş? Bu mitolojiler nereye gider ve kime yarar getirir?

 

Acaba doğru olan yol iyi, düzgün, insana, bireye kıymet veren bir idare, “ruh” birliği ve tarih bilinci olan, yani “yüksek” bir devlet değil mi? Yol, aydınlık, insaniyet, medeniyet, bütün dinlerin ve felsefelerin öngördüğü akılcılık ve yüksek manevi kıymetler yolu değil mi?

 

 

 

 

 

 

Yanık, Lerna

 

“AVRUPA PROJESİ”: TÜRK SEÇKİNLERİ, “AVRUPA” VE “AVRUPALILIK

 

Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkisinde kritik bir sürece girildiği şu dönemde “Avrupalı”nın Türkleri ve Türkiye’yi nasıl gördüğü gündemdeki en önemli tartışmalardan birini oluşturmaktadır. Bildiri, bu bilindik analiz açısını tersine çevirerek sivil, askeri ve entelektüel Türk seçkinlerinin “Avrupa”dan ve “Avrupalı” olmaktan ne anlam çıkardıklarını incelemeyi amaçlamaktadır. Bu konuyu incelerken özellikle hem Türkiye’nin ve Türk kimliğinin hem de “Avrupa” ve “Avrupalı” kimliğinin çok hızlı bir değişim sürecinden geçtiği 80’li, 90’lı ve 2000’li yıllara odaklanmayı planlıyorum. 80’li yıllarda Türk-İslam sentezinin yaratıcısı olan yönetici seçkinler 90’lı yıllarda Türk kimliğinin daha sıklıkla sorgulandığı bir ortamda Türkiye’yi  zaman zaman Avrupa Birliğinin ve Avrupa’nın parçası yapmaya, zaman zaman da Avrupa’dan geri çekmeye çalıştılar. Bu bağlamda, seçkinlerin “Avrupa”dan ve “Avrupalı”dan ne anladıklarını inceleyebilmek için 80’ler, 90’lar ve 2000’lerde verdikleri röportajlardan, yaptıkları konuşmalardan ve hazırladıkları hükümet ve parti programları gibi kaynaklardan yararlanacağım.

 

 

Yapıcı, Asım

 

SÜREKLİLİK VE DEĞİŞİM AÇISINDAN MÜSLÜMAN KİMLİĞİ VE DİNDARLIK: SOSYAL PSİKOLOJİK BİR ÇÖZÜMLEME

 

Dinler ilk ortaya çıktıkları dönemlerde bir yandan yeni bir toplumsal hareket görüntüsü içerisinde gelişimlerini sürdürürlerken bir yandan da iç grup organizasyonlarını tamamlayarak kendilerini “öteki” inanç gruplarından farklılaştıran söylemleriyle mensuplarına hem bir toplumsal kimlik hem de buna bağlı olarak bir dünya görüşü sunarlar. Böylece dini grubun varlığı ve devamlılığı teminat altına alınmaya çalışılır. Bu sebeple hemen hemen her dini grup kendisini diğerinden farklılaştıran çeşitli iddialarla ortaya çıkar. Bir dini gruba kendine özgü bir nitelik kazandıran unsurlar ise, özellikle o dini inancın Tanrı ve insan tasavvuruna bağlı olarak ifade edilen iman esasları, ibadet biçimleri ve ahlak anlayışıdır. Bunlar başka etkenlerin de devreye girmesiyle dinin dünyaya bakışını oluşturur. Bu sebeple grup içindeki davranış normlarından diğer gruplarla ilişkilere kadar günlük hayatı ilgilendiren pek çok uygulamada özellikle ötekinden farklılıklar vurgulanarak dinsel kimliğin oluşumu desteklenir. Bu süreçte öncelikle iç grup üyelerinin kendilerine ve birbirlerine yönelik algıları oluşmaya başlar. Bununla birlikte, kimlik-imaj ilişkisi açısından, dış grupların Müslüman kategorisine yönelik toplumsal algıları da, Müslüman kimliğin tanımlanmasında önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca bir toplumsal gruba yönelik imajlar ve buradan hareketle geliştirilen iç grup algılarında da zaman içerisinde değişiklikler olabilmektedir. İşte değişen dünyada “Müslüman kimliği nasıl algılanmaktadır?” sorusu bu çalışmanın temelini oluşturmaktadır.

 

Bildiride öncelikle teorik olarak kimlik, din ve kimlik ilişkisi, üst (Müslüman) ve alt dini (mezhepsel) kimliklerin oluşumu kısaca değerlendirilecek, daha sonra Çukurova Üniversitesi’nin farklı bölümlerinde öğrenim gören 350 öğrenci üzerinde gerçekleştirilen bir anket çalışmasından elde edilen bulgulara dayanarak “günümüzdeki Müslüman” imajı tartışılacaktır. Bu çerçevede farklı dindarlık tiplerinin ve dini yaşayış biçimlerinin iç ve dış grup algıları açısından Müslüman imgesinin oluşmasına nasıl bir destek sağladığı sorgulanacaktır. Yorumlamalar ve değerlendirmelerde ise “toplumsal kimlik teorisinin” temel öngörülerinden hareket edilecektir.

 

 

Yılancıoğlu, Seza

 

KÜLTÜREL KİMLİK – OTOBİYOGRAFİ - DİLSEL KİMLİK

 

Bu bildiride, cumhuriyet dönemi aydın kadın kimliği ve İslamiyet’in bu kimlik üzerindeki etkileri bir başka İslam ülkesi Cezayir’deki aydın kadın kimliğiyle karşılaştırılarak irdelenecektir. Karşılaştırmalı çalışmada her iki yazarın otobiyografik yapıtlarındaki ben-imgesi “Otobiyografi ve Dil,” “Otobiyografi ve Yazı,” ve “Otobiyografi ve Bedenin Dili” olarak üç ana bölümde incelenecektir.

 

Tarih yazılarında 1320’den 1920’lere “altı yüzyıllık Osmanlı Devleti”nden söz edilir. Bu dönem imparatorluğun kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme ve çöküş dönemlerini içermektedir. Kurtuluş Savaşı’nın (1918-1922) ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde bir seri devrimler yapılır. Osmanlı Devleti’ndeki Türk kimliğine yeni bir tanım getiren bu devrimlerin en önemlisi yüzyıllarca Osmanlı İmparatorluğu’nun elinde bulunan hilafetin kaldırılarak lâik Türkiye Cumhuriyeti’nde “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olmuştur. Bu ve bunu takip eden devrimlerle yeni kurulan cumhuriyet artık yüzyıllardır süregelen Osmanlı kimliğinden koparak Batılı bir kimlik arayışına girer. İmparatorluk yıllarında Tanzimat Dönemi’nde başlayan Batılılaşma hareketlerinin ivmesi böylelikle iyice hızlanmıştır. Batı’ya açılan devrimlerle Türk kadını kimliği de, Osmanlı Müslüman kadın kimliğinden kurtulur.

 

Çalışmada, bu geçiş dönemindeki kimlik arayışı ve Türk aydın kadın kimliği, Halide Edib Adıvar’ın anılarından yola çıkarak tanımlanacaktır. Müslüman bir ülkede Batı kültürünü özümlemiş, ötekinin dili’ne―bir Batı diline―tümüyle hakim aydın kadın Halide Edib Adıvar’da “ben-imgesi,” yine Batı kültürünün benimsendiği (benimsetildiği) bir İslam ülkesi olan Cezayir’in aydın, bilim kadını ve yazar Assia Djebbar’daki “ben-imgesi”yle karşılaştırılarak sorgulanacaktır. Halide Edib ve Assia Djebbar’ın ortak noktaları, Akdeniz İslam ülkesi kökenli olup “ötekinin dili”ne tümüyle hakim aydın kadın yazar olmalarıdır. Çalışmaya Halide Edib Adıvar’ın Mor Salkımlı Ev, Türk’ün Ateşle İmtihanı  ve Ateşten Gömlek adlı yapıtları ile Assia Djebbar’ın Les Femmes d’Alger dans leur Appartement (Cezayirli Kadınlar Dairelerinde), L’Amour, La Fantasia (Aşk, Fantezi), Vaste est la Prison (Uçsuz Bucaksızdır Cezaevi) adlı yapıtları yön vermiştir.

 

 

Yıldırım, Ergün

 

Türk Ulusal Kİmlİğİnİn Sİmgesel Kuruluşu

 

Modern toplumlarda çoğul kimliklerle yaşamımızı sürdürmekteyiz. Ancak hem politik hem toplumsal hem de bireysel olarak bizleri kuşatan belli bir kimliğin baskınlığı her zaman önemini korumaktadır. Modern politik paradigmayla birlikte ortaya çıkan ulus-devletler, ulus kimliklerine dayalı bir toplumsal ve siyasal kimlik inşasına yönelmişlerdir. Bu nedenle ulusal kimlik, ulus-devletin dayandığı en temel meşruiyet kaynağı olmuştur.

 

Türkiye’de de ulusalcı kimlik, kurulan ulus-devlet anlayışına paralel olarak inşa edilmiştir. Ulusalcı kimlik, Türk ulus imgesini yaratmak amacıyla ulusalcılığı belli bir simgesellik içinde kurgulamaya çalışmıştır. Çeşitli tarihsel ve dinsel mitselliklere gidilerek Türk kimliği belli bir dil içinde yapılanmıştır. Simgelerle örülen ulusallık, ortak bir aidiyet tahayyülünü temsil etmektedir. Şiirler, öyküler, romanlar ve sosyoloji çalışmalarında vatan, ülke, ulusal karizma vb. temalar etrafında bu tahayyül inşası gerçekleşmektedir. N. Kemal, M. Emin, Z. Gökalp, Y. Akçura, A. Ağaoğlu, Ş. Süreyya Aydemir gibi edebiyatçı, tarihçi ve sosyolog aydınlar mesleki birikimleri çerçevesinde bu yorumu kurgulamaktadırlar. Ergenekon ve Kızıl Elma ütopyaları bu açıdan önemli malzemeler olarak işlevselleşmektedir.

 

 

Yıldız, Hülya

 

TÜRKÇE’DE YAZILAN İLK ROMANLAR

 

Türkçe’de ilk romanlar 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yazılmaya başlanmıştır. Bu ilk romanlar, yazıldıkları dönemin de etkisiyle, siyasal, toplumsal ve kültürel konularda bir manifesto işlevi görmüşlerdir. Öyle ki Namık Kemal, Sami Paşazade Sezai, Ahmed Mithad gibi dönemin ünlü aydınları inandıkları fikirleri sadece gazete ve dergilerde savunmakla kalmamış, yeni bir edebiyat türü olan romanı da yeni fikirlerini yaymak amacıyla denemişlerdir. Avrupalılaşma ya da Batılılaşmanın toplumumuza etkileri ya da “Osmanlılık” ve “Türklük” kimliklerinin içeriği gibi dönemin en hararetli tartışma konularını romanın verdiği yeni olanaklarla okuyucularına iletme fırsatı bulmuşlardır. Çalışmamda dönemin roman ve diğer yazı türlerinden yola çıkarak Türkiye’de o dönemde yeni yeni denenmeye başlanan roman türünün dönemin tartışmalarına nasıl bir zemin oluşturduğuna ve bu tartışmaları ne yönde etkilediğine değineceğim.

 

 

 

 

 

Yılmaz, Cevdet

 

GÖÇMEN KİMLİĞİNİN YOKSUNLUK VE YALITIM ÜZERİNDEN KURGULANMASI

 

Küresellik tartışmalarının bir boyutu olarak değerlendirebileceğimiz yoksulluk ve kimlik ilişkisi, yoksulluğa ve göçmenliğe üst bakış söyleminin üretilmesi üzerinden ilerletilmektedir. Yoksunluk üzerinden kurulacak yeni kentli kimliklerinin toplumsal içeriklerinin sorgulanması, toplumsal ilişkilerin göçle şekillenen macerasının farklı boyutlarını zenginleştirmektedir. Günümüzde toplumsal bilimlerde, düşünme şemalarımızı oluşturan kavramsal karşıtlıkların her zamankinden daha fazla sorgulanmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenle bir kimlik oluşturma sürecinin canlı tanıklıklarıyla şekillenen mekân okumalarının anlamı, bir şekilde birlikte olma hâlininin de zengin içeriğini belirlemektedir. Bu anlamda bildiri, İzmir özelinde yeni yerleşilmiş bir mahallede, içerisi/ dışarısı, güvenli/güvensiz, biz/öteki, yerleşik/doğulu gibi kavramsal karşıtlıkların, derinlemesine yapılan görüşmelerden elde edilen verilerinin metaforik ve metonimik kategorilerle analizinden oluşmaktadır. Analizler nitel bir teknik olan “kategorik içerik (categorical content)” perspektifi aracılığıyla yapılmıştır. Çalışmada bu tekniğin kullanılmasının epistemolojik gerekliliği, kuram ve yöntem arasında yeni bir ilişkisel bağın kurulması olanağının sorgulanması temelinde şekillenmiştir. 

 

 

Yılmaz, Hale

 

YENİ TÜRK ULUSUNUN İNŞASINDA KADIN, KIYAFET VE KİMLİK

 

Yeni Türkiye Cumhuriyeti hükümeti için kıyafet, çoğu Cumhuriyet tarihi kitabında yer alan 1925 Şapka Devrimi anlatısından çok daha fazla öneme sahipti. Geç modernleşen pek çok ülkede olduğu gibi, yeni Türk devleti de modernitenin ve ulusal kimliğin dışsal ve görünür yönlerine vurgu yapmıştır. Kıyafete, modernitenin ve çağdaşlığın önemli bir simgesi olmanın ötesinde, vatandaşları eşzamanlı çağdaşlaştırma ve millileştirme misyonu yüklenmişti. Kıyafet, lâik, çağdaş ve Avrupalı görünümlü ve aynı zamanda birbirine benzer Türk vatandaşları yaratmanın araçlarından biriydi. Tekil görünüm vatandaşların aşiret, yerel, bölgesel ve dinsel aidiyetlerinin üstünde ulusal bir cemaate ait olduklarını tahayyül etmelerini mümkün kılacaktı.

 

Bu çalışma, kadın kıyafetinin ve kimliğinin en az erkek kıyafeti ve kimliği kadar yeni Cumhuriyet rejiminin bir meselesi olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bildiri, Cumhuriyet Arşivi belgeleri, polis raporları, dilekçeler, anı ve mülakatlar gibi birincil kaynaklara dayanarak, erken Cumhuriyet döneminde devletin kadın kıyafetlerini niçin ve nasıl düzenlemeye çalıştığını, bu düzenlemelerin yerel bazda kimler aracılığıyla ve nasıl uygulandığını ve vatandaşların bu düzenlemeleri nasıl karşıladığını araştırmaktadır. Kadın kıyafetinin devlet eliyle düzenlenmesi sürecinin anlaşılması, erken Cumhuriyet döneminde yeni bir Türk kimliği ve Türk ulusu inşası sürecinin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacaktır.

 

 

Yılmaz, Okan

 

GÜZEL BEYOĞLU PROJESİ – UYGULAMA SÜRECİ

 

Beyoğlu/Pera olarak bilinen bölgede, İstiklal Caddesi’nde, 2001 yılında yürütülen “Güzel Beyoğlu Projesi” birkaç etap olarak düşünülmüş ve ilk etapta İstiklal Caddesi üzerindeki binaların mimari kimliklerini gösterebilmelerini sağlayacak düzenlemeler ile işe başlanmıştır. Bu düzenlemeler, ilçe belediyesi tarafından resmi bir talep olarak bina sahiplerine ve kullanıcılarına yazılı olarak iletilmiştir. Düzenlemeden kastedilen, dış cephelerin binanın mimari kimliğine uygun olarak temizletilmesi, klimaların bina dışındaki ünitelerinin kaldırılması ve işyeri tabelalarının görüntü kirliliği yaratan olumsuzluklarının giderilmesidir. Bu talepler, belediye kanununun verdiği yetkiye dayanarak “çevre koruma programı” çerçevesinde ileri sürülmüştü. Özetle binaların ve işyerlerinin yarattığı görüntü kirliliğinin giderilmesi talep edilmişti.

 

Projenin yürütülmesi sırasında işyerleri ve bina sahipleri ile bina kullanıcılarının sorularını yanıtlayıp teknik danışmanlık hizmeti vermek üzere bir ekip oluşturulmuştu. Bu bildiride, bina ve işyerlerinin sahipleri ve kullanıcılarının mimari ve tasarım açısından yönelttikleri sorular ve karşılaşılan sorunların nasıl yönetildiği ile ilgili bilgiler paylaşılacaktır.